"Gerçekten" haber verir 29 Ağustos 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Anayasal yenilenme ihtiyacı

Avrupa Birliği’ne uyum çalışmaları çerçevesinde hazırlanan yeni Ulusal Programla ilgili açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, hükümet geçen yılki ‘sivil anayasa’ girişiminden vazgeçmiş bulunuyor. Bu, benim, Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatma davasında verdiği karar sonrasına ilişkin öngörülerime maalesef uygundur. Keşke Türkiye’nin ‘gerçekleri’ böyle olmasaydı!

Öyle anlaşılıyor ki, önümüzdeki dönemde Anayasada yapılacak olan değişiklikler Ulusal Programda öngörülen yasal düzenlemelerin sadece bir kısmına anayasal dayanak sağlama ihtiyacıyla sınırlı olacaktır. Ne var ki, Türkiye’nin o değişikliklerden sonra bile köklü bir anayasal yenilenmeye olan ihtiyacı varlığını koruyacaktır.

Bu arada, Türkiye’nin daha özgür ve demokratik bir ülke olmasının sadece anayasal ve yasal düzenlemelerle gerçekleşebilecek bir şey olmadığının elbette farkındayım. Bu meselenin iktisadi, kültürel ve zihniyetle ilgili boyutları da vardır ve özellikle bu son ikisi bugünden yarına değişebilecek şeyler değildir. Kolayca değişmeyecek bu unsurların başında da yargıya, medyaya ve akademyaya hakim olan zihniyet gelmektedir. Malum, bizim ‘hukuk-mukuk dinlememe eğiliminde olan’ bir yargı teşkilátımız, ‘demokrasi sevmeyen’ bir medyamız ve ‘darbe-sever’ nice profesörlerimiz var.

Anayasa meselesine geri dönersek: Sahici bir anayasal yenilenme, geçen yazıda işaret ettiklerim yanında, daha pek çok konunun anayasal düzeyde yeniden ele alınmasını gerektiriyor. Her şeyden önce, 1982 Anayasası’nın arkasında yatan, neredeyse bütün toplumsal hayatı anayasal olarak düzenleme tutkusundan vazgeçilmelidir. Gerçekten de, yürürlükteki anayasanın bu kadar uzun olması anayasa yapma tekniğinin zorunlu bir sonucu olmayıp, doğrudan doğruya, devlet seçkinlerinin toplumu devletin vesayet veya kontrolü altına alma arayışlarının ürünüdür.

Şimdi, bu yazının sınırlarının elverdiği ölçüde, anayasanın normatif içeriğiyle ilgili olarak bellibaşlı noktalara işaret etmek istiyorum: İlk olarak, muhtemel bir yeni anayasada yürürlükteki Anayasanınkine benzer bir ‘Başlangıç’ kısmı yer almamalıdır. Böylesine ideolojik olarak tarafgir -’yüce Devlet’ten ve milliyetçi-korporatizmden yana- bir Başlangıç ve ‘Cumhuriyetin nitelikleri’ arasında ona atıf yapan bir anayasa medeni toplum olmanın ihtiyaçlarıyla uyuşmuyor.

Bunun gibi, ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin adını yer yer ‘Türk Devleti’ olarak değiştiren, vatandaşlığı etnik (Türkçü) imalarla tanımlayan ve anadilleri Türkçe olmayan vatandaşlarının anadillerini ‘hükümsüz kılan’(!) bir anayasayı olduğu gibi muhafaza etmek çok-dilli ve çok-kültürlü bir Türkiye gerçeğine açıkça meydan okumaktır.

Ayrıca, demokrasinin ‘vazgeçilmez unsurları’ olarak nitelediği siyasi partilerden kolayca vazgeçilmesi için yine kendisi mebzul miktarda malzeme sağlayan bir anayasa ayıbından da kurtulmamız gerekiyor. Siyasal alanı láikçi-milliyetçi devlet ideolojisinin cenderesine sıkıştıran bir anayasayla, şimdiye kadar pek çok kere gördüğümüz gibi, demokrasi olmuyor.

Nihayet, MGK’sı, özerk Genelkurmayı ve sivilleri de yargılayabilen askeri mahkemeleriyle, demokratik siyaset üstündeki askeri vesayeti kurumsallaştıran bir anayasa da AB’ye tam üyelik için uğraşan bir ülkeye yakışmaması bir yana; ondan da önce ‘Türk milleti’nin onurunu zedeliyor. Esasen, askeri vesayetle kayıtlı bir egemenlik bizatihi Anayasa’nın ‘kayıtsız-şartsız egemenlik’ formülüne ters düşüyor.

Hasılı, Türkiye’nin yeni bir anayasaya olan ihtiyacı devam ediyor.

Star, 28.8.2008

Mustafa Erdoğan

29.08.2008


 

AB’ye sırtını dönerek demokrasi olmaz!

Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunu neden kesmek istediler?

Bunun için 2003-2004’de niçin muhtıra ve darbe tertiplerine kalkıştılar ordu içinde? Yeni bir 28 Şubat için hangi akla hizmet medya desteği aradılar?

Demokrasi karşıtı bu tertipler sonuçsuz kalınca, AKP’yi kapatma davasına kadar uzanan darbesel sürecin 367 gibi, 27 Nisan gibi değişik halkalarına ne diye asılıp durdular?

Bu ülkede birinci sınıf demokrasi istemedikleri için yapıldı bunlar...

Birinci sınıf hukuk devleti istemedikleri için, bu ülkede hukukla kendini bağlamış şeffaf bir devlet görmek istemedikleri için yapıldı bunlar...

Çünkü şunun farkına vardılar:

AB, demokrasidir.

AB, özgürlükler düzenidir.

AB, hukuk devletidir.

AB, insan hakları düzenidir.

AB, pazar ekonomisidir.

Türkiye’nin AB yolunu bunlara karşı oldukları için torpillemek istediler.

Torpillemek istedikleri için AKP kapatılmak istendi; Kıbrıs çözümsüzlüğe bunun için mahkum edilmek istendi; Kürt sorununda sadece şiddet ve çözümsüzlüğe bunun için oynandı.

Bu alanlarda çözümün değil, sorunun parçası olan bir Türkiye’nin kapana gireceğini, AB ile bozuşarak ve AB’ye sırtını dönerek başka sulara, Batı’ya değil Doğu’ya doğru yol alacağına inandılar.

AB’yi sevmediler.

AB demokrasi istedikçe, daha beter AB düşmanı kesildiler. Bu nedenle AB diyeni de, Kıbrıs’ta çözüm diyeni de, hatta Kürt ya da Ermeni diyeni de vatan haini ilan ettiler.

Durmaksızın bahane icat ettiler.

“Güneydoğu’da şiddet varken demokratikleşme olmaz!” dediler. “Bizi AB’ye alacaklar mı ki, Kıbrıs’ta çözüme razı olalım?” dediler.

Kürt realitesi gibi, Bask modeli gibi devletin ‘gri yalanları’yla Türkiye’nin demokratikleşmesi ve kalkınmasına köstek olan en yakıcı meselesinde yıllar yılı ipe un serdiler.

Türkiye’nin çıkmazı böyle derinleşti.

Susurluk’a böyle geldik.

Ergenekon’a böyle gelindi.

Peki ama böyle mi gidecek?

Yeni dönemde güncel soru ve sorun budur. Onun için ilk yazımda sordum, Başbakan Erdoğan’ın yeni döneme ilişkin bir ‘yol haritası’ var mı diye.

Var mı?..

Hiç hayal kurmayın.

AB’ye sırtını dönen bir Türkiye’de demokrasi olmaz. AB’yi fazla iplemeyen bir Türkiye’de muhtıralar, darbe tertipleri, parti kapatmalar hiç eksik olmaz.

Kısacası:

‘Ankara kriterleri’ne bel bağlanmasın! Türkiye devlet olarak ‘Kopenhag kriterleri’nin altına yıllar önce imza attı, bu yoldan sakın ola sapılmasın!

Susurlukçular Ergenekoncular yıllardır Türkiye AB yolundan sapsın diye demokrasi ve hukuku hiçe sayan her türlü kirli ve kanlı işi tezgahladılar.

Türkiye sırtını AB’ye dönsün, Rusya’sına, Orta Asyası’na, Çin’e açılsın, (yanlış anlaşılmasın; AB yolunda yürüyen bir Türkiye’nin Rusya’yla da, Çin’le de en iyi ilişkileri kurmasında elbette yarar vardır) Kızılelma hayalinin peşine düşsün diye ellerinden gelen her türlü sinsi tezgahı kurmak istediler.

Bu oyuna gelecek miyiz?

Büyük resim gözden kaçmasın.

Büyük resim demokrasi ve hukukun üstünlüğü yoludur, AB yoludur. Ve bu yol yalnız demokrasi ve hukuka giden değil, aynı zamanda Türkiye’nin aş ve iş sorununu çözüm yolu olduğu için de büyük resmi oluşturur.

Eski Hazine Müsteşarlarımızdan, Radikal gazetesi yazarı Mahfi Eğilmez bu yakınlarda şöyle yazmıştı:

“Türkiye’ye 1980’den 2002 sonuna kadar 23 yılda toplam 18 milyar dolar doğrudan yabancı sermaye girişi oldu. Buna göre söz konusu dönemde yıllık ortalama doğrudan yabancı sermaye girişi yaklaşık olarak 783 milyon dolar ediyor.

Buna karşılık, 2003’den 2008 yılı haziran ayı sonuna kadar geçen 5.5 yıllık dönemde toplam 64.5 milyar dolar tutarında doğrudan yabancı sermaye girişi gerçekleşmiş durumda. Bu dönemin yıllık ortalaması ise 11.7 milyar dolar.”

Mahfi Eğilmez, bu büyük sıçramayı iki nedene bağlıyor. Önceliği, 2003’den itibaren AB ile uyumun hızlandırılıp müzakere sürecinin açılmasına verirken, aynı zamanda Körfez sermayesinin Türkiye’ye açılmasına işaret ediyor, (Mahfi Eğilmez, Doğrudan Yabancı Sermaye Girişleri, Radikal, 19.08.08, s.13)

Kısacası:

Türkiye, AB’ye sırtını dönmesin.

AB yolunda hızlanırken, elbette Rusya’ya da, Çin’e de, Körfez’e de, Ortadoğu’ya da açılsın. AB’de eli güçlenen Türkiye’nin Doğu’da da, Doğu’da eli güçlenen Türkiye’nin AB’de de, ABD’de de eli güçlenir, manevra alanı genişler çünkü.

Milliyet, 28.8.2008

Hasan Cemal

29.08.2008


 

AK Parti’nin ‘yerel irade’ sınavı

İlçe kongreleri başladı ama ilginçtir bu dönem bırakın muhalif bir mücadeleyi, farklı bir fikir ya da hizmet yarışının esamesi okunmuyor.

İşin gerekçesi de hazır: “İstişare yapıyoruz.”

Yani ortak liste hazırlanıyor, delegelerin oyuna sunuluyor.

Düşünebiliyor musunuz Ankara’da “Milli İrade”nin söz sahibi olmasını isteyenler, İstanbul’da veya Anadolu’nun herhangi bir kentinde “yerel milli irade”nin liste çıkarmasını parti iktidarı açısından sakıncalı buluyor.

Oysa Türkiye genelinde nasıl farklı partiler yarışıyorsa, parti içinde de farklı ekipler yarışabilmeli... Ama buna diğer partiler gibi AK Parti de izin vermiyor.

İnanılır gibi değil ama gerçek bu...

AK Parti İstanbul’un eski muhalif isimlerinden Metin Külünk bir süre önce coşkulu bir yazı kaleme aldı.

Yazının başlığı şöyleydi: “Kongreler yeni siyasetin pusulası olacaktır.”

Bu umutla ilçe kongrelerine yaklaşan Külünk şöyle diyordu:

“Bu dönemin en güzel başlangıç işareti de inanıyorum ki İstanbul’dan verilecektir. Büyük Türkiye vizyonunun rahmi İstanbul olacaktır. AK Parti tarafından ağustos ayında düzenlenecek ilçe kongreleri bu çerçevede mühimdir.”

Doğrusu kongreler başladı ama bu kongrelerin “siyasetin pusulası olacağına” ilişkin tek bir işaret yok. Olanlar öteki parti kongrelerinden farklı değil.

Tek liste, tek aday, tek ses...

Büyük olasılıkla Külünk’ün son uyarısını da kimse kaale almadı:

“AK Parti gerçekleştireceği bu kongreler ile önümüzdeki dönemde bir dünya gerçeği olacak taban/halk demokrasisini uygulamaya koyacaktır. Rekabetin korkulacak bir şey olmadığını bilakis rekabetten uzak bir toplumun edilgenliğe ve duraklamaya mahkum kalacağını aklımızdan çıkarmamamız lazım.”

Durum öyle gösteriyor ki, “yerel irade”ye ipotek konulduğu sürece birileri de “milli irade”ye ipotek koymaya devam edecek...

Sabah, 28.8.2008

Mahmut Övür

29.08.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
GAZETE 1.SAYFA

Bütün haberler

Site yöneticisi | Editör
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır