Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 12 Mart 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Röportaj

Hüseyin KARA

Dikkatleri Kur’ân’a çekmeliyiz

Dünden devam

*Hollanda’da kaldığınız sırada birçok ünlü kişilerle sıcak ilişkilerde bulundunuz. Bu sizi Hıristiyanların Müslüman olmaları konusunda bir heyecan ve ham hayal içine sürükledi mi?

Kişinin imanının kendi iradesi, fakat hidâyetinin Cenâb-ı Hakk’ın iradesinin ürünü olduğunu biliyor ve ona göre hareket ediyordum. Ben konuşayım Hıristiyanlar Müslüman olmak için sıraya girsin şeklinde bir ham hayali hiçbir zaman taşımadım. Tebliğin ruhuna da aykırı olduğuna inandım. Bana düşen samimî bir şekilde, abartmadan, heyecanlanmadan hakikatleri vakur bir üslûpla takdim etmekti. Kişiliğimin böyle bir takdime müsait olduğunu yaşayarak müşahede ettim. Artık sık sık kiliselere Kur’ân ve İslâmın hakikatlerini anlatmak üzere dâvetler alıyordum. Bu benim için şimdiye kadar hayal edemediğim bir yüksek başarıydı. Elime geçen bu fırsatı basit hazlarla carcur etmemek için irademi ve aklımı yeniden kodladım ve sürekli Allah’a duâ ettim. İnsanlar kalp ve akıllarını sonuna kadar açmış merak ve ilgiyle seni dinleyebiliyorlardı.

*Hıristiyan dünyası ile ilgili intibaınız nasıl?

Dilerseniz bir hatıramla başlayayım. 2005’in sonlarında Amsterdam yakınlarında liberal bir Protestan kilisesi yönetiminden “Kur’ân’da İsa adı” altında bir konferans verme dâveti aldım. Elliye yakın kadınlı erkekli bir topluluktu; ama hal ve tavırlarından hepsinin çok zengin olduğu anlaşılıyordu. Çok rahatlardı, sanki oraya şöyle biraz gönül eğlendirmek için gelmişlerdi. Kilisenin kürsüsünden Kur’ân’ın Hz. İsa’ya nasıl baktığını anlattım. Özellikle Allah’ın birliği hakkında onların anlayacağı tarzda mantığa dayalı kelâmî analizlerde bulundum. Fakat tartışmanın çoğu Hz. Meryem hakkında cereyan etti. Çünkü Protestanlar, hele liberal Protestanlar sadece Hz. İsa’yı önemsiyor Hz. Meryem anamıza hiç değer vermiyorlardı.

Ben kilisedeki konuşmamda Kur’ân’dan hiç taviz vermeden, ama çok yumuşak bir üslûpla Müslümanların Hıristiyanlardan hem Hz. İsa’ yı hem de Hz. Meryem’i daha fazla sevdiklerini, hatta Hz. Meryem’ in tüm Müslümanlar arasında “ana” olarak kabul edildiğini, iffetli Müslüman kadınların onu bir iffet modeli olarak kabul ettiklerini anlattım. Orta yaşlı bakımlı bir kadın söz alarak konferansı dikkatli bir tarzda dinlediğini, özellikle Hz. Meryem hakkında Kur’ân’ın yaklaşımını yeni duyduğunu ve âdeta çarpıldığını, ilk işinin hemen bir Kur’ân bulup kendisinin iyice araştıracağını, şimdi tam bir ruhî bunalım içine girdiğini kendisinin Müslüman mı yoksa Hıristiyan mı olduğunu karıştırdığını söyledi. Sözüne devam ederek bu defa beni şoke eden bir gerçeği soktu gözüme: Kendisi dünyanın çeşitli ülkelerine dağılmış, uluslararası beş yüz mağazanın genel koordinatörü idi. Beş yüz mağazada çalışanların tümü sadece geçinebilecek kadar bir maaş alıyor, geri kalan kazanç Afrika, Asya ve benzeri yerlerdeki fakir fukaralara yardım olarak gönderiliyordu. Ağlasam mı, gülsem mi, çığlık mı atsam, kahır mı olsam, ne yapacağımı bir anda şaşırdım. Müslüman’ın yapması gereken şeyi bu insanlar gerçekleştiriyordu; hem de henüz daha bizim hayallerimizin ulaşamayacağı boyutta. Saatlerce kalbimin “Allah’ım bunları Kur’ân’ın hakikatleriyle buluştur” terennümü ile çalkalandığını hatırlıyorum.

Avrupa ile ilgili benzer bir şoku Uzakdoğudaki “tsunami” olayından sonra yardım toplama faaliyetlerini görünce yaşamıştım. Bir radyonun organize ettiği yardım toplama faaliyetine ikindiden sonra televizyonu açınca muttali olmuştum. O ana kadar toplanan para miktarı 75 milyon avro idi. Birkaç saat içinde 90 milyona, 110 milyona dayanınca dudağım uçukladı. Allah’ım tüm toplum kesimleri bu şekilde nasıl seferber edilebilirdi? On binlerce çocuk üstlerine Uzakdoğu felâketini hatırlatan tişörtler giymiş, ellerinde kumbara yollarda karşılaşmadıkları insan kalmazcasına para topluyorlar ve topladıklarını radyonun toplam organizasyonunda sandığa teslim ediyorlardı. Ülkenin en ünlü ses san’atçıları aynı anda birkaç büyük merkezde yüz binlerce konser veriyor ve oralardan milyonlar akıyordu. Bazı şirketlerin bir milyon, iki milyon bağış yaptığını görünce iyice yerin dibine giriyordum. Hele siyasî partilerin liderlerinin, büyük belediye başkanlarının ve en önemlisi Başbakan Balkanende’nin elli civarındaki telefonun birinin başına ceketini çıkartıp, kollarını sıvayıp, oturup telefondan yapılan bağışları kaydetmek üzere tam bir buçuk saat telefonun başında bulunması, benim ne aklımın ne de hayalimin alabileceği bir şeydi. Türkiye o günlerde topu topu 15 milyon toplamıştı. Ben televizyonu kapatırken miktar 190 milyon avroya dayanmıştı.

*Bu yardımseverlik duygusunun karşısında İslâm dünyasına bakarak içsel sorgulamalarınız oldu mu?

Nasıl olmasın? “Bir dakika” dedim kendi kendime. “Bak Hoca ‘şimdiye kadar Avrupa yıkıldı yıkılacak. diye çok vaazlar verdin’ Ama şimdi derin Avrupa’yla yüz yüzesin, bu Avrupa yıkılır mı?” Avrupa’yı yeniden keşfetmeliydim, neydi bu dinamizmin, yardımseverliğin, güvenin ve fedakârlığın nedeni? Aklıma gelen ilk şey hürriyet oldu, hürriyet Bediüzzaman’ın dediği gibi imanın bir hassası idi. Hürriyet insanın bir çok duygusunu inkişaf ettiriyor, insanlığı canlı tutuyordu. Hürriyetsizlik, yukardan dayatmalar, insanına güvenmeme, insanlık üzerine atılmış bir atom bombasıydı. Her türlü ahlâkı, kendine güveni, fedakârlığı kökünden kazıyordu. İki yüzlü, riyakâr, egoist robotlar üretiyordu.

Avrupa insanını ve homojen tekdüze görmemeliydik; insanlar kentli, iyi eğitilmiş, sağlıklı, zengin. Fikir hürriyeti olduğundan bir kısmı ateist ve materyalistti; kiliseyle bağları çok azalmıştı. Ama bu insanların çok büyük ekseriyeti tamamen notürdü, bomboştu. Mantıklı ve saygılı bir tarzda anlatılan her şeyi dinler ve o konuda kafa yorardı. Yine bunların çoğu hak ve adalet taraftarıydı. Irak savaşına karşı tam bir milyon insan yürümüştü Londra sokaklarında; yüzlerce bilim adamı/ hanımı isyan etmişti Bush-Blair ikilisine. Hülâsa bizim ideallerimizle buluşacak milyonlar vardı Avrupa’da. Önemli olan bizim kullandığımız üslûp ve yaklaşım tarzıydı. Şunu burada söylesem hayalperest mi olurum acaba: Dürüst, çift ajandasız, sadece gerçeği anlatmak üzere saygılı bir üslûpla, asla saldırmadan ve agresif bir dil kullanmadan yaklaşmamız durumunda bizler kilise cemaatinin papazdan fazla güven duyduğu kişiler olabiliriz. Bunun ilk sinyallerini almaktayım. Hz. İsa hakkında İncil ve Kur’ân’ın yaklaşımlarını anlattığım bir konferanstan sonra uzak doğuda çalıştığını söyleyen bir papaz tenha bir yerde bana sayın Duran sana çok özel bir sorum olacak: “Pavlus’ un mektuplarına da dinî bir kaynak olarak güvenebiliriz miyiz?” Papaz çok samimî, sevimli ve ciddîydi. Hiç beklemediğim bir soruydu; çünkü ilgili mektuplar İncil’in içine yerleştirilmiş ve çok önemseniyordu. Ama Pavlus, Hz. İsa hayattayken Yahudi’ydi, hatta Hz. İsa’ya karşıydı. Daha sonra Müslüman oldu ve kendini dine adadı. Aklıma hemen şu cevap geldi: Bu mektupların içeriğini Kur’ân ve aklın ilkeleriyle karşılaştırırız, uygun olanları dini metin olarak kabul eder, olmayanları reddederiz. “Çok haklısın” dedi ve tatmin olmuş olarak teşekkür ederek ayrıldı.

KUR’ÂN MÜSLÜMANLARDAN ZİYADE

HIRİSTİYANLARIN KİTABIDIR

*Hıristiyan dünyası İslâma ve Kur’ân’a bakışı hâlâ eksik mi? Onlara karşı bizim tutumumuz ne olmalı?

Bu konuda en uygun yöntem Kur’ân ve Hz. İsa’dır. Batılıların büyük ekseriyeti Kur’ân ve içeriğinden habersizdir; çoğu Kur’ân’ın Hz. Peygamberin kendi savaşları, eşleri, anne-babası, sülâlesi ve kabilesinden bahsettiğini sanmaktadır. Utrecht’de bir kilisede “Kur’ân’da Hz. İbrahim adı” altında bir konferans vermiştim. Konferanstan sonra yaşlıca bir dinleyici bana “Sayın profesör, anlattığın şeyler gerçekten Kur’ân’da var mı?” dedi. Ben de tabi dedim, hatta Kur’ân’da bir sûrenin ismi İbrahim Sûresi’ dedim. “ciddî misin?”dedi, “evet” dedim, ve sûrenin ismini verdim. Yanımda oturan Prof. Steenbrink hemen Kur’ân’ı açtı ve Sûreyi buldu ve dinleyicilere gösterdi. Bu defa dinleyici “enteresan” dedi, “ben şimdiye kadar Kur’ân’ın sadece Muhammed’in eşlerinden, anne-babasından bahsettiği bir kitap sanırdım; o zaman Kur’ân da bir New testament. Steenbrink de “New testament “değil, “New New testament” dedi, yani en son vahiy.

Bana göre onların zihninde Kur’ân hakkında uyanan bir tecessüs ve sempati doğrudan Hz. Peygambere yönelecektir. Öyle inanıyorum ki önümüzdeki on yıllarda Kur’ân’ın bir vahiy olduğu ve Hz. Peygamberin son peygamber olduğu Batılıların çoğu tarafından kabul edilen bir realite olacak. Prof. Dr. Pim’in de ifade ettiği gibi eskiden şarkiyatçılar Kur’ân ve Hz. Peygamberle ilgili bir şeyler yazıp konuşurken, başkalarının dini ve peygamberinden söz ederlerdi; yani dağların ya da denizlerin arkalarında yaşayan serazenlerin dini ve peygamberi.

Oysa şimdi bu konuda konuşan ve yazanlar meslektaşının, komşusunun, eşinin, arkadaşının peygamberi ve kitabından söz ediyor; dolayısıyla ikisi arasında dağlar kadar fark var. Hatta değerli araştırmacı ve din adamı Slom’un anlattığına göre Batı Hıristiyanları arasında Hz. Peygamberin peygamberliği hakkında yaygın bir inanış var. Yazara göre Vatikan Batıdan ve Doğudan din adamlarını Hz. Peygamberin peygamberliğini tartışmak için dâvet etmiş. Günlerce süren tartışmalardan sonra Batılı din adamları Hz. Muhammed’in Tevrat ve İncil’de geçen peygamberliğin tüm şartlarını yerine getirdiği, dolayısıyla peygamber olmaması için hiçbir maninin olmadığına oy birliği ile karar vermişler ve genel kurula bu şekliyle sunmuşlar. Genel temayül de bu istikamette imiş. Ancak Mısır’dan gelen papazlar karşı çıkmış; “Evet Muhammed Peygamber ama onun peygamberliğini biz açıktan ilân edemeyiz” demişler. Çünkü bu haliyle bile her yıl yüzlerce Hıristiyan Müslüman olmakta, kiliseler boşalmakta ve kapanmakta, bir Muhammed’in peygamber olduğunu ilân edersek hiç Hıristiyan kalmaz, diyerek gerekçelendirmişler düşüncelerini ve ilân etmekten vazgeçmişler.

Dolayısıyla biz herhangi bir beklentiye girmeden Kur’ân’a bir sempati dalgası uyandırmalı ve gerisini Allah’a bırakmalıyız.

Bu yaklaşımın kendi tecrübelerimde çok etkili olduğunu defalarca müşahede ettim. Volk Üniversite, Kiliselerle beraber düzenlediğimiz bir gün boyu sempozyumda böyle bir yöntemi devreye sokmuş; konuşmamın başında iki şok edici önermem olduğunu söylemiştim. Bunlardan biri Kur’ân’ın Hz. İsa’nın Peygamberliği hakkında tek ve yegâne dini metin olduğuydu: çünkü İncil’in metni tevatür yoluyla intikal etmemişti; kendileri bile böyle bir şeyin olup olmadığını tartışıyorlardı; ama Kur’ân’ın bir tek kelimesi hakkında bile tartışma yoktu, başından sonuna kadar katıksız ilâhî kelâmdı. Dolayısıyla Hıristiyanlar bu acıdan Kur’ân’a sahip çıkmalı ve değer vermeliydi.

İkinci şok edici önermem Kur’ân’ın bir Müslüman kitabı olmaktan ziyade bir Hıristiyan kitabı olduğuydu. Bu önermeyi duyunca tüm salonun gözü açıldı ve kahkahayla güldüler. Benim amacım da buydu ve yakalamıştım. Dinleyicilere sordum; “Kur’ân’da Hz. Muhammed’in annesi hakkında kaç âyet var biliyor musunuz?” dedim ve cevap bekledim. Biri “yüzlercedir” dedi, biri “sayısız olmalı” dedi. Ben vurgulu bir şekilde hiçbir açık âyet yok dedim. Ama Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem hakkında koca bir sûre var dedim; Meryem Sûresi. Hatta daha şaşıracağınız başka bir şey, sadece Hz. Meryem hakkında değil Hz. Meryem’in babası hakkında da müstakil bir sûre var: Al-i İmran Sûresi.

Çok şaşırdıklarını sanıyorum, tartışma esnasında yaşlı ve oturaklı biri söz alarak, “çok ilginç” dedi; “Kur’ân’ı böyle bilmiyordum; böyleyse burada bulunan papazlara bir önerim olacak; Kur’ân’ı İncilin arkasına ilâve edelim ve her gün İncil’le beraber okuyalım.”

*Rotterdam İslâm Üniversitesi’nin şu andaki konumunu merak edenler olabilir. Birkaç cümleyle lütfeder misiniz?

Rotterdam İslâm Üniversitesi’ni (IUR) merak edenlere şu bilgiyi vereyim. Üniversite Türkiye’deki üniversitelerin çok azının sahip olduğu uluslararası akreditasyon sürecinin birinci aşamasını başarıyla tamamlamış ve şimdi son ve nihaî aşamasına gelmiştir. Bu işlere bakan bir şirket son raporunu yazmak üzere araştırmalarına başlamış. Bu yılın sonuna kadar bitireceğini ümit etmekteyiz. Nihaî raporun da başarılı olacağını ümit ediyoruz. Ama çalışmak bizden Tevfik Allah’tandır, herkesin duâsını rica ediyoruz.

* Yaşadığınız çok canlı olaylar var. Hepsi birbirinden güzel hatıralar. Bunları bir kitap haline getirmeyi düşünmediniz mi?

Evet çok kısa bir zamanda çok şeyler yaşadık ve sonunda olay uluslararası bir boyut kazandı. Şimdi birkaç üniversitede ders vermekle birlikte çok büyük bir Avrupa projesi olan EPOS (Avrupa’da Post Seküler Toplum) projesinde tüm Avrupa Müslümanlarının temsilcisi olarak çalışıyorum. Her Avrupa ülkesinden bir ya da iki kişinin katıldığı projenin amaçlarından biri, Avrupa Parlamentosu’na bir kitap yazmak ve diğeri Postseküler toplum kavramını tüm Avrupa’ya çeşitli etkinlikler yoluyla tanıtmaktır. Ben ilgili kitabın Postseküler Toplumda İslâm ve Müslümanlar kısmını yazıyorum. İslâmın; demokratik değerler, çok kültürlü hayat, insan hukuku, ekonomik rasyonalite, modern bilimsel buluşlarla ilgili yaklaşımı, ilâh gibi konuları; aynı şekilde Avrupa’da yaşayan Müslümanların ilgili konulardaki temel yaklaşımlarını inceliyorum. İnşallah bu konudaki gelişmeleri de başka bir sohbette paylaşırız.

Sorunuzun bunları kitap olarak yayınlayacak mısınız kısmına ise, “evet inşallah” diyorum en kısa zamanda bitirmek dileğiyle.

*Belki de çok azını bu röportajımızda dile getirdiğiniz hatıralarınızın, dün ve bugüne ışık tutması bakımından bir an önce kitaplaşmasını bekler; bilimsel hayatınızda feyizler ve başarılar dileriz. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

— SON —

Hüseyin KARA

12.03.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Röportaj

  (11.03.2008) - Müslüman gibi inanıp ibadet etmek isteyen çok Katolik var

  (10.03.2008) - Mağdurlar hayatta iken darbeciler yargılanmalı

  (08.03.2008) - Psikiyatrist Kemal Sayar: Ailede demokrasi, toplumda demokrasinin teminatıdır

  (06.03.2008) - İsminde vakıf geçen, ama vakfı olmayan ilçe: Vakfıkebir

  (05.03.2008) - Darbecilerin son çırpınışları

  (04.03.2008) - Resmî ideoloji ülkeyi artık yönetemiyor

  (03.03.2008) - Emekli komutanların rantiye bağlantılarını göremedik

  (02.03.2008) - Başörtülü kanser hastası memuriyetten çıkarıldı

  (01.03.2008) - Kemalist proje kaybediyor

  (29.02.2008) - Ülkeyi 28 Şubat ruhu parçalıyor

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri