Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 12 Ocak 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

Dinsizin hakkından...

Mustafa hapisten yeni çıkıyor... Her mahpus damından çıkan gibi özgür... Ama bir sorunu var. Hapse düşerken sinesinde de mahpus kalan, görülecek birtakım hesaplarının da özgürleştirilmesi gerekiyor. Özgürlüğüne henüz kavuşmuşken, mazide kalan, hesaplaşılmamış hesaplaşmalar sinesinde yatıyor. Çıktığı günün gecesi, içerde tuttuğu hınç alma çetelesine bakar. Kendisine "Yamuk" yapanları o gece doğrultmak ister, kendi yöntemleriyle. O geceyi tahliye oldum diye sevinçle yaşamak yerine "kimden başlamalı" diye kafasını yorar. Tahattur eder malûm kişileri... Dişine göre biri olmalı. Gözüne kestiremez kimseyi. O içerdeyken horozların piyasada çoğaldığı duyumlarını alır. O içerdeyken, raconuna maruz bıraktığı, posta koymak isteyip de kabadayılık âleminden postalayamadığı şahıslar; ortalıkta racon kesenler olarak kol geziyordur artık. 'Kurt kocamış artık' diyemiyor kendisine. Zira o kadar nahoşluklarının yanında, çekememezlik duygusu az bile kalır Mustafa'nın vasıflarının yanında! Bir şey yapıp önlemeli. Racon kesmenin yegâne namını, güya 'ciğeri beş para etmezlere' kaptırmamalıydı. O kadar bıçkın kabadayı ki, pabuç mu bırakır o türlere. İçi içini kemiriyor tahtına oturanlara müdahale edememeden dolayı. Bu vakitler eşref saatidir Mustafa'nın.

Gerçi eşref saati olmadığı bir an yoktu ki onun. Her fikrinde, her zikrinde nahoşluk vardı. Her anı 'iyi saatlerde olsunlar' da idi.

Sonunda gözüne kestirir birini. Bir eğlence kulübünde soluğu alır. Avını tesbit etmiş gibi... Kendince çantada keklik zanneder, başına gelecekleri bilmeden. İçeri, -eskiden de yaptığı gibi- destursuz bir girişten sonra, etrafı yoklar. Sonra suyumu bulandırıyorsun gibisinden bir bahane ile sokulur o kişinin etrafına. Bu gece piyango sana vurdu deyip güzelce pataklar hasmını haksız yere. Vurduğu kişi de Mustafa'dan aşağı kalır bir şahsiyette değil, ama o an için masum ve Mustafa'dan da zayıf biri.

Bir nebze olsun mutmaindir Mustafa bu gecelik. "Daha bitmedi" diye mırıldanır. Ve keskin, forslu bakışlarıyla ve bir o kadar korku saçan yürüyüşüyle ortalığa "ben geldim, burdayım" havasına girmeye başlamıştır bile. "Bana yanlış yapanın hali budur" der haykıra haykıra. O marifetini sergileyedursun, oradaki diğer insanlar dışarı çıkmaya çalışıyor. Mustafa bu durumu tam öğrenmek için sağına soluna bakınıyor. Arkasından, o kaçışın sebebi beliriyor.

Ve Mustafa'dan gayri ihtiyarî bir ses.

"Anaaa..."

Ama o da ne! -Kim jurnallemişse- ezelden namağlup düşmanı Murat orada. Gözleri pörtlek pörtlek, fal taşı gibi açılıveriyor Mustafa'nın bir anda. Bir an "onun çöplüğünde miyim yoksa?" düşüncesine kapılıyor. Ortalıkta çıt yok. Bu dakikadan sonra, kimse ne olacağını bilmiyor. Ama iyi bir durumun da ortada olmadığı belli. Murat soru ile beraber silâhını yöneltir Mustafa'ya. Meğerse Mustafa'nın bir güzel benzettiği, dünyayı o an renkli gören (gözünü şişirdiği) kişi; Murat'ın manevî kardeşiymiş.

Biraz önce yaşanan sahnede Murat'ın rol alacağı belli. Murat'ın ses tonu ve yüz hatları biraz sonra yaşanacak olayın adeta emaresi.

Murat "(manevî) kardeşime niye yanlış yaptın?" der demez, bir 14'lünün şarjörünü boşaltır Mustafa'nın bacaklarına. Korku dolu bakışlarla olayı seyredenler telâş içinde kaçışmaya başlar, tabiî Murat da...

Kanlar içinde yere yığılan Mustafa, çevredekiler tarafından çağrılan ambulans ile hastaneye kaldırılır. Oradan il dışına, başka hastaneye sevk ederler. Mustafa'yı; durumu çok ağır diye, yoğun bakım ünitesinde tutarlar. Durumu pek vahimdir artık Mustafa'nın. Bundan sonraki günlerinde bacaklarını kullanamayacak. Murat ise artık uğrayamaz şehre. Polisler onu aramakta olay gecesinden bu yana.

Murat evine, Mustafa ise eski sağlığına dönemez halde. Hali hazırda şehirde de biraz olsun mutluluk yok değil. İki belâlı insan artık yoktur şehirde. Buruk bir sevinç... Polisler de, ahali de yaka silkmişti daima ikisinden. Derin bir oh çekiyordu insanlar. Ve aileleri de içli içli 'ahlar' 'vahlar' içinde o gün bugündür.

Acı olan bir tablonun fotoğrafını çekmeye çalıştım biraz önce. Görüyorsunuz... Hemen hemen herkes acı çekmekten, belâdan ıramak ister. Ama bazıları da var ki, daire-i sebepten dolayı kaçamaz belâdan. Kimileri de acı, çekmeye, belâya gönüllüdür. Körü körüne, belâya balıklama atlayanlar da var. Nitekim Mustafa ve Murat hikâyesi de öyle. Sonucunu bilsin ya da bilmesin, katlansın ya da katlanamasın, haksızlık yapan, zulüm eden, daima haksızlığının nev'inden, (müstahak) adalet ile yüzleşmeden kaçamaz. Bu hikâye de, ancak adaletin tecelli edişidir. Adalet; ya adaletin hadimlerinden yahut iti ite vurdurma ile olur. Çeşidi çoktur anlayacağınız. Er ya da geç, vuslat gerçekleşecek... En ufak bir iş kazası ya da başka bir olumsuzluk, geçmişteki hatadan nüksetmiştir o güne, o âna. Belâ, sebepler dairesi içerisinde Rab katından gelir. İlk etapta bunu göremeyiz ama irdelendiğinde kararın İlâhî Adaletten neş'et ettiği ortaya çıkar. Onun zeminini hazırlarız biz insanlar olarak. Maddî ve manevîsebepleri vardır muhakkak. Tabiî bunun toplumsal boyutu da var. Kimisi şefkat tokadı mânâsı verir. İnsanın kendisini manen toparlaması için, elzemdir diyebiliriz. Ki, bu da İlâhî Merhametin bir yansımasıdır, mânâ-i harfiyle bakılırsa. Kimisi ya azaptır ya da helak veyahut ikaz. Kişinin manevî duruşuna göre değişebilir.

İlk defa bir hikâye yazıyorum. Ne kadar başarılıyım bilemiyorum. Velhasıl...

Nasıl biter bu deneme diye düşünürken, en iyisi size bu gibi durumlar için duâ etmeli diyorum. Allah belânızı vermesin!

Ali Karabiber

12.01.2008


İstanbul'umda kalanlarıma ithafen.

Ne çok bir yerlere varmışım ve ne kadar da çok bir yerlerden ayrılmışım. Yıllar geçmiş, meskenlerim sıkça değişmiş ve ben o mekânlara bıraktıkça parçalarımı hep az biraz eksilmişim.

"Gidenler hep vazgeçenlerdir" derler. Doğrudur da! Giden vazgeçer ardında bıraktıklarından ve yoluna devam eder. Fakat giden bunu niye yapar bilmez bunu savunanlar. "Her gitmek, gidememektir kendinden" oysa.

Bir filmde terk edilen çekip gidene; "gidişinle ne kadar azaldığımı bir bilsen" diyordu. Terk edene pişmanlıkla sükûnet düşüyordu. Oysa giden, gidişi ile arkada kalanlara, yüreğinden bir parçayı da bırakmıştır. İşte bu beter hali arkada bilenler bilmezler, yalnızca gitmek zorunda kalanlar içlenirler bu çıkmaza.

.

Sana vedanın faturasının bu kadar ağır olacağını bilseydim ardımda bırakır mıydım seni? Seninle beraber kalan yanımı, dönsem de bulamayacağımı bilseydim böyle pervasızca gidebilir miydim?

"Senin yokluğunda açılan yaralarıma,

Senin bile merhem olamayacağını sen dönünce anladım!" demiştin.

Ya senin yokluğunda açılan benim yaralarıma, bir de senin yanında kalan yanımın ıztırabına ben neyi merhem edeyim?

"Giden gitmiştir, gittiyse bitmiştir" demişsin. Haklısın! Her gidişimde ardımda kalan parçalarımla, azala azala kalmadım bittim ben.

Son kalan "ben"lerle son meramımı yazıyorum sana;" giden sürgün, kalan kaçak!"

İlâhî aşk bize sığınak.

Ya baki Entel Baki, ey Baki olan Allah, ancak Sensin Baki!

Yitip gitti benlerim ve bana ait ne varsa, azımı çok eyle, toparla beni Ya Rabbi. "Tut elimden kaldır beni".

Mervenur Yener

12.01.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri