Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 26 Kasım 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Röportaj

Hasan Hüseyin KEMAL

Artık PKK bitmiştir

“Yeni Ankara”nın cumhurbaşkanı adayının Abdullah Gül olduğunu ısrarla söyleyen, Gül’ün cumhurbaşkanı olması halinde darbe falan olmayacağını yazan Tamer Korkmaz’la ‘Yeni Ankara’yı ve ‘Yeni Ankara’nın Kürt meselesine bakışını konuştuk.

Korkmaz’a göre ‘Yeni Ankara’ süreci 15 Mayıs 2006 tarihinde devlet içindeki Amerikancı güçlerin tasfiyesiyle başladı. Bunun nasıl gerçekleştiğini açıklamıyor Korkmaz, ancak ‘bunun yansımalarını göreceğiz’ diyor. ‘Bu bir komplo teorisi mi?’ diyebilirsiniz, ancak inanın ben de bilmiyorum Tamer Korkmaz’ın söylediğine göre hep beraber yaşayıp göreceğiz. Tarihin süzgeci bu iddiaların doğru veya yersiz olduğunu bize gösterecek. Korkmaz’ın iddialarına göre Türkiye eyalet sistemine geçecek ve K. Irak bizim eyaletlerimizden biri olacak, Türkiye NATO üyeliğini sorgulayacak ve IMF’den ayrılacak, PKK ele başları kısa bir süre içinde Türkiye’ye teslim edilecek. Ancak Öcalan’ın iadesinden farklı olarak Amerikan eksenli olmayan, yeni Ankara bir dizi reformla PKK sorununu bitirmeye çalışacak. Demin de söylediğim gibi bu iddiaları hep beraber zaman içersinde değerlendireceğiz....

*Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olması ‘Yeni Ankara’nın tercihidir, demiştiniz. ‘Yeni Ankara’ nasıl ortaya çıktı?

Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkışı, yıllanmış statükoyu devre dışı bırakarak devletle milletin barıştırılmasını hedefleyen yepyeni bir anlayışın tezahürüdür. Bu anlayışı temsil eden ‘Yeni Ankara’ ise bir buçuk yıl önce Washington’ın ekseninden çıkarak yerli çizgide, bağımsız stratejik kimliğini kazanan bir ana damarı işaretliyor.

*Statükoyu anlatmak için ‘Gizli iktidar’ tabirini kullanıyorsunuz. ‘Gizli iktidar’ yerini millî bir devlet yapısına mı bıraktı?

Evet, tam olarak böyle. 15 Mayıs 2006’da perde arkasında gerçekleşen hayatî hadise Amerika’ya bağımlı ‘Gizli İktidar’ın artık egemenliğini kaybetmesi anlamına geliyor.

*Bu aşamaya nasıl gelindi?

-Elbette birdenbire gelinmedi. Hadiseye statükoya karşı belli bir duruşu olan Özal döneminden itibaren bakmak gerekiyor. Bununla birlikte 28 Şubat döneminde yaşanan ileri derecede olumsuz gelişmeler, bir nevi bumerang etkisi meydana getirdi. Örneğin, Org. Kıvrıkoğlu’nun 1998’de Genelkurmay Başkanı oluşu kritik bir merhaledir. 2002’de ise Org. Özkök’ün TSK’nın başına geçişi söz konusu süreçte son derece hayatîdir. Bununla birlikte son dönemdeki iki hadise en önemli iki kilometre taşıdır. Bunlar 1 Mart 2003’te tezkerenin reddedilmesidir. İkincisi ise Ekim 2005’te MGK’daki yapısal değişiklerle birlikte bu temel kurumun sivilleştirilmesidir.

*Etrafımızdaki veya dışımızdaki faktörlerin de etkisi oldu mu?

Şimdi bakınız, bölgeyi adeta “bir kasabın etleri parçalanması gibi parçalayan” malûm BOP haritalarının (1999-2000 yılından itibaren bu haritalar dolaşmaya başladı) Türkiye’ye komşu ülke yönetimlerinin veya Ortadoğu’daki bazı ülke yönetimlerinin gözlerini açmasına yardımcı olduğunu vurgulamak gerekiyor! Bu süre zarfında “ABD’ye uyumlu olmak için büyük özen gösteren” kimi yönetimler başta olmak üzere bölgede belli bir uyanış gerçekleşti. Hepsinin üstünde ise ABD’nin Irak’taki büyük yenilgisi var. Demokrasi getirmek için Irak’a geldiğini iddia eden ABD’nin gerçek yüzü fazlasıyla ortaya çıktı. 1 milyon sivil hayatını kaybetti. Sadece bölge için değil tüm dünya için en büyük problemin ABD olduğunu herkes gördü. Netice itibarıyla ABD hem Türkiye’yi kaybetti, hem de Ortadoğu’yu…

*Peki 1 Mart tezkeresini savunan ve tezkere için farklı zamanlarda birkaç kez “Keşke geçseydi” diyen Erdoğan’ı Amerikancı çizgide mi görmek gerekiyor?

Hayır. Erdoğan ve AKP’si için “Amerikancı” demek mümkün değil. Çünkü, tezkere bağlamında tezat gibi görünen hadise büyük ve asıl resmi görebildiğinizde yerine oturuyor. Şöyle ki, Erdoğan tezkere için 2002 seçimlerinden önce Washington yönetimine söz vermişti. Tezkerenin geçmesi için de çalıştı. Ancak başaramadı. Bu noktada, o esnada Başbakan olan Gül’ün aslında tezkerenin reddedilmesi için çaba sarf ettiğini görmek durumundayız. Erdoğan tezkerenin reddedilmesinin Türkiye için ne denli hayırlı bir iş olduğunu epeyce sonra da olsa fark etti. Yani, bu hadisenin sadece kendi bağlamı içerisinde değil aynı zamanda Ankara’nın Washington’ın ekseninden çıkması temelinde de son dönemdeki en hayırlı gelişme olduğunun artık farkında, Erdoğan…

*Kader arkadaşı olarak lanse edilen Erdoğan ve Gül nasıl oluyor da böyle ciddî bir konuda ayrı düşebiliyorlar?

Tezkere tartışmaları esnasında AKP hükümetinin bakanlarının da ikiye bölündüğünü hatırlayınız. Erdoğan ve Gül kader arkadaşı olsalar da, bazen öyle zamanlar gelir ki çok yakın kimseler, aynı çizgideki siyasiler arasında da farklı tavırlar ortaya çıkabilir. Kaldı ki, böyle bir farklılaşmanın sonucu hayli müsbet oldu.

*Ankara’da ABD’nin tümüyle aleyhine bir dönüşüm oldu diyorsunuz. Bu dönüşüme tepkisi olmadı mı, ABD’nin?

Evet, Amerikancı ‘Gizli İktidar’ tasfiye edildi. Ancak bu mekanizmanın, kaybetmiş mekanizmanın kalıntıları rahat durmadılar. Son bir buçuk yılda Türkiye’de yaşadığımız kimi olumsuz hadiseler, gidişatı yeniden eskisi gibi yapmaya çalışmakla ilgiliydi. Ekonomik ve siyasî kriz çıkarmak gayesiyle gerçekleştirilen hepimizin bildiği kimi provokasyonlar Türkiye’nin yeni durumunu, yeni pozisyonunu test etmek, dahası geriletmek amacını taşıyordu. Ancak ne yaptılarsa başaramadılar. Meselâ, 22 Temmuz seçimlerinin ertelenmesini sağlamak için büyük provokasyonlara imza atmak istediler. Ama kâbus kapısının kolu ellerinde kaldı. Kaybettiler…

* NATO’nun son PKK hadisesinden bizimle bilgi paylaşmadığını söylediniz. Önümüzdeki yıllarda bu ilişkinin seyri nasıl olur ?

NATO’nun lokomotifi ABD olduğuna göre, bundan böyle Türkiye’nin NATO ile ilişkilerinin sorgulanması kaçınılmazdır. Meselâ, ABD’nin uzun yıllar boyunca PKK olayında bir NATO müttefiki gibi davranmadığı açıktır. NATO Antlaşması’nın 5. maddesi, “müttefiklerden birine yapılan saldırının diğerine de yapılmış gibi kabul edilmesi gerektiğini” vurgular. Ama böyle olmadı.

NATO konusundaki temel sorun şurada yatıyor. Türkiye’nin NATO’ya giriş amaçlarıyla bunca yıldır NATO ile ilişkisinden elde ettikleri arasında yaman bir çelişki var. Terörün, darbelerin, siyasal ve ekonomik krizlerin, sosyal ve ideolojik ayrışmaların hepsi ama hepsi bir NATO projesi olarak bizim milletçe çok canımızı yakmıştır. Meselâ, kontrgerillanın arkasından NATO çıkmadı mı? Türkiye’nin uzun yıllar boyunca komşularıyla didişmesi de bir NATO kurgusuydu. Ama bugün gelinen noktada artık gidişat değişmiştir. NATO ile Türkiye’nin ilişkisinin artık eskisi gibi yürümeyeceği dışarıda da fark ediliyor. Rusya’da Kremlin’in sesi olarak bilinen bir gazeteci, Mihail Leontiyev geçenlerde NATO’nun Türkiye’yi kaybedeceğini ısrarla söylüyordu.

*Böyle bir durumdan pekâla Batı ile ilişkilerimizin kopacağı anlamını çıkaranlar olacaktır. Meselâ Batı’ya karşı Rusya eksenine yol almak gibi…

ABD ekseninden çıkmış olmamız elbette onlarla bütün diplomatik ilişkilerimizin sona ereceği veya azalacağı anlamına gelmiyor. Şu anda iki bağımsız ülke olarak eşit bir ilişki seviyesine gelmiş bulunuyoruz. Eskisi ile aradaki temel farklardan biri de bu… Ayrıca ABD ile ilişkilerimizin tarihî bir kırılma yaşamış olması Rusya eksenine geçmemizi gerektirmiyor. Asla, böyle bir şey yok. Türkiye kendi başına yoluna gidecek. Çünkü Türkiye artık bölgesel bir güç…

*Ankara artık değiştiyse Köşk’teki Hayrünnisa’lı resepsiyonlara neden komutanlar katılmıyor?

Evet, Gül’ün seçildiği gün bazı soğukluklar oldu. Ancak bu atmosfer kısa zaman içinde dağıldı. Neticede, komutanlar da Köşk’teki 29 Ekim resepsiyonunda yerlerini aldılar. Şimdi şöyle düşünün, 27 Nisan “sanal bildiri”sinden sonra (ki asla bir muhtıra değildi) “Gül adaylıkta ısrar ederse veya seçilirse darbe olur” diye gerçek dışı söylemlerle ortalığı karıştırmaya çalışanların, rejim krizine oynayanların tezleri çöp tenekesine gitmeye mahkûmdu. Öyle de oldu.

*Ankara’nın yaşadığı bu dönüşüm, Güneydoğu ve Kürt konusuna nasıl yansıyacak?

Eski Statüko’nun yaklaşımı artık geçerliliğini yitirdi. Bunu Milliyet’e konuşan eski komutanlar veya Evren de itiraf ediyorlar. Bölge halkı ile terör eylemlerine dahil olanları/teröristleri birbirinden ayıran bir politika izlenmeye başlandığını görüyoruz. Bu yeni yaklaşım sistematik hale getirilecek.

*PKK elebaşlarının yakalandığı haberleri kulislerde dolaşıyor...

Evet öyle. Yakalandıkları çok kısa bir süre içinde açıklanacak. Daha da ötesinde güzel haberler duyacağız. Bugün itibarıyla PKK adlı kanlı kâbus filminin sonuna gelmiş bulunuyoruz. PKK bitiriliyor. Terör örgütüne en büyük darbe vuruldu. En geç üç ay içinde terör örgütünün tepeden tırnağa sonlandığı noktaya ulaşılacak. Bu esnada mukavemet edip birtakım terör eylemlerine başvursalar bile bu bitişi geri döndüremeyecek. Yani bugün itibarıyla ‘artık PKK bitmiştir’ diyebileceğimiz bir noktadayız. Zaten PKK sözcüleri de rüzgârın yön değiştirdiğini gördüler. Panik bir biçimde “Türkiye-ABD anlaştı. Barzani de tavır değiştirmek zorunda kaldı. Bizi silâh bıraktırıp, teslime zorluyorlar” diye açıklama yaptılar. Açıklama, şu sıralar aslında neler olduğunun bir yansımasıydı.

*“Daha önce de PKK lideri teslim edilmişti. Şimdi PKK elebaşlarının yakalanması Kürt sorunu açısından bir şeyi değiştirmez” diyenler var…

Apo yakalandığında daha doğrusu ABD tarafından Türkiye’ye teslim edildiğinde (eski) Statüko yani malûm Gizli İktidar egemendi. Şimdiki durum çok farklı. Köprülerin altından çok sular aktı. Dediğim gibi sadece terör örgütüne darbe vurulmakla kalmayacak. Bölge için bugüne kadar hep söylenen, ama asla yapılmayan bir kısmı kasten yapılmayan rasyonel ve insanî adımlar atılmaya başlandı. Asıl önemlisi devamı gelecek…

*“Türkiye’nin Kuzey Irak’a yerleşeceğini” iddia ediyorsunuz?

Evet bunu kaçınılmaz olarak görüyorum. Türkiye topyekûn bir sınır ötesi harekât yapmayacak. Yani oraya kalabalık bir ordu ile girip uzun süre orada kalıp savaşa ve Irak batağına girmeyecek. Ancak şu aşamada nokta operasyonlar yapılıyor. Sonuç almaya yönelik olan, etkili olan da böyle davranmaktır.

Kuzey Irak ise kendi başına ayakta durabilecek durumda değil. Ekonomik olarak da öyle, siyasal ve sosyal olarak da.Türkiye bölgeye yerleşerek K.Irak’ın normalleşmesi için çaba sarf edecek. Bakınız geçenlerde 63 Kürt aşiretinin Türkiye’ye bağlanmak istediklerini Musul Vilayet Konseyi’nin BM Daimi Temsilcisi İsviçreli hukukçu Keller açıkladı. 63 Kürt aşireti demek bölge nüfusunun yüzde 70’ine tekâbül ediyor. Bu haber K.Irak’a yerleşeceğimizin işaretlerinden sadece birisidir. Altını çizerek söylüyorum, altı yedi yıl kadar sonra K.Irak Türkiye’nin eyaleti olacak! Bugünlerdeki gelişmeler o günlerin başlangıcıdır…

27 NİSAN’DA ASLINDA NE OLDU?

*27 Nisan’ın bir muhtıra olmadığını söylediniz…

Evet 27 Nisan kesinlikle bir muhtıra değildi. TSK’yı bağlamayan, hayli sınırlı kapsamda “sanal bir açıklama”dan ibaretti. Birileri bunu muhtıra olarak algılatıp hâl⠓Güç bizde” demek istediler.

*Metehan Demir böyle bir muhtıra haberinin ilk kez kendisine geldiğini söyleyerek “Büyükanıt’ın bu bildiriden habersiz olması imkânsız” demişti.

Org. Büyükanıt bugüne kadar 27 Nisan’dan hiç söz etmedi. Neden acaba? Meselâ, hatırlayınız kendisine resepsiyonda sorulmuştu “12 Nisan ve 27 Nisan’ın arkasında mısınız?” diye. O da “12 Nisan’da söylediklerimin arkasındayım” demişti. Büyükanıt’ın 27 Nisan’dan bugüne kadar hiç bahsetmemiş olması yeterince dikkat çekici değil mi?

ABD TEST ETTİ, AMA BAŞARAMADI

*Gül’ün Suudi Kralı’nın kaldığı otele gitmesi çok tartışıldı…

Gül’ün Suudi Kralına teşekkür ziyareti protokol konusu acayip abartılarak kirli propagandaya dönüştürüldü. Bu propagandanın sahibi Hürriyet (eski) Statüko’nun amiral gemisi marifetiyle Amerikancı tezler doğrultusunda yayın yapan bir gazete. Tezkere reddedildiğinde Hürriyet’in nasıl fenalaştığını yayınlarından görmüştük! Hürriyet bu “kral meselesi”nde kamuoyuna “Türkiye zinhar Suudilerle iyi ilişki kuramaz” demek istedi. Hürriyet İran’la da iyi ilişkiler kurmamızı istemiyor. Ama İran ABD’nin tüm karşı çıkmasına rağmen Türkiye’ye ihalesiz doğalgaz veriyor. Suudi’ler ise yıllarca acayip uyumlu oldukları ABD’nin etki alanından sıyrılıp Türkiye’ye yanaştılar ya, bu yeni durum Doğan Grubu’nun hiç hoşuna gitmedi.

*ABD’nin geçen yılın Mayıs ve Haziran aylarında Türkiye’de ekonomik kriz çıkarmak istediğini söylüyorsunuz…

Aynen öyle. ABD, Türkiye’yi test etti. Bu o dönemde üç haftaya yayılan bir ekonomik provokasyondu. Ama başaramadılar. ABD malî piyasalardan sıcak para aktörleri vasıtasıyla milyarlarca dolar para çekilmesine ön ayak oldu. Bu ‘Yeni Ankara’nın ilk sınavıydı. Türkiye aynı miktarda parayı yerine koyabildi. Körfez ülkelerinden getirtilen, yönlendirilen büyük miktardaki paralar sayesinde ABD’nin Türkiye’de ekonomik kriz çıkarma senaryosu hayata geçemedi, çöpe gitti.

Hasan Hüseyin KEMAL

26.11.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Röportaj

  (19.11.2007) - İsrail barış getirmez

  (15.11.2007) - İhtiyar dünyamızın görmüş olduğu en centilmen savaş: Çanakkale

  (12.11.2007) - Geçmişin nefreti üzerine gelecek bina edilmez

  (05.11.2007) - K. Irak’ı imha değil inşa etmeliyiz

  (31.10.2007) - Terörün çaresi; inadına demokrasi

  (29.10.2007) - Büyük bir oyunun içinde miyiz?

  (23.10.2007) - Özgür toplumda PKK’ya yer yoktur

  (22.10.2007) - PKK, özgürlük getiremez

  (15.10.2007) - ABD’yi nasıl etkileyebiliriz?

  (08.10.2007) - Bizde mahalle baskısı olmaz

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri