Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 29 Ekim 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

“Barış harekâtı”

1974 Kıbrıs harekatının savaş ve psikolojik harekat açısından en ilginç boyutu, bana göre, olayın “Barış harekatı” diye nitelenmesi olmuştur.

Düşünün bir, uçaklarınız gökten indirme yapıyor, gemileriniz kıyılara asker yığıyor ve siz bir “Barış harekatı” yürütüyorsunuz. Rumlara bile barış getirmek için oradasınız. Bunun bir mantığı da var, Rum bölgesinde darbe olmuş, EOKA çetecileri yönetime el koymuş, meşru iktidar devrilmiş, siz tüm adaya demokrasi ve barış getireceksiniz!

“Barış harekatı”nın karar safhasında hiç kuşkusuz Erbakan’ın da belirleyici rolü olmuştur ama, herhalde bu söz, Ecevit’in şiir dünyasından çıkmış, şık bir sözdür.

Bugüne gelince...

Bir savaş ortamı yaşıyoruz.

Bu ortamın oluşturduğu iklim, sert bir iklim.

Ölüm, intikam, zafer, çatışma...

Büyük kitlesel eylemler yapılıyor. Orada da genelde öfke hakim.

“Meclis’i basarız birilerini asarız” gibi pankartlar taşınabiliyor ve asma – kesme işi Meclis’e kadar yönelebiliyorsa, varın ötesini hesap edin.

Biraz “itidal” tavsiyelerinin bile zaaf olarak algılanacağı ve prestij kaybına sebep olacağı endişesi ile Hükümet adına yapılan açıklamaların bile dozu, öfkeye ayarlı hale gelmiş bulunuyor.

Onun için “itidal”i, bu işte en sert olması tahmin edilen MHP cenahından bekleme durumuna gelmiş bulunuyoruz.

Oysa, belki de Türkiye’nin böyle bir durumda en hassas olması gereken noktadayız.

Sonuçta verilen mesajlar, içerde kalbi yaralanmalara sebep olabilir.

“Dilin kemiği yok” denildiği için, kitle gösterileri içinde ağzı olan konuşuyor, eline kalem alan yazıyor. Ne sözler, ne pankartlar ve ne tehditler!

Diyelim Şırnak’ta üç bin kişi teröre karşı yürüdü...

Diyarbakır’da beş bin kişi teröre karşı yürüdü.

Şemdinli’de on bin kişi yürüdü...

Sonra?

İstanbul’da, İzmir’de 50 bin kişi yürüdü...

Sonra?

Başka iller, ilçeler... yürüyüşler, mitingler...

Cumhuriyet mitinglerinde de böyle olmuştu...

Toplamda 2 milyona yakın insanın sokaklara çıktığı ifade edilmişti...

Ben de “Türkiye’nin nüfusu 72 milyon” diye yazmıştım.

2 milyon insanın sokaklarda belli bir heyecanı yansıtmak üzere yürümesi önemli ama, bu yürüyüşün geriye kalan 70 milyon üzerinde oluşturduğu his de önemli...

Ne düşünür “öteki”ler?

Bunu dikkate almalı değil miyiz?

“Biz meydana çıkınca “öteki”ler”e susmak,yutkunmak, içine atmak düşer” mi demeliyiz.

Susunca, yutkununca, içine atınca iş halledilmiş oluyor mu?

Hep diyoruz ki, “Terör sadece teröristten ibaret değil. İşin sosyal, ekonomik, kültürel boyutu var ve o alan ihmal edilirse şu anda teröristi etkisiz hale getirirsin, ama sonunda yeniden türemesine mani olamazsın!”

Bu doğru ise, eğri oturup doğru konuşmak lazım.

Bu doğru ise, -ki sonuna kadar doğrudur- terörle mücadeleyi tereyağından kıl çeker gibi bir titizlikle yürütmek lazım.

Burada en önemlisi “söylem” hassasiyetidir.

Ayrıca, üreteceğiniz söyleme yüreğinizin katıldığını da hissettirmeniz gerekir.

Demek istiyorum ki, söylediğiniz her sözün, yaptığınız her eylemin, bu ülkede büyük kitleleri yaralamamasına itina etmek durumundasınız.

Diyelim, ülkenin Kürt nüfusunun yüreğine söylenenlerden veya yapılanlardan en küçük bir burukluk yansıyorsa, bir şeyler ters gidiyor demektir. Söyleminiz, en küçük bir şekilde etnik ayrım hissi veriyorsa ne kadar kahramanlık duyguları yaşarsanız yaşayın, terör zeminine taş taşıdınız, daha kötüsü, canı pahasına teröristle karşı karşıya gelen çocuğunuzun işini zorlaştırdınız demektir.

Bu açıdan, kitlesel gösteriler konusundaki hassasiyet çağrılarını çok önemsiyorum. Aynı şekilde devlet yetkililerinin ve medyanın da sağlıklı bir dil oluşturması gerekiyor.

Ama bence çok daha önemli bir şeye ihtiyaç var:

O da, terörle mücadele ile paralel olarak, Doğu – Güneydoğu’ya yönelik bir hizmet paketinin devreye sokulmasıdır.

Hükümetin bu konuda önceden başlamış hazırlıkları olduğu biliniyor.

Diyarbakır valisi Efkan Ala’nın Başbakanlık müsteşarı olması da, muhtemel ki böyle bir hazırlığın bir parçasıdır. Savaş iklimi her şeyin önüne geçmiş olabilir ama asıl bu ortamda bölge insanı ile sağlıklı diyaloga ihtiyaç bulunmaktadır. Hatta terörle mücadelenin ayrılmaz parçası olarak her defasında bölge ile sağlıklı iletişim maddesi yer almalıdır. Bunu da sağlıklı söylemin yanında hizmet planında gerçekleştirmelidir.

Bence ana strateji şu olmalıdır:

Bir teröristi bertaraf etmekten çok daha önemlisi bölgede bir çocuğun hayatını kurtarıcı zemini hazırlamaktır. Eğitime emek, aileye emek, sokağa emek... Doğu Güneydoğu’da devleti, tam bir şefkat müessesesi haline getirmek...

Yani tam bir barış harekatı!

Ya da tam bir kardeşlik harekatı!

ahmettasgetiren.com.tr, 28.10.2007

Ahmet TAŞGETİREN

29.10.2007


 

Türk-Kürt çatışması, iç savaş, falan filan...

Artık biraz sakinleşsek iyi olacak. Biraz sakinleşsek ve aklımızı başımıza toplayıp olmadık korkular üretip olmadık senaryolar yazıp durmasak...

Zira, yazılan her senaryo dönüp dolaşıp gerçeğin bir parçası imiş gibi karşımıza dikiliyor ve bizi biraz daha korkutup daha dudak uçuklatıcı senaryolara ilham kaynağı oluyor.

Evet, art arda gelen PKK saldırılarının yol açtığı infial ortamında, duyulan öfkeyi bütün Kürtlere karşı bir husumet kampanyasına dönüştürmek isteyen birileri var Türkiye’de.

Ama bazıları bunun için çalışıyor diye, herkesin de el birliğiyle, sanki bir Kürt-Türk çatışmasının arifesinde imişiz; Güneydoğudaki Kürtler de gözlerini Kuzey Irak’taki oluşuma dikmiş, ayrılmak için fırsat kolluyormuş gibi bir ruh haline girmesinin bir alemi var mı? Ankara’da yapılan gizli bir araştırmaya göre Kürtler arasında ayrılmak isteyenlerin oranı yüzde 30’muş. Böyle yazıyordu bir köşe yazarı. Tabii kim yapmış böyle bir araştırmayı, kaç kişiye sormuş, hiçbir şey belli değil, O zaman nesine inanacağız bu rakamın? Ama inanılıyor işte. Şu anki endişeler, korkular içinde, buna da inanılıyor ve bu kaynağı belirsiz rakam bile, bugünkü korku atmosferinin bir parçası haline geliveriyor. Kabaran ırkçılıkla ilgili olarak da, döne döne aynı örnekler veriliyor: Bursa’da Kürt bir iş adamının iş yeri talan edilesiymiş... Ankara’da birileri “Meclis’i basarız, 23’ünü de asarız” diye bir pankart açmaya kalkmış, bunun gibi birkaç taşkınlık daha... Tamam, böyle taşkınlıklara set çekmek için uyarılarımızı yapalım. Şu DTP’lileri asmaya niyetli tosuncuklar kimse yapışalım yakalarına mesela hemen... Ama sakin olalım.

Bu ülke PKK’yla savaşmaya dün başlamadı. Çeyrek yüzyıldır sürüyor bu ateş. PKK da ilk büyük katliamını bugün yapmadı, biz bunun gibi nice hunhar katliam yaşadık şimdiye kadar, dizim dizim dizilmiş bebe ölüleri gördük... Ama hiçbirinde PKK’ya öfkelenip de dönüp kapı komşumuz olan Kürt’e saldırmadık. Bu yirmi beş yıl boyunca yaşanan bütün o büyük acılar, büyük öfkeler bir kez olsun ciddi bir Kürt/Türk çatışmasına dönüşmedi...

Bunun da bu toplumun içinde derin kökleri, sağlam sebepleri vardı ve hala da var. Toplumlar öyle bir günden bir güne değişmiyorlar. O toplumun temel özelliklerini oluşturan doku öyle kolay kolay yırtılmıyor; yüzyıllardır kardeş kardeş yaşayan iki etnik grup bir ay içinde birbirinin boğazına sarılmıyor.

Üstelik—kimileri tersini düşünse de—zaman, bölünmenin değil, birliğin lehine çalışıyor Türkiye’de. Hem Türkiye’nin kendi iç entegrasyonu, hem global dünyayla ilerleyen entegrasyon, etnik temelde bölünmeyi daha da imkansız hale getiriyor. Evet, bu entegrasyonun, ekonomik ve sosyal gelişmenin çifte etkisi var etnik milliyetçilik üzerinde. Globalleşme ve dünyayla artan iletişim bir yandan ekonomik ve sosyal entegrasyonu güçlendirirken, bir yandan da etnik aidiyet bilincini güçlendiriyor, bu doğru... Ama unutmayalım ki, gelişmişliğin bu düzeyinde ortaya çıkan etnik aidiyet bilinci hiçbir zaman kendini şiddetle ortaya koymaz, hiçbir zaman ırkçı fanatizme dönüşmez; etnik kimliğine sahip çıkma bilincini demokrasi mücadelesi içinde yürütmeyi seçer.

Özetle; kabaran milliyetçiliğe, ırkçılığa karşı uyanık olalım, tamam, ama uyanık olacağız diye Türk-Kürt çatışması senaryoları, iç savaş senaryoları yazmaya kalkmak “Malezyalılaşıyor muyuz” paranoyalarına benziyor daha çok...

Hani nasıl, bir adam şehirlerarası otobüsü cami önüne çektirdi diye şeriat devleti gelmiyorsa, bir kendini bilmez “Kürtlere ölüm” diye bağırdı diye de iç savaş çıkmaz Türkiye’de... Ama başka bir şey olur: “Kürt Türk çatışması doğuyor” havasından yararlanmak isteyenlere gün doğar. Olağanüstü koşullardan yararlanma konusunda olağanüstü başarılı olanların nelere kadir olduklarını görürüz hep birlikte; dizlerimize vura vura...

Bugün, 28.10.2007

Gülay GÖKTÜRK

29.10.2007


 

Kasr-ı Şirin mi şirin!

Hep birlikte, Başbakan’ın ABD Başkanı Bush ile yapacağı görüşmeyi bekliyoruz.

“Hep birlikte” derken, sadece burası da değil; çok yerde.

Kararlı olduğumuz için isteklerimiz belli:

1. PKK’nın Kuzey Irak’tan kazınması. Ya Irak, Kuzey Irak, ABD tarafından; ya sınır ötesine ABD’nin “anlayışlı” yaklaşmasıyla.

2. Bir de ek olarak, Komite’de kabul edilen “Ermeni soykırım tasarısı” nın Temsilciler Meclisi genel kuruluna gelmemesi.

*

Mutlaka düşünüyorsunuzdur.

Bu kadar “net istekler” karşısında ABD ne yapacak?

a) Hiçbir şey istemeyecek;

b) Azıcık bir şey isteyecek;

c) Makul bir şey isteyecek;

d) Makbul bir şey isteyecek.

*

a) şıkkı, şahane. Ama “diplomatik alışveriş” öyle yürümüyor.

b) şıkkı da fena değil. Ama ABD gibi bir büyük “küçük” le tatmin olmuyor.

Geldik c) ile d)’ye.

Oradaki kimyasal olay şudur: Makul ile makbul sentezinin kim için makul ve makbul olduğu.

*

Peki, tahmin edin bakalım, ABD için şu sıralar ne makul ve(ya) makbuldür?

Haklısınız; soruyu “ABD ve İsrail için” diye sormalı.

Ne?

*

Bunun için her ülkede şu sıra devlet gündeminin başındaki maddelere bakarsanız, “en ortak madde” yi bulursunuz.

O da “sınır ötemiz” dir.

Lakin, Kasr-ı Şirin tarafları.

Yani İran.

*

İsrail’de şu sıra “İran’ın nükleer silahlanma potansiyeli” yine baş mevzu.

ABD’de ise, “İran’a yaptırımlar” la ilgili tasarı . Ambargodan belki de “bombargo” ya kadar.

O yüzden, makul ile makbul ün tahmini zor değil.

“İran” diye başlayan çeşitli maddeler.

Yani, aynı Irak işgali öncesinde olduğu gibi, ABD’nin Birleşmiş Milletler’de elde edemediği

“uluslararası hukuk” u, başına buyruk, keyfi, dayatarak ve İran’dan önce, bizim gibi müttefiklerine, özel olarak da “İran’ın komşuları” na dayatarak guguk halinde icra ve iğfali.

“İran’ın komşuları”; öyle mi?

Afganistan ile Irak zaten işgal altında ve “Amerikan bezi” ne sarılıyken, geriye kalan “önemli komşu” yu elinizle koymuş gibi bulursunuz zaten!

*

Karşımıza ilk elde (muhtemelen) şunlar gelecek:

1. ABD’nin İran’a ekonomik yaptırımlarına Türkiye’nin de anlayış göstermesi ve uyum sağlaması.

2. ABD, (Türkiye gibi) PKK’yı “terör örgütü” sayarken, Türkiye’nin de (ABD gibi) İran Devrim Muhafızları’nı “terör örgütü” saymayı şöyle bir düşünmesi. Fazla da düşünmemesi.

Ve bunlar henüz “makul” diyecekleri maddeler.

“Makbuller” ise; bir adım geriden sırıtacak. Misal olaraktan:

Irak’taki Amerikan askeri varlığı İran’a karşı kullanılırken, askeri olmasa dahi “Irak’ta koalisyon ortağı” sayılan Türkiye’den, gerekirse, Irak’ın Sünni ve Şii bölgeleri için asker talebi.

Daha makul bir makbul olaraktan; Afganistan’da Taliban’ın mevzi kazanışı yüzünden, Türkiye’den ek asker talebi.

İncirlik’in muhtemel İran bombardımanları için kullanımı.

İran’la çatışma ve savaş ihtimallerinde, Trabzon limanının da buna eklenmesi; Türkiye’ye ve(ya) Türkiye üzerinden, ABD askerleri sevkine müsaade.

Peki; böyle takas talepler gelirse, bizim devletin, hükümetin, Genelkurmay’ın hazır bir cevabı var mıdır?

Vardır mutlaka. Makul mu karşılarlar, tepki mi koyarlar; onu bilmiyorum. Siz olsanız ne derdiniz, onu da bilmiyorum.

Ama, sanki Türkiye (kamuoyuyla birlikte) tam da bu takasa gelsin diye de son aylarda bunca can gitti diye şüpheleniyorum.

*

Not olarak: Herhalde en tuhaf şu olacak:

“PKK terör örgütüdür” diye anlaşan iki müttefik, ABD ile Türkiye, iş PKK’nın ikizi PJAK” a gelince ne yapacak?

“İran’a saldırsın” diye ABD ile İsrail tarafından teşvik ile tahkim edilen, silah da verilen ve “terör örgütü sayılmayan” PJAK yani!

*

Ben yine de, muhtemel pazarlıkta;

Şunca yıla binlerce gaf sığdıran Bush ile ekibi karşısında; kaçırılan erin ailesine başsağlığı mesajı yollayabilen bizim devlet ve hükümet yetkililerini daha şanslı görüyorum.

Sabah, 28.10.2007

Umur TALU

29.10.2007


 

Medyamızın dâhi çocukları

Talabani ve Amerika diyor ki, PKK’yı Irak’tan söküp atmaya gücümüz yetmez. Bunu söylerken niyetleri iyi ya da kötü olabilir. Ama basit soru şu. Bu inandırıcı bir cümle mi? Cevabı, evet, inandırıcı bir cümle. İnandırıcı olmak zorunda. Onlar inandırıcı değilse, Genelkurmayımız da inandırıcı değil.

NATO’nun Amerika’dan sonra en büyük ordusu Türk ordusu, PKK’yı Türk dağlarından söküp atabildi mi? Atamadı. 40 yıldır atamadı. Onların 40 günde atması bekleniyor. 40 günde Irak hükümetinin ya da Amerika’nın PKK’nın kökünü kazıması mümkün olabilir mi?

Ve bu soruya alacağımız cevap ile yapacağımız harekâtın, vereceğimiz karşılığın şiddeti orantılı olacak. İşin garibi seçimlerden önce bu sorunun cevabını Başbakanımız vermişti. ‘Türkiye’de PKK’yı temizledik mi ki, Irak’a giriyoruz?’

Önce basit hakikati unuttur. Dumur. Sonra hakikatin yerine bir şey uydur. Doldur. Ve vur.

Dumur. Doldur. Vur. İşte iletişim budur.

PKK, Türk askerlerini rehin alıyor? Sonra Türk medyası merak ediyor? Peki onlar için ne yapılabilir?

Askeri olarak hiçbir şey. El Kaide bayan Bush’u kaçırıp rehin alsaydı, Amerika hanımefendiyi olsun gidip alabilecek miydi? Alamayacaktı. Çünkü karşısında pazarlığa oturabileceği bir devletin ordusu yok.

Sen PKK’nın bu tür imkânları yokmuş gibi lafla durumu devşir. Sonra onu Barzani sosuyla milli bir ordu kıvamında pişir. Sonra da herkese yedir. Devşir. Pişir. Yedir. İşte iletişim budur.

Başbakanımız dedi ki ‘İnceldiği yerden kopsun.’

PKK ne diyor? ‘İncelsin ki kopsun.’

Lafı ağzımdan aldın. İşte iletişim budur.

Silahla propaganda yapan bir örgüt propaganda zemini kaybetmeye başladığı zaman yeni bir zemin arar. Stratejisini kendi aksiyonlarından çok karşısındakinin reaksiyonları üzerinden hesaplar. Sizce reaksiyonları hesaplanamaz bir devlet miyiz? Reaksiyonları hesaplanamaz bir millet miyiz?

Hele hele reaksiyonları hesaplanamaz bir medya mıyız?

Herkes seçimlerden önce bilmiyor muydu? Seçimlerden sonra Irak’a girmek kaçınılmaz olacak. Bu bize bildirilmemiş miydi? Bize tebliğ edileni de, edeni de PKK bilmiyor muydu?

PKK bunun zamanını tercih etmek istemiş olabilir, o kadar. İşte iletişim budur.

Milllet olarak tek yürek tek vücut olmaktan bahsediyoruz. Ama ‘savaş durumunda’ bile ayan beyan üçlü bir iktidarla ilerliyoruz. Ordu. Devlet. Ve hükümet. Biri sansür koyuyor. Sansür koyan sansürcü de, sansürü kaldıran sansürcü değil mi? O da sansürcü. Bir sansürcü sansür koyuyor diğer sansürcü kaldırıyor.

Biz de bu vesileyle ‘düşünce ve basın özgürlüğünden’ bahsediyoruz. İşte iletişim budur.

Gönüllerin Başkumandanı Ertuğrul Özkök, ‘Sefer görev emri’ başlıklı tarihi yazısında, “Ülkemiz artık savaş düzenindedir, savaş bize bir süre için gözyaşından başka bir şey vaat etmeyebilir. Evlatlarımızı, yakınlarımızı kaybedebiliriz, katlanacağız, sabredeceğiz” diyebiliyor.

Bu iki cümlede kaç ölüm gizli, kimse bilmiyor. Kimse de bilemeyecek. İşte iletişim budur. Memleket ölüme alıştırılıyor. Her geçen gün daha çok ölüme alıştırılıyor. İlk sayfadan ölüme alıştırılıyor. Daha fenası satıraralarından ölüme alıştırılıyor. İşte iletişim budur.

Bu kampanya bir reklam şirketine verilseydi, süreç şöyle gelişirdi. Müşteri gelir derdi ki, öyle bir kampanya istiyorum ki, “Bizim o eşsiz, fedakâr, dünyada benzeri olmayan milliyetçiliğimizi tekrar canlandırsın.” “Türk’ün ne olduğunu Türk’e hatırlatsın, dünyaya göstersin.”

Reklamcı bu brief’i alır ve kafasında basitleştirmeye çalışırdı. Brief’i basitleştirmeden iyi reklam yapamazsın. Bu süreç çok zordur. Derken ‘dâhi’ bir çocuk çıkar ve şöyle derdi. “İnsanlara ölüm vereceğiz, dahası onlara ölümü sevdireceğiz. Onları ölüme tekrar âşık edeceğiz.” “Bir terör örgütü bir milleti ölüme alıştırmaya yetmez, bunu ancak bir millet kendi kendine yapabilir.”

‘Ölüm satacağız. Fikir budur, ilerleyin.’ Herkesin kafası birden netleşirdi. İşte iletişim budur.

Olan bitene ister karşı olalım ister taraftar, hepimiz ölüme fena halde alışıyoruz. Sloganlar, resimler, sözler. Bunların hepsi hikâye. Her şeye ve her yere sızabilmek, nüfuz etmek. İşte iletişim budur.

Ölüm bütün nüfusa aniden nüfuz etti. Ölüm artık her mahallede nüfuz sahibi. İşte iletişim budur.

Medyamızı ve medyamızın ‘dâhi çocuklarını’ canı gönülden tebrik eder, nice nice özgürlükler dilerim.

Radikal, 28.10.2007

H. Gökhan ÖZGÜN

29.10.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri