Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 11 Ocak 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Yanlarında da, gözlerini kocalarından başkasına çevirmeyen yaşıt dilberler vardır. İşte hesap günü için size (takva sahiplerine) vaad olunan budur.

Sâd Sûresi: 52

11.01.2008


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Bakiyât-ı sâlihât denilen "Sübhanallah, Lâ ilâhe illallah ve Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh"ı çok söyleyiniz.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 577

11.01.2008


İstibdat, kin ve düşmanlığı uyandırır

Suâl: "İstibdat nedir; meşrûtiyet nedir?"

Cevap: İstibdat tahakkümdür, muâmele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vâhiddir, sû-i istimâlâta gâyet müsâit bir zemindir, zulmün temelidir, insâniyetin mâhisidir. Sefâlet derelerinin esfel-i sâfilînine insanı tekerlendiren ve âlem-i İslâmiyeti zillet ve sefâlete düşürttüren ve ağrâz ve husûmeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren, hattâ herşeye sirâyet ile zehrini atan, o derece ihtilâfâtı beyne'l-İslâm îkâ edip, Mûtezile, Cebriye, Mürcie gibi dalâlet fırkalarını tevlid eden, istibdattır.

Evet, taklidin pederi ve istibdâd-ı siyâsînin veledi olan istibdâd-ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfıziye, Mûtezile gibi İslâmiyeti müşevveş eden fırkaları tevlid etmiştir.

Suâl: "İstibdat bu derece bir semm-i katil olduğunu bilmezdik. Lehü'l-hamd, parçalandı. Onu esâsiyle tedâvi edecek olan tiryâk-ı meşrûtiyeti bize târif et."

Cevap: Bâzı memurların ef'ali, adem-i ülfetten dolayı size yanlış ders gösterdiği ve şiddetten neş'et eden müşevveşiyetle hâl-i hazırdan fehmettiğiniz meşrûtiyeti tefsir etmeyeceğim. Belki hükümetin hedef-i maksadı olan meşrûtiyet-i meşrûâyı beyân edeceğim.

İşte, meşrûtiyet "Ve işlerde onlarla istişâre et." (Âl-i İmran Sûresi:159); "Onların aralarındaki işleri istişâre iledir." (Şûrâ Sûresi:38) âyet-i kerîmelerinin tecellîsidir ve meşveret-i şer'iyedir. O vücud-u nûrânînin kuvvete bedel, hayatı haktır, kalbi mârifettir, lisânı muhabbettir, aklı kânundur, şahıs değildir.

Evet, meşrûtiyet hâkimiyet-i millettir; siz dahi hâkim oldunuz. Umum akvâmın sebeb-i saadetidir; siz de saadete gideceksiniz. Bütün eşvâk ve hissiyât-ı âliyeyi uyandırır; uyku bes, siz de uyanınız. İnsanı hayvanlıktan kurtarır; siz de tam insan olunuz. İslâmiyetin bahtını, Asya'nın tâliini açacaktır. Size müjde. Bizim devleti, ömr-ü ebedîye mazhar eder. Milletin bekâsıyla ibkâ edecek; siz daha me'yus olmayınız. Bir ince tel gibi her tarafa hevâ ve hevesin tehyîci ile çevrilmeye müstaid olan rey-i vâhid-i istibdâdı lâyetezelzel bir demir direk gibi, lâyetefellel bir elmas kılınç gibi olan efkâr-ı âmmeye tebdil eder; siz de, sefine-i Nuh gibi emniyet ediniz. Herkesi bir padişah hükmüne getiriyor; siz de hürriyetperverlikle padişah olmaya gayret ediniz. Esâs-ı insâniyet olan cüz'-ü ihtiyârı temin eder, âzâd eder; siz de câmid olmaya râzı olmayınız. Üç yüz milyondan ziyâde ehl-i İslâmı bir aşîret gibi birbirine rapteder; siz de o râbıtayı muhâfaza ediniz. Zîrâ meşveret perdeyi attı; milliyet göründü, harekete geldi. Milliyet içinde İslâmiyet ışıklandı, ihtizâza geldi. Zîrâ, milliyetimizin rûhu İslâmiyettir; hakîki ve nisbî ve izâfîden mürekkeptir. Başka millete benzemiyoruz.

Münâzarât, s. 22-24, Y.A.N.

Lügatçe:

rey-i vâhid: Tek görüş.

mâhi: Mahvedici.

ağrâz: Garazlar.

beyne'l-İslâm: Müslümanlar arasında.

îkâ: Ortaya çıkarma, meydana getirme.

müşevveş: Karışık.

semm-i katil: Öldürücü zehir.

adem-i ülfet: Alışık olmama.

akvâm: Kavimler.

eşvâk: Şevkler.

bes: Yeter.

lâyetezelzel: Sarsılmaz.

lâyetefellel: Ağzı kırılmaz ve körelmez.

11.01.2008


Allah "doğayı" yarattı (1)

(Şair, demokrat ve şahsiyetli bir

bürokrat Hilmi Doğan Ağabey'in hatırasına...)

"Tabiat bir san'at-ı İlâhîdir,

Sâni olamaz."

(Bediüzzaman Said Nursî,

Tabiat Risâle'sinden)

Not: Yazıda yer yer tabiat yerine doğa kullanmamız, bilimsel sempozyumlarda, belgesellerde ve bazı okullarda gençlere, Allah yerine, "Doğa verdi, doğa yarattı" tâbirinin kullanılmasıdır. Yoksa dilimizin uydurukçalarla tahrip edilmesine bu fakir de karşıdır.

Doğanın intikamı olur mu?

Hani tabiat (doğa), anaydı. Ananın intikamı olur mu?

Mesele şu: "Fazla karbondioksit, atmosferi kirletip, sera etkisi yapmış. Küresel ısınma ve iklim değişiklikleri gündeme gelmiş. Bir yerde kuraklık, başka yerde seller olmuş" diyorlar. Acaba ne kadar bilimsel? Fabrikalardan çıkan, ekzozlardan, sobalardan çıkan gazlar, atmosferde son yüzyılda arttığı doğrudur. Isınma ve sera etkisi de anlaşılıyor. Ancak sel ve kuraklık farkına nasıl yol açıyor? El yordamıyla, 'Herhalde bundandır' mı deniliyor? Bu, insanların eliyle çevrenin bozulmasıdır, tahrip edilmesidir. Yoksa doğa ne intikam alır, ne de insanlara acır. Çünkü o da, insanlar gibi yaratılmış ve Allah'ın bir san'at eseri.

Doğayla mücadele

Diyorlar ki "İnsanoğlu ilk çağlardan beri doğa ile mücadele ediyor. Birbirine yakın kuvvetler savaşır ve mücadele eder. Biz doğanın bir parçasıyız ve birbirimize yakınız."

Biz insanlar ve doğa, yaratılmışız. Mahlûkiyet noktasında eşitiz. Yani en şuurlu varlık olan insan, bir mikroba mağlup olabiliyor. İnsanoğlu bir sineğin kanadını dahi yaratamıyor. Bitki, hayvan ve taşlardan oluşan doğa, hiçbir şeyi yaratamaz. Çünkü en yüksek sistemde yaratılan, insandır. İnsan yaratamazsa, daha düşük seviyedeki hayvanlar, bitkiler ve taşlar yaratabilir mi? Her şeyi yaratan Allah'tır (cc). Cenâb-ı Allah, insanlara akıl ve kısmî ilim vermiş, kanunlarını keşfedip hayatın levâzımatını yerine getirsin diye. İnsanoğlu, elektriği, motoru ve bilgisayarı keşfedip yararlanabiliyor. Ama bütün bunlar, acz ve fakrının bir meyvesidir.

"Doğanın bir kere verdiği

madenler, fosil yakıtlar vs."

Canlı ve cansız her şeye doğa diyoruz. Biz bunun yaratıcısını soruyoruz. Olmayan bir şey, kendi kendisini nasıl yaratır? Bir zaman önce, (yaklaşık 15 milyar yıl önce) doğa yoktu, kâinat yoktu, tabiat yoktu, âlem yoktu. O halde doğru olan şudur: Hiçbir şey yokken Allah'ın yarattığı ve Onun bir san'atı olan doğada, bazı yakıtlar yenilenemez. Bir kere tüketildiğinde yerine konamaz. Kömür ve petrol, bu çeşit fosil yakıtlardandır. Madenler de böyledir. Bir kere tükettiğinizde yerine konamaz. Kömürü yaratan, insanların kömüre ihtiyacını ezelden bilen, insanların üşüyeceğini ve odunun kalorisinin az olduğunu bilen, insanlara acıyan ve merhamet eden Allah'tır. Arabalar keşfedilmeden milyonlarca yıl önce yerin 3-5 kilometre derinliğinde kayalara ham petrolü emdiren ve stok eden kimdir Allah'tan başka? Görmeyen, bilmeyen, duymayan doğa mı?

Doğayı tahrip etmeyelim

Doğru, kirletmeyelim, temiz tutalım. Peki, biz tahrip ederken doğa niçin mücadele edip de "Kendimi tahrip ettirmem" diyemiyor, eğer bizi doğa yarattıysa? O halde, doğa, insanların kendini tahrip ettiğinin farkında değil mi?. Doğrusu, bizi yaratan Allah'tır. Doğayı, denizi, dağları, hayvanları, bulutları ve yağmurları hizmetimize vermiştir. Suyu hizmetimize vermiştir. Suyu kirletmemeliyiz. Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın buyurduğu gibi, nehir kıyısında da olsak suyu iktisatlı kullanmalıyız. Kirletmek, imanı bile tehlikeye sokan bir fiildir.

Tabiat Ana (Doğa ana) olur mu?

Doğa, bir ana gibi bize acıyor mu? Hayır. Kızıyor mu? Hayır. Ormanlar yanıyor doğada. Suyunu yerin derinliklerinden fışkırtsa ya bize acıyorsa? Yüzlerce hektar ormanın yanıp, insanların temiz havasız kaldığından haberi bile yok. Midemiz ağrıdığında otlarını verse ya. Şuurlu insan eczaneler kurup, şifâ talep ediyor Allah'tan. Karnı ağrıyan insanlar "Aman doğa bana acı" mı diyorlar? Yoksa "Allah'ım şifa ver" mi diyorlar? Bize acıyan ve merhamet eden, ancak bizi yaratan ve yeryüzü eczanesinde ilâçları yaratan Allah'tır.

Doğayı koruyalım

Doğru. Çünkü, tabiat korunmaya ve temiz tutulmaya muhtaçtır. Çünkü, tabiat şuursuzdur, bilmez, düşünmez, kördür görmez, akılsızdır düşünmez, sağırdır duymaz. Deniz ve okyanusları tehlikeli atıklardan, nükleer pisliklerden korumalıyız. Yoksa balıklar ölür. Kendi elimizle kendimizi zehirlemiş oluruz. Denizleri, gölleri, ormanları temiz tutmalıyız. Çünkü doğa, âcizdir. Doğa, Allah'ın san'atıdır. Korunmaya muhtaçtır. Nasıl yaratıcı olabilir? Bu san'at, insanın pis eli karışmamak şartıyla, Üstad Bediüzzaman Said Nursî'nin Otuzuncu Lem'a'da İsm-i Kuddüs'ü tefsir ederken dediği gibi, temizdir.

(Devam edecek)

/ Mustafa Ertem

11.01.2008


Her günümüz bir gülümüzdür

Bazen düşünürüm, hayatımızda geriye dönme imkânımız olsaydı ne çok şeyi değiştirebilirdik. Hatalarımızı yapmazdık ya da yapmadığımız için pişman olduğumuz şeyleri yapardık. Söylemekte geç kaldığımız cümleleri zamanında söylerdik. Ya da söyledikten sonra pişman olduğumuz sözleri hiç söylemezdik. Bazen en sevdiklerimize bilerek ya da bilmeyerek asabiyetle söylenmiş o incitici kelimeleri bir daha söyler miydik hiç?

Geç kaldığımız, kaçırdığımız fırsatları zamanında yakalardık. Sonradan pişman olup üzülmezdik. Geçmiş günlerimizi hafıza arşivimizden çıkarıp şöyle bir gözden geçirsek, kim bilir ne kadar "Keşke şunu şöyle yapsaydım, keşke bunu böyle yapsaydım, keşke şunu hiç yapmasaydım" şeklinde pişmanlıklarımız olacaktır.

İhlâl ettiğimiz hakların, ihmâl ettiğimiz vazifelerin, telâfisi için neler vermezdik ki? Geçmişi tekrar yaşama fırsatı verilseydi, hayatımızı ne kadar güzel yaşardık diye düşünürüz. Geçmişi tekrar yaşama imkânımız yok ama, bugün hâlâ elimizden çıkmadı. Geçmişten ders alarak geleceğimizi daha düzgün yaşayabiliriz.

Geçmiş zaman elimizden çıktı. Onu tekrar geri getirme imkânımız yoktur. Gelecek ise henüz gelmemiştir. Onun da ne getireceğini bilmiyoruz. Öyleyse gün bu gündür! Henüz ömrümüz devam ettiğine göre ve kredimiz bitmediğine göre geri kalan hayatımızı daha iyi bir şekilde yaşama imkânına sahibiz. Geçmişte "keşke" dediğimiz olayları şimdi bir daha yapmamak sûretiyle tekrar pişmanlıklar çukuruna düşmeyebiliriz. Yapmak isteyip de kaçırdığımız fırsatları şimdi değerlendirme şansımız mevcuttur.

İşte önümüzde her gün tertemiz bembeyaz bir sayfa açılıyor. Bu sayfaya her günümüzü istediğimiz gibi yazma hakkına sahibiz. Elimize hiç kırılmamış, kullanılmamış camdan çok güzel değerler veriliyor. Dikkat edersek elimizden hiç düşürmeyiz, kırmayız, kaybetmeyiz.

Her gün yirmi dört altın değerinde yirmi dört saatimiz var. Bu zamana, ileride hatırladığımızda mutluluk duyacağımız en güzel hatıraları sığdırabiliriz. Daha fazla iyilik yapabilir, daha çok insana ulaşıp kalplerde güzel bir yer edinebiliriz.

Her yeni gün, yeni açmış bir gül gibidir. Bütün gün ona nasıl bakarsak öyle olur. Günümüzü soldurmayalım, günümüzün ihtiyacı olan ışığı, havayı, suyu, ilgiyi, sevgiyi ona sağlayalım. Hem sonra, nereden bilebiliriz ki o günümüzün ömrümüzün son günü olmayacağını? Nasıl ve ne üzerine vefat edersek öyle haşrolmayacak mıyız?

Öyle ise muhabbet üzerine olsun her günümüz. Daha fazla gönül kazanmak olsun işimiz, gücümüz. Ömür defterlerimizi en güzel hatıralarla, amel defterlerimizi en büyük sevaplarla doldurmak olsun bütün derdimiz.

Solan güllerimizin arkasından ah çekip ağlayacağımıza, elimizde olan güllere iyi bakalım. Son âna kadar bu gülleri soldurmayalım.

Mehtap Yıldırım

11.01.2008


Yeni Asya bir okuldur

Her şeyin bir ilki veya bir başlangıcı vardır.

Yeni Asya bir okuldur. Bu okuldan şimdiye kadar çok kimse mezun oldu. Bazıları ise okumaya devam ediyor.

Gazetemizin bir özelliği de okuyucusuyla bütünleşmesidir. Bu konuda zaman zaman pek çok yazı yazılmıştır.

1970'li yıllarda Ankara'da yaşayanlar "Huzur"u çok iyi bilirler. Orada yaşananlar, bir romanın sınırlarını çok aşar. Orada kalanlar belki bir gün "Huzur"un romanını yazarlar diye düşünüyorum.

Kısaca tanıtayım: Huzur, Ankara / Seyran Bağları semtinde yer alan bir apartmanın adıdır. O apartmanın bir dairesinde üniversitede okuyan öğrenciler kalıyor. O zamanki nur medreselerinden biri. Kalanların ve gelenlerin ortak özelliği "yazar" olmaları. Dairenin bir odasında kütüphane, ortada bir masa ve emektar bir daktilo yer almaktadır. Semt çok uğrak yeri olmadığından normal ziyaretçileri de az olurdu. Ziyaretçilerinin ortak özelliklerinden biri de aynı düşüncelere sahip kişiler olmalarıdır. "Huzur"a kimler geldi, kimler gitti? Ben hepsini saymaktan âcizim. Abdulmalik Atom, Taha Çağlaroğlu, Mustafa Alan, Orhan Dindar, Muammer Gürbüz, İsmail Oluğ, Sadık Erdağı, Sadık Yalsızuçanlar, Osman Gökmen, Mehmet Özer, Mahmut Kaplan akla gelenlerden bazıları.

Huzurun en müdavimlerinden birisi vardı ki, ne kendisi boş dururdu, ne de başkasını boş durdururdu. O da kim? Tabiî ki Ali Toker Ağabey. Ali Ağabey şimdi İstanbul'da. Geçen sene ziyaret ettiğimde 30-35 yıllık alışkanlığının hâlâ devam ettiğini gördüm. (Allah uzun ömürler versin! Âmin.)

O tarihlerde gazetemiz yanında bir de yayınevimiz vardı. Dergilerimiz (Köprü, Can Kardeş, Bizim Aile, Genç Yaklaşım) henüz doğmamıştı. Gazetemiz az bir yazar kadrosu ile altı sayfa olarak çıkmaya başlamıştı.

"Huzur"da Ramazan sayfasına ilk defa orijinallik getirildi. Sayfa hazırlıklarına aylar önce başlandı. Planlama yapıldı. Köşeler belirlendi. Buralara kimlerin yazı hazırlayacağı kararlaştırıldı. Hummalı bir çalışma başlatıldı. Yazılarda ilim-iman bağlantısı kuruldu. Benden "Bir Soru, Bir Cevap" köşesine daha çok ilmihal konuları hazırlamam istenmişti. Her güne bir soru düşecek şekilde 30 yazı hazırladım. Ali Ağabeye teslim ettim.

O yılın Ramazan sayfasının "Hücreden İnsana" köşesinin hazırlanması A. Özyazıcı'ya tevdî edilmişti. Bir gün Alpaslan abi koltuğunda büyük bir dosya ile çıkageldi. Şöyle bir baktık. Önce kendimizi tıp fakültesi öğrencisi sandık. Yazıların muhatabı gazete okuyucusu değil de sanki üniversite öğrencisi. Bu yazıyı gazete okuyucuları nasıl anlayacaktı? "Bunu biraz basitleştirebilir misin?" dedik. İstemeyerek geri götürdü. Kısa bazı değişiklikler yaparak tekrar getirdi. Yazı biraz da Ali abinin isteği üzerine kendisinin yanında bazı değişikliklere uğradı. Hazırlanan diğer yazılarla birlikte Ramazan sayfası dop dolu çıktı. O yıl gazetede en çok okunan ve aranan sayfa, Ramazan sayfası oldu. Pek çok tebrik aldık. O seneki Ramazan sayfası basında da ses getirmişti. Gazetelerin ezberi değişti desek belki daha doğru olur.

"Hücreden İnsana" ile Yeni Asya Yayınları arasında "ilim ve teknik serisi" başladı. Daha sonraki yıllarda çıkan Ramazan sayfaları merakla beklenir oldu. Bazı yazılar daha sonra kitaplaştırıldı.

Ali Toker Ağabey, bizi hep yazı yazmaya teşvik ederdi. "Yazın" derdi. Biz yazardık. Beğenmediklerimizi yırtardık. Yırtarken elimizden alırdı. "Siz yırtmayın, bana getirin. Ben yırtarım" derdi. Hazırladığımız çoğu elle yazılmış yazıları verirdik. O kendisi veya başkasına daktilo ettirirdi. Bu yazılar bazan uzun zaman sonra gazetede yayınlanırdı. O yazıları gördüğümde şaşırırdım. "Bu yazıları kim yazmış?" derdim. Çünkü bazı yazılarımı hatırlamazdım. Ama arşivde kaybolmazdı. O yıllarda dergilerimizin tohumları gazetede "Çocuk Bahçesi", "Hanım Hanıma", "Gençlik" ve "Elif" gibi köşeler olarak atılmıştı. Yazdığım yazılar bu köşelerde peyderpey yayınlanırdı. Aylarca o köşeleri doldurmaya çalıştık. Daha sonra köşelerin gerçek sahipleri çıktılar. Onların yazdığı yazılar yayınlanmaya başladı. Köşeler sayfa, sayfalar ek oldu. Bu da yetmedi. Haftalık "Can Kardeş", aylık "Köprü" dergilerimiz neşir hayatına başladı. Şimdi aylık "Can Kardeş", "Bizim Aile", "Genç Yaklaşım" ve akademik "Köprü" dergilerimiz yayın hayatına devam ediyor. Bu arada yüzlerce kitap, broşür kütüphaneleri süslemektedir. Cd'ler ve internet üzerinden yapılan yayınlar bir başka. Hepsinin ayrı bir güzelliği var. Emeği geçenleri gönülden tebrik ediyor ve onlara başarılarının devamı için duâ ediyorum.

Ahmet Özdemir

11.01.2008


BİR KISSA, BİN HİSSE

Rabia Hatun (k.s.) dünya malına, dünya süsüne, dünya varlığına, dünya zenginliğine önem vermezdi. Kuru ekmeği, yamalıklı elbiseyi, yokluğu, yoksulluğu, fakirliği her zaman varlığa, bolluğa, gösterişe, zenginliğe tercih eder, Allah'a karşı fakirlikle övünürdü. Dünya için Allah'a el açmaktan haya ederdi.

Bir gün Hasan-ı Basri Hazretleri, Rabia Hatunu (k.s.) ziyarete gelmişti. Evinde zahitlerden, âbidlerden, âriflerden bir topluluk vardı. Büyük mutasavvıf Süfyan-ı Sevrî de oradaydı.

Rabia Hatunun evinde bir hayli perişanlık ve yoksulluk gördüler ve kendi aralarında şöyle dediler:

"Mal sahiplerine bir haber uçursak da, buraya biraz dünyalık yığsalar, olmaz mı?"

Rabia Hatun şu izzetli cevabı verdi:

"Ben dünyanın hakikî sahibine bile ihtiyaç belirtmekten utanırım! Bu âlemde mal sahibi görünen, fakat aslında hiçbir şeyin sahibi olmayan kimselerden nasıl bir şey isterim?" (Onların Âleminden, s. 327.)

Süleyman KÖSMENE

11.01.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri