Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 02 Kasım 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

İkisini ve kavmini büyük bir felâketten kurtardık. Onlara yardım ettik ve gâlip geldiler.

Saffât Sûresi: 115-116

02.11.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kulun günahı çoğalıp ona keffaret olabilecek kadar sâlih ameli kalmadığında Allah o kula üzüntü verir ki, günahlarına keffâret olsun.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 466

02.11.2007


Mutluluk topu..

Size bir masal anlatmak istiyorum. Ama bu bildiğiniz masallar gibi hayâlî şeylerden bahsetmiyor, bir hakikati ifade ediyor. Öyle “bir şeyi var edip sonra yok eden”, varlık ve yokluğu tereddütte bırakan masallardan değil benimkisi. Bir mutluluk masalı, belki de bir mutluluk hikâyesi…

Günlerden bir gün, şehrin küçük bir kasabasında şirin bir mahalle varmış. Bu mahallede, saadetin ancak parada olduğuna inanan, mutlu olmak için daha çok para kazanan ve insanları para gibi maddî bir değere göre değerlendiren zengin bir adam yaşarmış. Bu zengin adam, her ne kadar da mutluluğu maddî zenginlikle yakalayacağına inansa da bir türlü aradığı mutluluğu bulamazmış. Ama bu hâl bile, onun kendisini mutlu edeceğine inandığı para hakkındaki düşüncelerini bir türlü değiştirememiş.

Zengin adam her zamanki gibi güneşin usulca güne elveda dediği bir akşam vakti evine dönmüş. Çocuklarının odasına girip onlarla küçük bir sohbet etmeden televizyonlu odanın yolunu tutmuş. Anlaşılan yine o mutsuz günlerinden birini yaşıyormuş. Bir ara hanımıyla tam da aile içindeki mutsuz havadan bahsederken, bir ses gelmiş kulaklarına. Tâ karşı komşunun penceresinden sızıp buralara kadar uçuşan bir ses… Kalpleri ihtizaza getiren, harekete geçiren, gözlere can katan lâtîf bir ses…

Bu ses mutluluğun sesiymiş. Merakla dinlemişler bu lâtîf sesi… Mutluluğun belirtilerini ikisi de içlerinde hissetmeye başlamışlar. Hemen sesin ne taraftan geldiğini anlamaya çalışmışlar. Ses, yokuşun başındaki gecekonduda oturan fakir bir ailenin evinden geliyormuş. Bey, hanımını karşı evdeki mutluluğun sırrını anlaması için tez elden karşı gecekonduda oturan fakir ailenin evine göndermiş.

Ertesi akşam, bey evine döndüğünde çok heyecanlıymış. Belki de yıllardır arayıp da bulamadığı mutluluğu bir anda buluverecekmiş. Hanımla bey kapıda karşılaştığında birbirlerinin gözlerine bakıvermişler. Gözlerinden anlaşıldığına göre, bey, cevap için çok meraklanıyormuş. Hanım ise, sadece “bir altın top” deyivermiş. Hanımının ne demek istediğini anlayamayan bey, biraz daha dikkatle dinlemeye başlamış hanımını. Evet diğer evin hanımının dediğine göre; bir altın top, bu mütevazi aileyi mutlu etmek için yeterliymiş. Karı-koca ellerinde bulundurduğu altın topu birbirilerine atarak mutlu oluyorlarmış. Bu sözleri duyunca tebessüm etmiş zengin ailenin beyi. Bu formül onun için gayet kolaymış. Ne de olsa zengin biriymiş kendisi. Hemen kâhyalarına haber uçurmuş. Haberi alan kâhyalar altından bir top yaptırmak için şehre inmişler.

Altın top hemen alınmış… Ve zengin ailenin sakinleri büyük bir sevinç içinde altın topla oynamaya başlamışlar. Karı-koca altın topu birbirlerine atarak mutlu olmanın tadını çıkarmaya çalışmışlar. Ama bekledikleri mutluluk bir türlü içlerine aksetmemiş. Üstüne üstlük topu birbirilerine atarken kollarını bile incitmişler. Her ikisi de yorgun bir halde bir köşeye çekilmişler. Evin beyi, altın topun da aradıkları mutluluğu getiremediğini anlayınca bu oyunun nasıl oynandığını öğrenmesi için hanımını fakir ailenin evine göndermiş.

Ertesi sabah, evin hanımı erkenden yokuşun kenarındaki gecekondu eve gitmiş. Ve kendi yaşadıklarından bahsettikten sonra fakir ailenin hanımından altın topla nasıl oynadıklarını sormuş. Olanları duyan evin hanımı ise önce sıcak bir tebessümle cevap vermiş bu suâle. Sonra kadının kolundan yavaşça tutup evin küçük odasının başına götürmüş. “Dur!” demiş önce. “Bak şimdi sana bizim altın topumuzu göstereceğim.” Ve kapıyı yavaşça aralamış. İçeride sıcak sobanın başında küçük bebeğiyle oyun oynayan altın saçlı küçük kızı görünce şaşırmış zengin adamın hanımı. Nerede sizin altın topunuz demeden edememiş. Fakir ailenin hanımı ise artık gerçeği söylemenin zamanının geldiğini anlamış. “İşte” demiş. “Bizim altın topumuz… Yani altın saçlı şeker mi şeker kızımız… Akşam olduğunda beyimle beraber bir o oynar, bir ben oynarım ve ailece mutlu ve huzurlu oluruz. Öyle seviniriz ki buna, bu sevinç gün içerisinde yaşadığımız bütün sıkıntılarımızı unutturur bize.”

Masalımız, burada sona erdi. Biraz uzattığımın farkındayım. Belki de masalı birkaç cümleyle de anlatabilirdim. Ancak istedim ki biraz emek verin bu yazıya, biraz zahmet çekin bu yazı için… Emek vermediğimiz şeyleri pek de sahiplenemiyoruz ne de olsa. Ama yine de sözü çok uzattıysak kusurumuzu affedin efendim. İsraf-ı kelâm ettiysek affoluna.

İsterseniz sadede geri dönelim. Bu masal bize ne anlatıyor onu tahlil edelim:

Evet, hepimiz mutluluğu arıyoruz. Huzurlu olmak, hayattan lezzet almak istiyoruz. Ama gelin görün ki birçoğumuz hayalini kurduğumuz mutluluğu bulamıyoruz. Belki de sadece hayalini kurduğumuz için mutluluğa ulaşamıyoruz. Elimizde bulunanlarla mutlu olmaya çalışmadığımız ve mutluluğu, hep uzaklarda aradığımız için onu ötelerin ardına hapsediyoruz. Meselâ evimizin cennet çiçeği olan çocuklarımızın, içlerinde ne kadar büyük bir mutluluk hazinesini sakladığını bilemiyoruz. Televizyonu seyredip dururken, çocuklarımızın o güzel hâllerini seyredemiyoruz. Televizyona açtığımız kapıları ne yazık ki çocuklarımıza açamıyoruz. “Çocuğumuzu seyretmenin, sinemadan on defa daha lezzetli, daha hoş ve daha şirin olduğunu” unutuyoruz. Ondandır ki çocuklarımızı mutlu edemiyoruz ve nihayetinde biz de mutlu olamıyoruz.

Madem öyle; gelin çocuklarla olan küskünlüğümüzü, umursamazlığımızı ilgiye ve sevgiye dönüştürelim. Eğer bunu nasıl yapacağız diyorsanız. İşte size ufak bir tavsiye: İlk işiniz bir çocuk bulmak… Evinizin küçük bir odasında veya dışarıda bir yerde yalnızlıkla baş başa kalmış bir çocuk bulun hemen… Okşayın başını… Tutun elinden… Mutlu etmek için, mutlu olmak için bir oyun oynayın onunla… Boncuk boncuk misketlerle tattırın ona mutluluğu. Beraber gökyüzüne el sallayın uçurtmalarla veyahut çamurdan bir ev yapın, topraktan geldiğimizi hatırlatarak… Öpün çocukları, her öpücüğe beş yüz senelik birer cennet mertebesi verildiğini umarak…

Evimizin cennet çiçekleridir çocuklar… Evimize cennet kokularını taşıyan çiçeklerimizdir, evimizin neşesidir çocuklar…

Cennet tadında bir mutluluğu evlerine taşımak isteyenleri mutluluk topu oynamaya çağırıyorum…

Ben şimdi mutlu olmak için top oynamaya gidiyorum… Mutluluk topu oynamaya… Can kardeşlerimle beraber… Ya siz?

Cihan CAMBAZ

02.11.2007


İlim, irfan, ihlâs timsali Mehmed Feyzi Efendi

Mehmet Feyzi Efendi’yi, Risâle-i Nurlarla müşerref olduktan sonra gıyâben tanımıştım. Onun, Hz. Üstad’la birlikte Denizli Cezaevi’nde uzun süre çile çektiklerini, ilimle mücehhez, derin irfan sahibi olduğunu duyardım. Gıyâben hayranlık hisleriyle meşbû iken, 1958’li yıllarda Kargı’da görevli bulunduğum sırada ziyaret için Kastamonu’ya gittim. Mütevazı devlethanesinde kabul etmek lutfunda bulundular.

Çok nurlu bir siması vardı.

Ziyaretçilerin öğrenmek için sordukları aktüel, sosyal, dinî problemleri, en mükemmel bir üslûp, kapsamlı, tatminkâr, ufuk açıcı, belirgin bir şekilde, samimiyet ve kemal-i ihlâsla izah ediyordu.

İrşadlarından çok istifade ettim. Ömrüm süresince bana rehber olmaya devam ediyor.

27 Mayıs 1960 menhus kanlı ihtilâlinden sonra benim de hakkımda idârî ve adlî tahkikat açılmıştı. Zaten dindarlara göz açtırılmıyordu. Nur Talebelerini yakalamak için idareciler Nurcu avına çıkmıştı.

Bu ortamda, ‘Rabbim Allah’ diyen memurun nasibi sürülmekti. Hasetçi, partizan meslektaşlarımın ihbarı üzerine Kargı ilçesinden Kastamonu Bozkurt ilçesine sürgün edildim.

Kastamonu, yolumun üzerinde olduğundan birçok defalar orada mutlak bir inzivâ hayatı yaşayan Mehmet Feyzi Efendi’yi ziyaret ettim. İlminden, irfanından doyasıya feyz almaya çalıştım. Edep, nezaket, tevazu ve daha nice yüksek haslet ve faziletlerin timsâliydi.

Bozkurt ilçesine ilk giderken, o nurlu irşadlarının birinde “Lisan-ı hâl ile ilânât, lisan-ı kal ile ilânâttan daha tesirlidir. Dolayısıyla dil ile söyleyerek Hakkı tebliğden ziyade, yüce İslâm ahlâkını yaşayarak, hâl ve davranışlarınla örnek olarak hayatına tatbik etmek bilhassa–bu zamanda—daha müessir ve maslahata uygun olur” buyurdu.

Merhum Av. Bekir Berk’in yetişemediği yerlerdeki Nur Talebeleri haklarında açılan, Nur Risâleleri okumaktan, bulundurmaktan ibaret suçlardan(!) dolayı dâvâlar açılınca, bana mektup yazıp savunma talep ediyorlardı.

Ben de onlara faydalı olmak ve maruz kaldıkları haksızlıklardan, tutuklamalardan kurtarmak adına gücüm yettiğince savunmalar yazıp adreslerine gönderiyordum.

Cennet mekân Mehmet Feyzi Efendi, huzurunda bulunduğum bir sırada: “Senden talep edilen savunmaları, o kardeşlere göndermeye ve yardımcı olmaya devam et. Zira Hz. Peygamber (asm): ‘Kişi, kardeşine yardım ettiği müddetçe, Allah da ona yardım eder’ buyuruyor” dedi.

Farz namazı akabinde, mânâsı geniş, kapsamlı, çok kısa, özlü, kendisisin de okumaya devam ettiği şu duâyı okumamı tavsiye etti: “Allahümme innâ neûzü bike minke.” “Allah’ım! Biz, Sen’den Sana sığınırız” şeklindeki mânâsının açıklamasını şöyle lütfetti: “Allah’ım, Sen’in azabından affına, celâlinden cemaline, gazabından lütfü u keremine sığınırız.”

Hz. Peygamber (asm): “Kişi sevdiğiyle beraberdir” buyuruyor.

Cenâb-ı Mevlâ’dan, sevdiğimiz o Allah dostlarıyla birlikte olmayı diliyor ve duâ ediyoruz.

Abdullah BATTAL

02.11.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri