Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 02 Haziran 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Röportaj

HASAN HÜSEYİN KEMAL

Yargıçlar iktidarını AKP güçlendirdi

Türkiye’de yargının tarafsızlık ve bağımsızlığı tartışmaları devam ediyor. Biz de Türkiye’deki hukuk anlayışını, eksikliklerini, aksaklıklarını Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden Mustafa Şentop’la konuştuk. Anlaşılan o ki Türkiye’deki yargı sisteminin temelinde bir problem var. Çünkü Şentop yargının hiçbir zaman tarafsız olmadığını, toplumsal mühendislik konusunda siyasal bir araç olarak kullanıldığını söylüyor.

*Türkiye’deki hukuk algısının bir türlü oturmayışını neye bağlıyorsunuz?

Dünyada her medeniyetin kendine mahsus bir hukuk algısı vardır. Batıda hukuk dinden bağımsız gelişmiştir. Hıristiyanlıktan önce Roma İmparatorluğundan beri süre gelen bir hukuk geleneği vardır. Bunun yanında hukuk sistemi kendini güçlü kılacak mekanizmalar geliştirmiştir. Bizim kültürümüzde ise din hayatın bütün alanlarıyla ilişkilidir. Bu algı Osmanlının son dönemlerinden, Tanzimat’tan itibaren değiştirilmeye başlamış, Cumhuriyet döneminde ise değişim tamamlanmıştır. Ancak yerine yeni bir hukuk algısı da inşa edilememiştir. Bu bir milletin kendi medeniyetini terk edip başka bir medeniyete geçme tartışmasıyla paralel yürüyen bir tartışmadır.

*Burada sadece eski medeniyetin terk edilişiyle alâkalı bir problem midir söz konusu olan?

Meselenin temelinde bu husus bulunmakla beraber, sadece ondan da ibaret değildir. Türkiye yeni bir hukuk algısı inşa edememiştir. Böylece hukuk arızî bir unsur olarak kalmış, bir araç haline dönüşmüştür. Hukuk, toplum mühendisliğinin bir aracı olarak kullanılmıştır. Halbuki hukukun amacı adaleti gerçekleştirmek olmalıdır. Eğer böyle olmasa itibarını ve saygınlığını kaybeder. Bizde hukuk siyasî ve ekonomik çıkarlar çerçevesinden kullanılıyor. Ayrıca insanların vicdanlarında tekabülü olmadığı gibi işlerliğini gerçekleştirecek mekanizmalar da oluşturulamamış. Çok dindar gibi görünün bir insanla, mevcut devlet yapısına tabi olan bir insan yakalanmayacağını bilse vergi kaçırabilir. Bu durumdan çıkmanın yolu başta, hukuka, hukukun üstünlüğüne saygının artırılmasıdır.

*Neden bir medeniyet transferi öngörülmüştür?

18. yy.da İslâm dünyası, özellikle Osmanlı Batı karşısında başta askerî ve ekonomik alanda geri kalmış vaziyettedir. Onun için öncelikle askerî yapıda kurumsal ve eğitim alanında değişiklikler yapılıyor. İç ve dış baskılar karşısında hukuksal yapıda değişimler öngörülüyor. Bunu eskiyi terk edelim yeniyi alalım gibi bir hareketle yapmıyorlar. Bir takım değişikliklerle devletin güçlendirileceğini düşünüyorlar.

*Yani bu süreç cumhuriyetle başlayan bir süreç değil?

Medenî kanun 1926’da kabul edilmiştir. Halbuki 1850’lerde Sadrazam Ali Paşa Fransız medeni kanununu tercüme ettirip kabul edilmesi için komisyon kurdurmuştur. İtalyan Ceza Kanununu 1909’da Osmanlı adliye vekaleti tercüme ettirmiştir. Bilindiği gibi, Cumhuriyet döneminde, 1926’da kabul edilmiştir. Cumhuriyet döneminde yapılanlar birden bire ortaya çıkan şeyler değildir. Yüzyıllık bir Batılılaşma sürecinin neticesidir.

*Geçmişten günümüze gelirsek bugün yargı neden bu kadar agresif?

Türkiye’de demokratik hayat pek çok Batı ülkesine göre daha eskidir. 1876 yılında anayasa kabul edilmiş. İlk meclis o tarihlerde kurulmuştur. 1908’den itibaren arızalar olmakla birlikte demokratik bir hayat vardır. 1946’da kâğıt üzerinde de olsa çok partili hayata geçilmiştir. 1950’de gerçek mânâda çok partili hayata geçilmiştir. 1950 ile 1960 arası muhalif olan DP’nin iktidarının elitler tarafından hazmedilip hazmedilmeme mücadelesiyle geçmiştir. 1960 darbesi bürokrasinin rövanşı olarak adlandırılmıştır. Bürokrasi yeniden iktidarı ele almıştır.

*Kimlerden oluşuyor bu bürokrasi?

Türkiye’de sivil aydınların etkisi yok gibidir. Benim kastettiğim asker-sivil statükocu bürokrasi. Bu kesim, 27 Mayıs darbesiyle, muhaliflerin varlığını kabul etmiş, ancak iktidarlarını sınırlamayı hedeflemiştir. 1961 anayasası ne kadar özgürlükçü bir anayasa gibi takdim edilse de sivil siyaset alanını daraltan bir anayasadır. Bir anayasanın özgürlükçü olduğu sadece deklare ettiği temel haklarla ilgili değildir. Bunların gerçekleştirilebilmesi için öngördüğü devlet yapılanması önemlidir. Bu özgürlüklerin hangi organlar tarafından, nasıl millete sunulacağıyla ilgilidir. Dönemin başbakanı Demirel 1961 anayasasını kast ederek “Bununla devlet yönetilmez” demiştir. 1961 anayasası ile Anayasa Mahkemesi, Meclisi ve siyasî partileri denetlemek, hükümetlerin tasarruflarını sınırlandırmak, kontrol etmek için kuruluyor. Anayasa Mahkemesine ve yargıya yüklenen misyon devlet ideolojisini korumak oluyor. Bugün yargıçların ‘Devleti koruyoruz’ yaklaşımı temelde buna dayanıyor. 1961 anayasasında Cumhuriyetin altı okundan sadece laiklik kalıyor. Yeni bir devlet ideolojisi inşa ediliyor. Daha sonraki darbeler bu minvalde yürüyor. Ben laiklik çerçevesinde üretilen ideolojinin 28 Şubat'ta yenilendiğini düşünüyorum.

*Nasıl bir yenilik bu?

AKP hakkındaki kapatma dâvâsında savcının hazırladığı iddianamede laikliğin tanımında bunu görüyoruz. Savcı laiklik hakkındaki görüşlerini Anayasa Mahkemesinin daha önce Refah Partisinin, Fazilet Partisinin kapatılmasıyla ilgili görüşlerinden ve başörtüsüyle ilgili yorumlarından yola çıkarak oluşturuyor. Eski Cumhurbaşkanı Sezer de bu laiklik anlayışını çok defa gündeme getirmiştir. Daha önceki laiklik anlayışı dinle ilgili müdahale alanı içerirken sınırları aşsa da hukukî bir çerçeve ile ilişkiliydi.

*Yeni laiklik tanımını merak ettim doğrusu?

Bu anlayış için laiklik bir hayat biçimidir. Dinin soysal hayattan çıkarılması hatta bireysel hayatta dışa yansıyan unsurlarından temizlenmesi isteniyor. Vicdanlarda bir mesele olarak kalması isteniyor. Aslında söylenmek istenen dine ait şeylerin değersiz, zamanının geçmiş olduğudur. Bunlar doğrudan halka söylenemediği için, laiklik tanımı üzerinden dile getiriliyor. Bu anlayış Auguste Comte’un 19. yy. Pozitivist Felsefesine dayanmaktadır. Bu Pozitivizm Dini diye Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Comte bizdeki laiklerden daha insaflıdır. Kendi görüşünü sadece dinlerden bir din olarak ortaya koyar. Türkiye’deki hadise herkes pozitivizm dinine inanacak meselesidir. Halbuki laiklik anlayışı bu değildir.

*Peki sivil siyasetin tutumu nedir?

Türkiye’de 1960’dan beri düşük “yoğunluklu darbe” yaşanmaktadır. Türkiye’de darbeciler siyasetçilere dar bir alan çizmişlerdir. Problem siyasetçilerin bazı çıkarlar uğruna bu alanı özümsemeleridir. 28 Şubat'tan itibaren seçilmiş iktidara, adeta, mahallî idarelere benzeyen çok dar bir alan bırakılmıştır. AKP ile yaşananlar aslında Türk siyasî hayatının kısır döngüsüyle ilgilidir. Türkiye’de halk görüşlerini benimsemese bile özgürlük alanını genişleteceğini düşündüğü partilere oy vermiştir. Bu siyasî hareketler iktidara geldiğinde ise halkın bu desteğinden korkup bürokratik iktidara kendilerinin zararsız olduğunu ispat etmeye çalışmışlardır. İktidarda muhalifliklerini yitirmişlerdir. Bu durumda yeni bir muhalefet hareketi çıkar. Türk siyasetinin döngüsü budur.

*Bürokratik yapının hâlâ eskisi kadar güçlü olduğuna inanıyor musunuz?

22 Temmuz seçimlerinde bürokrasi yanılmıştır. Muhtıralarla, cumhuriyet mitingleriyle seçimleri etkilemeye çalışmıştır, ama başaramamıştır. Bürokrasinin algısı körelmiştir. Dünya ve Türkiye’deki değişimlerin farkında değiller. Hâlâ kafalarındaki zihniyet dünyasının işler olduğunu ve insanların buna itibar ettiğini düşünüyorlar.

*Peki bu algıdan baştan itibaren siyasî bir araç gibi kullanılan yargı nasıl çıkacak? Siyasetten nasıl sıyrılacak?

Anayasa Mahkemesi kuruluşundan bu yana siyasetin içinde yer almıştır. Dünyadaki diğer anayasa mahkemeleri özgürlükleri yasamaya karşı korurken bizim anayasa mahkememiz tam tersine hareket etmiştir. Anayasa Mahkemesi devlet ideolojisi dışındaki bütün partilerin dâvâlarında kapatma yönünde karar almıştır. Ben Türkiye’deki durumu yargının siyasallaşmasından ziyade yargıçlar iktidarı olarak tanımlıyorum. Türkiye’de çok vahim olan yasamanın bir takım görevlerini yargının üstlenmesidir. Anayasa Mahkemesi, anayasaya göre, “Meclis kararı” niteliğindeki işlemleri denetleyemezken, bir “Meclis kararı” olan cumhurbaşkanlığı seçimi işlemini denetlemiştir. Şu anda Danıştay, Sağlık Bakanlığının ve Millî Eğitim Bakanlığının bütün işlemlerini, içeriğini kaale almaksızın iptal etmektedir. Bunu yaparken de, kendi kararlarına atıf yapılıyor. Halbuki denetleme yapılırken kanunlara uygunluğuna bakılır, mahkeme kararlarına uygunluğa bakılmaz. Bu tutumlarıyla yüksek mahkemeler, hukuk kurallarına değil de mahkeme kararlarına dayanan yeni bir hukuk zemini oluşturmaya çalışmaktadır. Bu da yargının yasama ve yürütmeye ait bazı görevleri üstlenmesi demektir.

*Yargı iktidarını demokratik zemine çekmek nasıl mümkün olabilir?

Yeni bir anayasayla bu yapılabilirdi ancak Ak Parti bunu yapamadı. Siz anayasa değişikliği meselesini maddeler halinde hazırlanmış bir kitapçıkla ortaya koyarsanız bu tartışma zeminine taşınamaz. Yapılacak anayasa değişikliğinde yargının yasama ve yürütmeye müdahalesini sınırlandırıcı ve müeyyidelendirici hükümler olmalıdır. Bunun yanında siyasî partileri ve siyaseti güçlendirecek maddeler koyulmalıdır. Ak Parti 2005’te TBMM’den geçirdiği Basın Kanunu değişikliğiyle yargıçlar iktidarını güçlendirmiştir. Eskiden sadece devam eden ceza dâvâlarıyla ilgili mütalâalar cezalandırılırken, yeni kanuna göre bütün dâvâlar hakkında sonuçlanıncaya kadar konuşmak adeta yasaklanmaktadır. 28 Şubat’tan beri devam eden iktidar mücadelesinin aktörlerini bilen bir iktidarın böyle davranması mümkün mü? Yargıçlar iktidarı Amerika’da da, Fransa’da da belli dönemlerde yaşanmıştır ve bitirilmiştir. Türkiye’nin de bu hukuk düzeni arızasını bitirmesi mümkündür, gereklidir. Türkiye bağımsızlığını ve bütünlüğünü teminat altına almak için bu sekter ideolojilerden kurtulmalıdır.

*Bu tartışmalar içinde “AKP kendi derin devletini oluşuturuyor” iddiaları da var. Türkiye’de yerince şeffaflık olmadığından mı bu söylemler?

Bunu söyleyenler kendi derin devletlerini itiraf etmiş oluyorlar aslında. Bence burda problem sizinde söylediğiniz gibi şeffaflık problemidir. Devlet hayatında seçilmemiş iktidar odakları gizlilikten, örtülülükten güç alır. Türkiye şeffaflaştıkça, mutabakatlar, ilişkiler, taahhütler kamuoyuna açıklanırsa “derin devlet” meseleleri aşılabilir. Kapalı kapılar ardındaki görüşmeler ve konuşmalar kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Kim kimden ne istemiş? Ne vaadetmiş? Şemdinli meselesinde ne oldu da sonuna kadar gidilecek denildi, ne oldu da gidilmedi, bunlar açıklanmalı. 28 Şubat sürecinde de bunlar yaşandı. Kapalı kapılar arkasından tartışmalar yaşandı, dışarda beraberlik mesajları verildi. Ama bütün bu iyiniyetli yaklaşımlar, “devlet adamlığı” tutumları, maalesef, seçilmemiş iktidar odaklarına güç vermektedir.

*AKP’nin kapatılmasıyla ilgili üçüncü yol tartışmaları var. Sizce üçüncü yol nedir?

Bence üçüncü yol diye bir şey yok. Ya kapatılacaktır ya da (hazine yardımı kesilse bile) kapatılmayacaktır. Hazine yardımının kesilmesi, sonuçta kapatılmama yönünde bir karardır. Parti kapatma dâvâları hukuksal düzenlemelere tabi olsa da bence sonuç itibariyle siyasidir. Böyle bir kapatma kararı çıkarsa siyasî tablo büyük ölçüdedeğişecektir.

*Anayasa Mahkemesinin başörtüsü konusunda CHP’nin başvurusunu reddetmesi olumlu bir sinyal olabilir mi?

Başörtüsüyle ilgili kararla kapatma dâvâsı arasında tersine bir ilişki var bence. Başörtüsü konusunda lehte bir karar alınırsa kapatma ile ilgili kararın meşruiyet zemini güçlenir. Bizim bu görüşlerimiz tahminden ibaret ve parti kapatılması meselesinin demokratik olmadığını ve evrensel hukuka aykırı olduğunu tekrar söylemek isterim.

*Sizce siyasî partilerin kapatılmasını zorlaştıracak kanun yapılmalı mıydı?

Bence yapılmalıydı, ama o zemin oluşturulamadı gibi görünüyor. Ak Parti kapatma kararının yaz sonuna doğru çıkması üzerine strateji kuruyor. Bence bu bir ihtimaldir; başka ihtimaller de var. Hepsini dikkate alan bir strateji kurulmalı.

*lbette ki biz de demokrasi işlesin isteriz, ancak demokratik kazaları önceden konuşmak bazen yarar sağlayabilir. Sizce siyasî yasak getirilebilir mi? Yoksa bağımsız adaylık garanti mi?

Garanti olduğu söylenemez. Ben bağımsız adaylık konusunda emsal gösterilen olaylara göre karar verilmeyebileceğini düşünüyorum. Sayın Başbakanın durumu ayrı değerlendirilebilir. Bağımsız milletvekilliğinin önü kesilebilir.

HASAN HÜSEYİN KEMAL

02.06.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Röportaj

  (03.06.2008) - Dünyanın peşinde koştuğu cihaz

  (02.06.2008) - Yargıçlar iktidarını AKP güçlendirdi

  (01.06.2008) - DEMİRKIRAT ve "YASLIADA" ARASINDA DEMOKRASİ-6-

  (31.05.2008) - DEMİRKIRAT ve "YASLIADA" ARASINDA DEMOKRASİ -5-

  (30.05.2008) - DEMİRKIRAT ve "YASLIADA" ARASINDA DEMOKRASİ -4-

  (29.05.2008) - DEMİRKIRAT VE “YASLIADA” ARASINDA DEMOKRASİ -2-

  (28.05.2008) - Demokrasimiz 100 yıl geri gitti

  (27.05.2008) - Adnan Menderes unutulmayacak

  (26.05.2008) - Menderes sisteme kafa tuttu

  (23.05.2008) - İnsanın kalbini, gönlünü doyurmak lâzım

 
GAZETE 1.SAYFA
Download

Kutlu Doğum Haftası Pdf

Bütün haberler

© Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır