10 Temmuz 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Elif Eki

MÜSTEHCENLİK KADINI ÇİRKİNLEŞTİRİYOR

Psikiyatrist Uz. Dr. Nihat Kaya:

Kadının, kendini çokça teşhir etmesi, gizemi de kaldırıyor ortadan. Batılı toplumların bir çoğuna baktığınız zaman, cinsel devrimin yaşanması, insanların kılık kıyafet gibi bir çok alanda kendilerince özgür davranması, cazibeyi kaldırmıştır. Ve bundan dolayı insanlar cinsel yönden farklı davranışlara, fantezilere, eğilimlere girmiştir. Normal, fıtrî ve tabiî olanı unutuyor insanlar. Artık zevk vermiyor, cazip gelmiyor çünkü. O anlamda insanların belli bir mahremiyet içerisinde yaşaması ve cinselliği de o mahremiyet içerisinde götürmesi, aslında uzun soluklu bir aile hayatı veya cinsel mutluluk açısından da sağlıklı bir durum. Her şeyi alenen ortada yaşamak, çok sağlıklı değil zaten. Duyguları öldürüyor çünkü. Göre göre artık kabulleniyorsunuz, bir esprisi kalmıyor.

Müstehcenlik kadını çirkinleştiriyor

Müstehcenlik nedir?

Müstehcenlik, toplumdan topluma, bireyden bireye değişen bir konu. Birine göre müstehcen olan, bir diğerine göre olmayabiliyor. Çünkü kültürden kültüre, bireyden bireye değer yargıları çok fazla değişebiliyor. Belki bunu bizim toplum için lokalize etmek lâzım. Bizim toplumsal değerlerimiz, kültürümüz açısından baktığımız zaman müstehcenlik, “insanları tahrik eden, cinsel duygularını kabartan, iştahlarını arttıran ve bir şekilde yoldan çıkarmaya, baştan çıkarmaya çalışan her türlü görsel, işitsel uyaran” şeklinde ifade edilebilir. Pornografi ise, bunun biraz daha ilerlemiş şekli olarak değerlendirilebilir.

Kişi, özellikle de kadın neden müstehcen olmak ister? Bu nasıl bir psikolojinin sonucu?

Müstehcen haller sergileyen kadınları, belki birkaç kategoriye ayırmak lâzım.

Yetişme biçimi olarak çok serbest, rahat bir ortamda yetişmiş biri olabilir. Veya fuhuş sektöründen gelen bir ailenin kızı olduğunu düşünün. Ya da bir şekilde ona benzer camiâdan gelen bir insan veya parçalanmış, değer yargıları oturmamış bir aile çocuğu olduğunu düşünün. Ya da bazen dindar-muhafazakâr bir ailenin, aşırı baskıcı yaklaşımı sonucu gençler ailenin tam tersi değer yargılarına bürünebiliyor. Bu gibi insanlar, çok rahatlıkla böyle bir sektörün, böyle bir hâlin içerisine girebilir.

Veya meselâ; bazı bayanlar, yapı olarak; “borderlayn (sınırda kişilik)” ya da “histrionik (teşhirci - gösterip de vermeyen) kişilikte olabiliyor. Kendini çokça gösterme, teşhir etme, güzelliğini sergileme ve bu şekilde ilgi odağı olma, meşhur olma isteği taşıyabilir. Bunun da en kolay yolu, soyunmaktır veya bir şekilde müstehcen görüntü vermektir. Tabiî bu tarz insanların değer yargıları da, buna uygun oluyor. Aile isterse muhafazakâr olsun, bazen bu kişilerin dürtülerinin önüne geçilemiyebiliyor. Ama onlar da az önce saydığım kategoride oluyor. Bazen de kandırılarak olabiliyor. Kimi insanlar da, çok fazla farklı hayata, lüks hayata, refah içerisinde olma, değişik şeyler elde etme amacıyla, para karşılığı bazen bu tür görüntüler verebiliyor, böyle bir ortam içerisinde kendilerini bulabiliyorlar.

Kadının fıtratında kendini teşhir etme duygusu vardır, diyebilir miyiz?

Tabiî, var. Kadın her zaman için kendini beğendirmek, takdir edilmek, iltifat edilmek, ilgi odağı olmak, çekici olmak ister. Yaratılışında var bu. Tabiî belli kültürlerde değer yargıları, kadına fren mekanizmaları koyabiliyor. Ama kişinin; kişisel, ailesel ve toplumsal olarak değer yargıları bu fren mekanizmasını oluşturmaya yeterli değilse, çok kolay bir şekilde böyle bir alana (müstehcenliğe vs.) kayabiliyor.

Yani kadın, toplum içinde kendini daha çekici ve beğenilir hâle getirmek için mi açılıyor?

Bir yönüyle öyle. Ama aslında kadının, kendini çokça teşhir etmesi, gizemi de kaldırıyor ortadan. Batılı toplumların bir çoğuna baktığınız zaman, cinsel devrimin yaşanması, insanların kılık kıyafet gibi bir çok alanda kendilerince özgür davranması, cazibeyi kaldırmıştır. Ve bundan dolayı insanlar cinsel yönden farklı davranışlara, fantezilere, eğilimlere girmiştir. Normal, fıtrî ve tabiî olanı unutuyor insanlar. Artık zevk vermiyor, cazip gelmiyor çünkü. O anlamda insanların belli bir mahremiyet içerisinde yaşaması ve cinselliği de o mahremiyet içerisinde götürmesi, aslında uzun soluklu bir aile hayatı veya cinsel mutluluk açısından da sağlıklı bir durum. Her şeyi alenen ortada yaşamak, çok sağlıklı değil zaten. Duyguları öldürüyor çünkü. Göre göre artık kabulleniyorsunuz, bir esprisi kalmıyor.

Peki, kadının, kendini topluma teşhir etme isteği, psikolojik bir rahatsızlık veya bir kişilik sorunu olabilir mi?

Bir kısmında olabilir. Öyle hastalıklar da var çünkü. Ama tabiî “Her kendini teşhir eden, her müstehcen görüntü veren hastadır” demek yanlış olur. Ama dediğim gibi elbette bunlar içerisinde bir şekilde teşhircilik hastalığı olanlar da var.

Sizce, kendini teşhir eden kişi, ne kadar özgür? Kendi özgürlüğüyle mi bunu yapıyor, yoksa burada başka şeylerin kölesi olmak gibi bir durum mu sözkonusu?

Eğer kişi bir para karşılığı bunu yapıyorsa, para amaçlı yapıyordur. Ama teşhircilik hastalığı varsa, hastalığı bu yola teşvik ediyordur. Orada paranın önemi yoktur, yani kişi ondan kendince bir haz, bir keyif alıyordur, mutlu oluyordur.

Ama bir de, teşhircilik hastalığı değil de, kendini teşhir ederek ilgi odağı olmak isteyenler, dikkat çekmek isteyenler veya bu yolla meşhur olmak, bir yerlere gelmek, onu bir basamak olarak kullanmak isteyenler var. Yani her müstehcen görüntü veren aynı kategoriye girmez, mümkün değil. Hepsinin amacı farklıdır. Ortak olan şey, o görüntüdür. Ama görüntünün arka planında çok değişik amaçlar vardır. Bu amaç için o görüntü kullanılır. Bütün mesele budur.

Bir kısmı da kandırılır, telkine yatkındır çünkü, “Ya bak şöyle yap, böyle yap, bir yerlere gelirsin, şu olur, bu olur” diye kandırılan insanlardır. Yoksa hepsi hasta ruhlu insanlar değil. Hatta bir kısmı, yıllar sonra çok pişman olduklarını ifade eder, “Keşke şu görüntüleri vermeseydim, hayatımın en büyük hatası, en büyük yanlışım... vs.” diye röportajlar da verirler. Ama şu bir gerçek ki, sağlam bir aile eğitimi, değer yargısı, terbiyesi almamış veya çok ciddî parçalanmış aile çocukları, alkol, madde veya kumar bağımlısı, fuhuş sektörüne yakın sektörde çalışan aile çocukları, bu alana daha çok meylediyor. Buradan da şu sonuç çıkıyor: Sağlıklı, nitelikli, kişilikli bir aile ortamı, her türlü olumsuz etkiye karşı koruyucu bir kalkan, bir zırh gibi.

Bediüzzaman Hazretleri, örtünmenin, kadının

yaratılışının, bir anlamda psikolojisinin gereği olduğunu söylüyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bediüzzaman Hazretlerinin demek istediği şudur: Kadınların çok azı güzeldir. Çoğu ya çirkindir, ya yaşlıdır—çünkü kadın, erkeğe göre daha çabuk yaşlanır. Ve kadın fıtraten ilgi çekmek, ilgi odağı olmak, kendini teşhir etmek, göstermek ister. Ama hiçbir çirkin kadın da, kendini göstermek istemez. Hep güzelleşmek, estetik yapmak, makyaj yapmak, çirkinliğini bir takım şeylerle kamufle etmek ister. Burada zaten Bediüzzaman’ın vurguladığı şey de o. Kadının fıtratında bu var yani. Dolayısıyla örtü, bütün bunları da kapatır aslında. Aynı zamanda da, kendilerine farklı niyetle bakan insanların bakışını da kısmen engelleyebilir. Fakat, ailelerin kızlarına örtü konusunda baskı yapmamalarını öneririm. Bazı kızlarımız, “köşeyi dönünce” örtüsünü çıkarabiliyor. Veya başta örtü; ful makyaj, dar bir bluu jeen. Çok sırıtıyor. Bu daha çok teşhircilik oluyor. Bunun için kızların sindirerek, özümseyerek örtünmesi daha mantıklı. Örtünmüyorsa da asla baskı yapmamak gerek.

Biraz da çocuklarımız ve gençlerimizden söz

edelim. Medya aracılığıyla müstehcenliğe maruz kalan, bilhassa çocuk ve ergenler de, bu durumdan olumsuz bir şekilde etkilenmiyor mu? Buna karşı bir tedbir alınmalı değil mi?

Eğer aileler bir filtrasyon, bir takım denetim mekanizmaları koymamışsa, çocuklar ve gençler buna çok rahat bir şekilde ulaşabiliyor ve bundan olumsuz bir şekilde etkilenebiliyorlar tabiî. Çok erken yaşta cinselliği tahrik eden uyaranlar almak, çocukların ve gençlerin erken hormonal gelişimlerinin oluşmasına ve o yönde meraklarının artmasına sebep olabilir. Bu da, kendinde var olan ve meselâ eğitime, bilime, kültüre, san'ata, spora ayırması gereken enerjinin bir kısmını cinsel alana yöneltme şeklinde bir problem doğurabilir. Buradan da pornografiye kayma riski olabilir ve oradaki görüntüleri gerçek hayatta zannedip o şekilde karşısında bir kadın-erkek profili oluşturabilir. Ve karşı cinse yaklaşımında böyle bir yolu deneyebilir. Bu da yanlış bir yöntem olur tabiî.

Müstehcen görüntüler veya kaba cinsel muhtevalı uyarılar, çocuk ve gençlerin önünde kötü bir modeldir. Kişilik gelişimi aşamasında çocuk ve gençler, gördüklerini taklit etme eğilimindedir. Yani onlar gibi olmak isteyebilirler, onlar gibi meşhur olmak isteyebilir, onların gittiği yolları, giydikleri giysileri, çıktıkları yerleri vs. merak edebilirler. Eğilimi de varsa tabiî çocuğun, gencin.. Herkeste olmaz çünkü. Bunun dışında, çocuk ve ergen, aileyle de ciddî çatışmaya girebilir. Çünkü ailenin vermek istedikleri ile gördükleri arasında duran çocuk, tabiatı nereye yatkınsa oraya kayabiliyor.

Özetle söylemek gerekirse, müstehcen görüntüler, yayınlar vs. çocuk ve ergenlerin kişiliklerini bozabildiği gibi, yanlış cinsel eğilimlere ve davranışlara da yönlendirebilir. Dolayısıyla, çocuk ve gençlerin bu şekilde uyaranlara maruz kalmasının mutlaka denetlenmesi ve engellenmesi lâzım. Yetişkin insanlar için de açıkça değilse bile, tercih olarak tedbir almak gerekir. Çünkü bir şekilde insanlar ulaşıyor buna, yasaklamak çözüm olmuyor. Ama denetim mekanizması ve belli kumandalar, belli filtrasyonlar, tercihli bir takım mekanizmalar gündeme getirilebilir.

Son bir soru olarak, artan şiddet olayları ile

müstehcenlik arasında bir ilişki görüyor musunuz?

Cinsel muhtevalı suçlar da, tecavüz de bir şiddettir neticede ama genel anlamda şiddeti arttıran şeyleri şöylece sıralayabiliriz: Özellikle büyük şehirlerde yoğun trafik, hava kirliliği, oksijen miktarının ve yeşil çevrelerin azalması, betonlaşma, gelir dağılımındaki ciddî uçurumlar; siyasî, sosyal, ekonomik çalkantılar, belirsizlikler, düzensiz aile hayatları, kapitalist sistemin sürekli tüketimi teşvik etmesi, gençlerin çocukların kişilik gelişimlerini olumsuz etkileyecek san'atsal, kültürel değer yargılarının yeterli olmayışı gibi bir çok sebeple şiddet artabilir.

Öte yandan kontrolsüz göçler, terör olayları ve tabiî ki gereğinden fazla cinsel muhtevalı uyarımlar da şiddeti arttırır. Yani kişi, cinsel muhtevalı uyarıldığı zaman, illâ gidip tecavüz edecek değil, sokaktakine de saldırabilir, yani neticede, ilkel cinsel enerji bir yerde boşalmak ister. Meselâ bir futbol müsabakasında karşı tarafa cinsel muhtevalı küfür de edebilir, kavga da edebilir, satır da çekebilir. O bir enerji yükü çünkü, bir yerde boşalacak. Bazen öyle boşalır, bazen böyle.

Teşekkürler...

Ben teşekkür ederim.

Uz. Dr. Nihat Kaya kimdir?

1960 Ardahan-Göle doğumlu, ilk ve orta ögretimini Göle’de tamamladı. 1987’de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Öğrencilik yıllarında değişik gazete ve dergilerde makaleleri yayınlandı. 1988 yılında Bursa Uludağ Üniversitesi’nde başladığı psikiyatri uzmanlık eğitimini, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde sürdürerek 1993 yılında psikiyatri uzmanı oldu. Uzmanlık tezini “İntihar” üzerine yapan Dr. Nihat Kaya, Bakırköy’de, Telefonla İntihara Müdahale Merkezi'nin (182-Umut Işığı) kuruluşunda aktif görev aldı ve çalıştı. “Çocuk Eğitiminde Dayağın Yeri” ve “Çocuk Psikolojisi” üzerine değişik araştırmaları vardır. Özellikle sosyal-psikolojik konularla ilgilenmekte; değişik gazete ve dergilerde makaleleri ve röportajları çıkmakta, Radyo-Tv programlarına katılmaktadır. Son yıllarda toplumda yaygın görülen depresyon ve panik bozukluk üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırmış bulunmaktadır. Hâlen, DEPAM (Depresyon ve Panik Bozukluk Merkezi) yöneticiliğini sürdürmektedir.

Yayınlanmış kitapları:

1. Depresyon Panik ve Takıntılarımız

2. Eyvah Çocuğum Büyüdü

3. Neden İntihar Ediyorlar?

4. Evliliği Yıkan On Düşman.

5. Sorularla Panik Atak RÖPORTAJ: İSMAİL TEZER tezer@yeniasya.com.tr

BEYNİMİZ NASIL KÖRELİYOR?

DÜŞÜNMEYE devam ettikçe beynimizin düşünme kapasitesi gelişecektir. Çünkü beyin onu kullandıkça gelişir; kullanılmadığında en hızlı körelen organ, insan beynidir. Alman Beyin Antrenman Kurumu Başkanı Prof. Fisher, televizyon seyretme örneğini vererek şöyle demektedir: “İki saat televizyon seyretmek sûretiyle uyarımdan yoksun bırakılmasının beyinde oluşturduğu tembelliği gidermek için bir hafta zihin egzersizi yapmak gerektir.” İki saat kullanılmayan beyin böylesine köreliyorsa, yıllardır kullanılmayan beynin ne hâle geleceği düşünülmesi gereken önemli bir sorudur.

GÖZ TERBİYESİ

Çağımız insanının, özellikle öğretim çağındaki gençlerin en büyük problemlerinden biri de hafıza zayıflığı… Yani günümüz insanı okuyup dinlediklerini aklında tutamayıp çok kısa bir sürede unutuyor. Oysa, dedelerimize baktığımızda hafızalarının oldukça kuvvetli, zekâlarının keskin olduğunu görüyoruz.

İşte bunlardan biri de İslâmî ilimler alanında Osmanlı’nın son dönem şahsiyetlerinden Mahir İz Hoca Efendidir (1895-1974).

Bu değerli âlime bir gün:

“Hocam! Maşallah, çok keskin bir zekânız, muazzam bir hafızanız var. Elli, altmış sene evvelini dün gibi hatırlayıp söyleyebiliyorsunuz! Bunu nasıl başarıyorsunuz?” diye sorduklarında Osmanlı’nın bu değerli münevveri göz terbiyesi ile alâkalı çok ilginç bir cevap veriyor:

“Oğlum biz Osmanlı ilk mektebine gittik. Bize ilk gün yolda nasıl yürünür, bunun kaidesini öğrettiler. Göz, ayağın ucunda olacak yolda yürürken! Gözümüz hep ayağımızın ucundaydı. Hep önümüze bakardık. Sizler boyuna etrafınıza bakıyorsunuz… Ona bak, şuna bak… Sizde hafıza olmaz. Günahı göz işlerse de, belâsını gönül çeker. Gözler bakar, gönül rahatsız olur ve hafıza zayıflar.”

Ne diyordu Bediüzzaman Hazretleri:

“Risâle-i Nur Talebelerinden bir genç hâfız, pek çok adamların dedikleri gibi dedi: ‘Bende unutkanlık hastalığı tezayüd ediyor, ne yapayım?’

“Ben de dedim: ‘Mümkün oldukça nâmahreme nazar etme. Çünkü rivayet var. İmam-ı Şâfiî’nin (ra) dediği gibi, ‘Haram-ı nazar, nisyan verir.’

Evet, ehl-i İslâmda, nazar-ı haram ziyadeleştikçe, hevesât-ı nefsaniye heyecana gelip, vücudunda su-i istimalâtla israfa girer. Haftada birkaç defa gusle mecbur olur. Ondan, tıbben kuvve-i hâfızasına zaaf gelir.”

(Kastamonu Lâhikası, s. 96)

Sevgi şifâdır

Ohio Devlet Üniversitesi’nde tavşanlar üzerinde yapılan bir araştırmada, yüksek oranda yağlı besinlerle beslenmenin damar sertliğine tesirleri araştırılmıştır. Bu araştırmanın sonuçları şu düşündürücü gerçeği ortaya çıkarmıştır: Aynı tür ve aynı şekilde yağlı besinlerle beslendikleri halde sevilip okşanan tavşanlarda, diğerine oranla daha az yağ bulunduğu tesbit edilmiştir. Gerçekten de sevgide bedenimizin kimyasını değiştirecek kadar sihirli bir güç vardır.

Bu konuda Helen Colton’un tesbitleri son derece önemlidir: “Bir insana dokunulduğunda onun kanındaki hemoglobin önemli ölçüde artar. Hemoglobin, kanın oksijenini kalp ve beyni de içermek üzere bedenin bütün organlarına götüren bölümüdür. Kandaki hemoglobin oranının artışı bütün bedeni güçlendirir, hastalıkların bedene girişini önler ve iyileşmelerini hızlandırır.”

HER YERDE İHLÂS

Bir İslâm büyüğüne sormuşlar:

“Sizin nasihatınızı dinlerken kendimizi tutamıyor ağlıyoruz; ama bazen resmî görevlileri dinlerken, bir türlü ağlamak gelmiyor içimizden.”

İslâm büyüğü şu hikmetli karşılığı vermiş: “Ücretle ağlayan kadınlar, kimseyi ağlatamazlar. Ama kendi çocuğu için gözyaşı döken bir ana, herkesi ağlatabilir!”

MİZAH-ÇIK

Birisi İmam Şabi’ye:

“İhramlıyken kişi bedenini kaşıyabilir mi?” diye sordu.

“Evet” cevabını alınca:

“Peki ne kadar?” dedi.

İmam Şabi bu anlamsız soruya aynı tarzda cevap verdi: “Kemikleri gözükene kadar!”

VEFA-SIZLIK

San'atçı Kurtuluş Türkgüven’in yakın arkadaşı Sebahattin Şanlıtürk, Türkgüven’in vefatından önce hiç kimsenin kendisini ziyarete gelmeyişinden dolayı vefasızlıktan dert yandığını anlatırken şunları söylüyor:

“Ölüm anına kadar gözü, hep kapıdan içeri girecek bir eski dostu aradı. Son nefesini verirken bile ‘Acaba kim gelecek?’ diye soruyordu.”

Şimdi gelin de Hz. Ali’nin şu sözü üzerine düşünmeyin bakalım. Ne demişti İmam Ali (ra): “Bana ne derlerse desinler, vefasız demesinler.”

BATAN GÜNEŞ MİSALİ

Bir gün Peygamber Efendimiz (asm) ashabına, batmak üzere olan güneşi gösterip şöyle buyurdu:

“Bugünün geçen saatlerine göre kalan saatleri ne kadar kısa ise, dünyanın geçen ömrüne göre kalan ömrü de o kadar kısadır.”

Allah’ın Sevgili Elçisi (asm) dünyayı mi-safirhane, insanı da misafir sayardı.

Ahiret uzakta değil, burnumuzun dibindedir.

BÖCEĞİN DERSİ

Ebu’l-Haccac Aksuri’ye:

- “Maneviyatta rehberin kim?” diye sorduklarında:

- “Bir böcek” dedi.

Alay ediyor sandılar. İzah etti:

- “Dışarıda gezerken, fener direğine çıkmak isteyen küçük bir böcek gördüm. Kaygan olduğu için yarı yoldan düşüyor, fakat hiç yılmıyordu. Yüzlerce defa aynı hareketi tekrarladı. Onu o halde bırakıp mescide gittim. Çıktığımda bir de ne göre-yim, direğe tırmanmış, fenerin yanında duruyor. O hayvan engellerden yılmama ve sebat etme konusunda rehberim oldu.”

KELİMELER VE BİZ

“Allah bana bu çocuğu sevdirdi” ile “Ben bu çocuğu sevdim” cümleleri arasında dağlar kadar fark var.

Bir şeyi nefsine nispet etmekle Allah’a (cc) nispet etmek aynı şey değil.

ŞÜKÜR NEYMİŞ?

Cüneyd-i Bağdâdî çocukken biri ona sorar:

“Şükür hakkında ne biliyorsun?”

Küçük Cüneyd der ki:

“Şükür odur ki, Allah’ın sana verdiği nimetlerle, günah ve kötülük yolunda kuvvet kazanmayasın!..”

ADALET VE ZULÜM NEDİR?

Adalet nedir? Ağaçlara su vermek.

Zulüm nedir? Dikeni sulamak. Adalet bir nimeti yerine koymaktır; her su çeken tohumu sulamak değil.

Zulüm nedir? Bir şeyi yerinde kullanmamak, yeri olmayan yere koymaktır.

Mevlânâ

sgunduzalp@yeniasya.com.tr

İttihad–ı İslâmın fedâisi olmak

Bediüzzaman diyor ki:

"Elhasıl: Sultan Selim'e biat etmişim. Onun ittihad–ı İslâm'daki fikrini kabul ettim.

Bu meselede seleflerim, ...ve Sultan Selim'dir ki, demiş:

'İhtilâf u tefrika endişesi

Kuşe–i kabrimde, hatta bîkarar eyler beni

İttihadken savlet–i a'dayı def'a çaremiz

İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni. '"

(Divan–ı Harb–i Örfi, YAN, İst. 1996, s. 29)

İslâm birliğinin mimarları Sultan II. Abdülhamid'i devirerek idareyi ele geçiren ve çapulcu Hareket Ordusunun kuvvetiyle muhaliflerini bertaraf etmeye çalışan İttihatçıların 1909 Mayıs'ında kurmuş oldukları idam sehpaları önünde yargılanan Bediüzzaman Hazretleri, İttihad–ı İslâmla aynîleştirdiği "İttihad–ı Muhammedî"ye mensubiyeti sorgulandığında şu mânâda gayet veciz ve cesurâne cevaplar verir:

* "Dediler: İttihad–ı Muhammedî"ye dahil misin?

“Dedim: Maaliftihar! En küçük efradındanım. Ve o ittihaddan olmayan dinsizlerden başka kimdir? Bana gösteriniz." (DHÖ, s. 19)

* "Ben bu ittihadın efradındanım. Ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb–i iftirak (bölünme sebebi) olan fırkalardan değilim." (Age, s. 29)

İslâm birliği olan "Muhammedî birliği" hayatının her safhasında müdafaa eden ve tahakkukuna da bilfiil teşebbüs eden Üstad Bediüzzaman, bu hususta seleflerim dediği fikir öncüleri olarak Sultan Selim'den başka ayrıca şu isimleri zikreder: Cemaleddin–i Efganî, (allâmelerden) Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, (müfrit âlimlerden) Ali Suavi, Hoca Tahsin Efendi ve Namık Kemal Bey.

Ne acip bir tecellidir ki, bugün İslâmın inkişafından yana ve ümmetin birliğini isteyen pekçok Müslüman kişi, hatta birçok âlim zat, burada zikredilen tarihî şahsiyetleri sevmez, onlardan hiç hazzetmez. Onların başka hususta hatalarını, günahlarını gördüklerinden, bütün hasenatlarını da reddedip setrediyorlar. Hatta, bazılarından nefretle söz ediyorlar.

Oysa, bu isimler ve onların fikriyât ve hizmetlerini toptancı bir yaklaşımla değerlendirmek hiç de doğru değil. Hataları var, hasenâtları var. Hem, hataları ne olursa olsun, İslâm birliğine ciddî ve samimî şekilde taraftardırlar.

İşte, Üstad Bediüzzaman da, esasen onların bu yönlerine dikkat çekiyor ve özellikle "Bu meselede seleflerim" diyerek, İttihad–ı İslâm noktasındaki umumî müşterekliğe dikkat çekiyor.

Zaman içinde öyle insafsız bağnazlara rastladık ki, o zatların ismini selefleri arasında zikrettiği için, Bediüzzaman Hazretlerini dahi tenkit ediyorlar. "İşte, falanın şu hatası var, filanın da bu günahı var; öyleyse Said Nursî onlardan niçin müsbet mânâda söz ediyor" diyerek, toptan bir karalama cihetine giderek tuhaf bir kabalık sergiliyorlar.

İslâm birliğinde selefler arasında ismi zikredilen Sultan Selim hakkında ise, Şia ve Aleviler dışındaki kesimlerden pek bir muhalefet görünmüyor. Onun hakkında bir umumî takdir ve teveccüh var.

Üstad Bediüzzaman, Sultan Selim'in Kürtlerle münasebetinden de kısaca söz ediyor ve diyor ki:

"O (Yavuz Selim), Kürtleri ikaz etti. Onlar da ona biat etti. Şimdiki Kürtler, o zamandaki Kürtlerdir." (Age, s. 29)

Evet, bin yıldır İslâmiyet milliyetine bağlılıkları hiç değişmeyen Kürtlerle bütünleşmenin, onlarla kaynaşmanın, hatta onların kendi aralarındaki uyum, insicam ve ittifakın temini, hiç şüphesiz bu kudsî ittihadın temininden geçer. Ve illâ, kargaşa olur, ihtilâf ve keşmekeş olur.

Zira, İslâm birliğine giden yol, bir bakıma Kürtlerin iştirakı ve ittihadıyla mümkün olabiliyor. Bugün de muhtelif ülkelerde dağınık vaziyette yaşayan Kürtler, birçok yönüyle sancılar çekiyor. Mutlak ekseriyeti Ehl–i Sünnet'ten olan bu Müslüman unsurun, böyle sancılar içinde kıvranmasıyla İttihad–ı İslâm tahakkuk etmez; hayalden ibaret kalır.

İdris-i Bitlisî'nin ihlâslı gayretleri

1500'lü yılların ilk çeyreğinde Kürtlerin Osmanlı'ya bağlanmasında ve kudsî "İslâm birliği" idealine dahil olmasında en çok emek sarf edenlerin başında büyük âlim, tarihçi ve diplomat bir şahsiyet olan İdris-i Bitlisî gelir.

İran'da Safevî devleti kuruluncaya kadar İran'daki Akkoyunlu devletinin hizmetinde çalışan İdris–i Bitlisî, 1501'de kanlı baskınlarla idareyi ele geçiren Şah İsmal-i Safevî ile anlaşamayarak oradan ayrıldı. Gelip kendine daha yakın fikirde gördüğü Osmanlı'ya intisap etti. Devlet ve millet hizmetinde hummalı bir faaliyetin içine girdi. Heşt Behişt isimli müstesna eserini bu dönemde telif etti.

Safevî iktidarıyla birlikte Şia tehlikesi Şarkî Anadolu'ya sirayet edince, İdris–i Bitlisî devreye girdi. Ne var ki, Sultan II. Bayezid'i bir türlü harekete geçiremedi.

1512'de Osmanlı tahtına Sultan Selim geçince, işler değişmeye başladı. İlk seferin Şah İsmail üzerine yapılması kararlaştırıldı.

Sefer öncesi, İdris–i Bitlisî'yi Şark'a gönderen Sultan Selim, Şia tehlikesine karşı onları ikaz etti. Ehl–i Sünnet olan Müslümanların birlik beraberlik içinde hareket etmeleri gerektiğine onları ikna ettirdi.

Sultan Selim'in askerî ve siyasî dehasıyla hareket eden İdris-i Bitlisî'nin Kürtler arasındaki hizmeti takdire şâyândır. Arada hiçbir sürtüşme, hiçbir kavga olmaksızın Osmanlıyla ittifak sağlandı. Bu ittifak, tarih literatürüne "müsâlemet" tâbiriyle kayda geçti.

Müsâlemet, yani sâlimen, isteyerek, kendi arzularıyla mânâsına gelir. Ki, hakikaten Kürtlerin Osmanlı'ya bağlanması ve Osmanlı'nın İslâm birliği politikasını benimsemesi, tarihte ender rastlanan hadiselerden biridir. Genelde, bir unsurun diğerine bağlanması kavgalı, çekişmeli olmuş ve itaate sevk edilme bir nev'î mecburiyet tahtında tahakkuk etmiştir. Burada ise, durum bir hayli farklı görünüyor.

Şarkî Anadolu'daki Kürtlerle ittifak kuran Sultan Selim, 1514'te Çaldıran'da yaşanan muharebede Şah İsmail'e galebe çalmakta fazla zorlanmadı. Bunda mahallî kuvvetin tesiri büyüktür.

Kürtlerden sonra sıra Araplara gelmişti. Onların da İslâm birliğine dahil edilmesi gerekiyordu. Zaten, kendi aralarında birçok yerde ihtilâfa düşmüş, ittihad ruhunu kaybetmişlerdi. Suriye'de, Mısır'da, Filistin ve Hicaz'da huzursuzluk had safhada idi. Kahire'deki Abbasî halifesinin sözünü dinleyen yoktu. Hilâfet makamı sönük bir vaziyete düşmüştü.

İşte, bu dağınıklığı gidermek, ihtilâfı ortadan kaldırmak ve hasseten İttihad-ı İslâmı tesis emek maksadıyla harekete geçen Sultan Selim, Çaldıran Zaferinin ardından Mısır ve Hicaz seferine çıktı. Şâm-ı Şerif'te, Mercidabık'da, Ridaniye'de (1516) zafer üstüne zafer kazandı. Koca ordusuyla çetin Tih Çölünü geçerek Kahire'ye vasıl oldu. İslâm birliği yolundaki zaferler zincirine burada da yeni halkalar kattı. (1517)

Mısır zaferiyle birlikte hilâfet makamını da devralan Sultan Selim, buradan Filistin'e ve Hicaz'a yöneldi. Buraları da fazla zorlanmadan Osmanlı'ya kattı ve dolayısıyla İslâm birliğini bu geniş coğrafyada da sağlam bir sûrette tesis etti. Hem, öyle bir sağlamlık ki buralarda yaşayan topluluklar, yaklaşık 400 sene müddetle tam bir huzur ve barış atmosferi içinde yaşadı. Özellikle hariçten hemen hiçbir saldırı olmadı, savaş vukuatı pek yaşanmadı.

Evet, Sultan Selim'in çok geniş bir coğrafyada tesis etmiş olduğu İslâm birliği siyaseti, sayısız derecedeki Müslüman unsurlara en mesut, en huzurlu bir devir yaşattı. Bosna'dan Filistin'e, Sudan'dan Kırım'a, Hind ve Kafkasya'dan tâ Mağrib ülkelerine kadar, yüz milyonlarca Müslüman nüfusun yaşadığı bu geniş dünya coğrafyasında yaklaşık dört asır müddetle barış, huzur ve sükûn hali yaşandı.

Ne zamanki Osmanlı zaafa uğradı ve İttihad–ı İslâm fikriyatı kuvvet ve heyecanını kaybetmeye başladı, işte o zaman Müslüman ülkeler de birer birer sömürgeci devletlerin tuzağına düştüler. Ardından, hürriyet ve istiklâliyetlerini kaybettiler, peşpeşe zillet ve sefalete düçâr oldular.

İslâm âleminin kurtuluş ve saadetini, inanıyoruz ki, yine İslâm ittihadına sarılmakla ve bu dâvâyı şuurla, iz'anla, ilim ve irfan nuruyla nurlandırmakla temin etmek mümkündür.

Evet, Said Nursî'nin "biat ettim" dediği Sultan Selim'in İttihad–ı İslâm dâvâsına sarılmaktan ve bu dâvâyı yeniden ihyâ etmekten başka çaremiz yoktur ve olamaz; nitekim, geçmişte de olmamış.

“YENİ NİŞANLANDIK AMA BİRBİRİMİZİ ÇABUK KIRIYORUZ, NE YAPMAMIZ LÂZIM”

İsmi mahfuz okuyucumuz: “Biz nişanlandık. Aynı okulda arkadaşız. Önceleri her noktada mutabık olduğumuzu düşünüyorduk. Ama nişanlanınca bazı şeylerin farklılığını hissettik. Kısacası sık sık tartışır olduk. Birbirimizi kırıyoruz, üzülüyoruz. Bazen ümitsizliğe kapılıyoruz. ‘Nişanlılıkta böyle olursa, evlilikte nasıl olur’ diye... Nişanlımla birlikte size yazmaya karar verdik. Ne yapmamız lâzım? Neleri önerirsiniz? Bizler tez elden bu nişanlılığı kurtarmak istiyoruz.”

Bir gece adeta feryatla yankılanan bir telefon almıştım. Telefonun öbür ucundaki, bir yıl önce mezun ettiğim bir öğrencimdi. Altı-yedi ay süren nişanlılık döneminden sonra, evlilik için gün belirlemişler, ama tartışmaları bir türlü bitmiyordu.

“Bu şekilde evlenirsek biz ne yapacağız? Bu yuva kurulmadan, yıkıldık” diye panik içindeydi.

Kendisine göre bazı sebepleri olan bu öğrencimin tesbitleri doğruydu. Evliliğe hazırlıksız yakalanmak, evliliğin mutluluğunu silip süpürürdü. Buna âcilen bir çare bulunmalıydı.

Çok sevdiğim saygılı, bilgili ve çalışan öğrencilerime sunduğum tekliflerimi sizlerle de paylaşmak istiyorum.

İki farklı insanın bir bütün oluşturması, sabır, zaman ve itina ister. Nişanlılıkla başlayıp, evlilikle sürecek olan bu birliktelik, saniye saniye ihtimam, adım adım emek ister.

Nişanlılık ve evlilikte bazı şeylerin istediğimiz gibi gitmemesinin önemli sebepleri vardır. Bu sebepleri aşacak ve mevcut problemlere çözüm olacak bazı pratikleri ele alalım:

1- Nişanlılığı son derece ciddiye alın, alıştığınız rahat ve bağımsız hayatla kıyaslamayın. Artık, iki kişilik farklı bir hayatı yaşayacağınız konusunda kendinize telkinde bulunun.

2- Evli her insanın, nişanlılıkta bazı güçlükleri yaşadığını, sizin de onlar gibi yaşayıp, problemleri aşma iradenizin bulunduğunu düşünün. Eğer her nişanlı, karşılaştığı problemlere bağlı kalsaydı, bugün hiçbir evlilik olmazdı.

3- Nişanlınızla her konuyu karşılıklı olarak, kırmadan incitmeden konuşabilmeniz konusunda birbirinize söz verin. Bu sözü ise, asla çiğnemeyin. Bu yolla her güçlüğü aşacağınızı bilin.

4- Problemleriniz karşısında panikleyip, “Ne olacak?” endişesine kapılmayın. Hayatın problemlerle devam edeceğine alışın. Problemsiz bir hayatın, en büyük problem olacağını bilin.

5- Nişanlılık döneminde iradenize ve dengenize sahip olun. Unutmayın ki, nişanlılık bir geçiş dönemidir. Her an bozulabilir bir niteliği vardır. Dönülmesi zor hatalar yapılırsa, bedensel ve psikolojik çöküntü bir ömür boyu sürer.

6- Nişanlılıkta problemleri değil, paylaşım noktalarını ön plâna çıkarın. Sözle dahi, şiddetten bahsedip, korku ve paniğe sebep olmayın. Sevgi ve iltifat, nişanlılığın ilâcıdır.

7- Yalnız kaldığınızda sadece kendi meselelerinizi ele alın. Problemlerinize birlikte çözüm üretin. “Şu veya bu ne demiş?” konusuyla ilgilenmeyin. Unutmayın, sizi yalnızca siz idare edip, mutlu edeceksiniz.

9- Savurgan, aç gözlü ve su gibi akan israf, evlilikte bir yıkımın ve bir mutsuzluğun habercisidir. Nişanlılıkta tutumlu olun; plânlı harcamayı ve gelecek için yatırım ve birikim plânları yapmayı öğrenin. Çünkü evlilik, nişanlılıktan ibaret değildir.

10- Birbirinize karşı açık olun. Abartılı ve imkânsız vaatler sunmayın. Sade ve yalnız olursanız, bir çift söz, bir çiçek, bir tebessümün en büyük zenginlik olduğunu görürsünüz.

11- Nişanlınızın söz ve fikirlerine değer verin. Yanlış bir söz veya davranış gördüğünüzde sert ve kesin bir tavırla onu düzeltmeye kalkmayın. Onun doğrusunu yaşayışınızla gösterin ve düzelmesi için de zamana bırakın.

12- İstek ve tercihlerinizde ısrarcı olmayın. Ortak bir noktada buluşmaya çalışın. Çünkü ailede tek kişinin isteği değil, iki kişinin isteği dikkate alınır.

13- Nişanlınıza karşı üstünlük gösterisinde bulunup, onu ezmeyin. Fazla eğitimin, fazla maaşın, fazla zenginliğin havasıyla karşınızdaki insanı hırpalamayın. O da kendi çapında sizin kadar değerlidir.

14- Problemlerinizi ertelemeyin, tazeyken çözmeye çalışın. Problemler ertelendikçe, büyür, büyüdükçe de çözümsüzlüğe doğru giderler.

15- Mevcutlarınıza razı olun, elinizdekilerle memnun olmayı bilin, başkasına özenmeyin. Siz, öncelikle siz olun. Başkası olmaya kalkmayın. Magazin basınında yer alanların, sahte gülücükleri ve renkli dünyaları sizi etkilemesin. Onların tozpembe dünyalarının gerisinde korkunç bir yalnızlık ve sevgisizlik yattığını unutmayın.

16- Nişanlılık döneminde, aile büyüklerinizin, görüşlerine değer verdiğiniz insanların tekliflerini dinleyin. Deneyimlerinden yararlanın.

17- Dinî ve ahlâkî kültürünüzü, moral değerlerinizi göz ardı etmeyin. O zaman kendinize saygınız kalmaz.

Nişanlılık döneminde, Ahi Evran Veli’nin şu sözünü temel hareket noktası kabul edin:

“Eline, diline, beline sahip ol.”

HALİT ERTUĞRUL

halit1956@ttmail.com

Kıyafet kimliği

Kıyafetler kimliğimizi ele veren dış yansımalar, davranışlar samimiyeti yansıtan içsel görüntüler… Hüküm şekle göre mi verilir, yoksa özden dökülen edebe göre mi?

Sıcak solunan sokaklar aynı zamanda edebin, tesettürün, inanmışlığın, kimliğin turnusolu. Ne kadar samimîsin inandığına? Çelişkilerden kurtulup aidiyetlerinle sağlam bir kimlik ve o kimliğe yaraşan bir kıyafet ve davranış sergileyebiliyor musun? Sergilenen sulu, samimîyetsiz görüntüler koyu bir taklitçilik içerisinde olunduğunu gösteriyor, öyle ki bazı manzaralar yakışıksızlıktan öte çirkin, utanç verici…

Başına örtü takmakla tesettürlü olunmuyor, bez parçasıyla saçını örtmekle haya kuşanılmış olmuyor; bütün azaları ve davranışlarıyla tesettüre bürünmek, duygularını düşüncelerini imanla terbiye etmek ve dizginlemek, karşı cinsin hislerini uyandırmamak, fitneye sebep olmamak; samimiyet ve sağlam kimliğin elbisesini giyinmek bu olsa gerek…

Dünyayı tercih edenler her yaz biraz daha hayâsızlığa yaklaşıyor—tarife gerek yok, sokaklar bunun şahidi. Başörtüsü ile ehl-i iman görüntüsü veren bir kısım tesettürsüzlerin bunu kötü bir kopya ile taklit etmeleri doğrusu çok üzücü, çok endişe verici, çok rencide edici… Ne oralı ne buralı olamamışlık, imanla imansızlık arasında salınım, dünya ve ahiret arasında sağlam Sırat Köprüsü kuramamak… Öyle manzaralar gösteriliyor ki utanmaktan öte ıztırap verici. Ayıp bile bundan utanıyordur her halde…

Evet, muvaffak oldular, türban diye diye bize de alıştırdılar, tesettürü sadece başını örtmek olarak algılattılar ve öyle uygulattırıyorlar. Tesettür, ruhu ve bedeni örten ne kadar kuşatıcı bir kavram; türban kuşa çevrilmiş, içi boşaltılmış bir kavram… İçi dolmamış şekilcilik, çelişkilerle hayâsızca savruluyor sokaklarda, bazen de içi edeple dolu başı açıkları görüyor şaşırıyoruz; hangisi hangi yolda, hangisi imana daha yakın?

İnanç köklerinin zayıflığı, rüzgârın önünde oradan oraya savuruyor. Kalpten, kâinatın kalbine uzanan Kur’ânî kökler sağlam olsaydı böylesi bir savrulmuşluk olmaz, kimlik kırılmaları yaşanmaz, kavî bir dik duruşla edeple yürünürdü sokaklarda, tam bir tesettürle sıcak zemherilerden kurtulunur, kurtarılırdı gençlik…

Kalpteki zaaf-ı diyanet devam ediyor, imana çalışmak daha bitmedi, köke ve insana yatırım en büyük yatırım olduğu hâlen geçerliliğini koruyor… Küfür ile iman, hayâ ile hayâsızlık, sıradanlık ile samimiyet, örtüsüzlükle tesettür arasında yakınlık görülüyorsa da aralarındaki derin çukur hiç değişmedi, değişmeyecek. Değişen gündemler düşünceler algılayışlar da değiştiremeyecek bu değişmez hakikati. Kâinatta en büyük hakikat imandır, haya imandandır, dünya ise bir meydan-ı imtihandır, ebedî saadet burada kazanılacaktır.

huseyineren@yeniasya.com.tr

Hayatın lezzeti

BÜŞRA NUR YILDIZ

nurbusra-91@windowslive.com

Ömrümüz boyunca hayattan lezzet almak için çalışıp dururuz. Sahi nedir hayatın lezzeti? Başarılı olmak mı, birini sevmek ve ondan karşılık almak mı? Ya da toplumda sevilen, sayılan biri olmak mı? Aslında bunlardan birini bile başarabilmemiz hayattan lezzet almamızı sağlar, ama yetmez. Dışarıdan mutlu gibi görünsek de içimizde bir boşluk olur. Dış dünyaya aldanarak içimizdeki boşluğu çoğu zaman fark edemeyiz bile ve ömrümüzü insanlara faydalı olan ama kendini bile dolduramadan çekip giden insanlardan oluruz.

Üstadımız ne kadar güzel söylemiş: “Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz hayatınızı iman ile hayatlandırınız” diye. Gerçekten de insan imanlı olduktan sonra sadece bu dünyaya ait olmadığını anlar, davranışları, yaşayışları ona göre olur. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahiretine çalışarak hem bu dünyada faydalı işler yapmış olur, hem de ruhunu doyurarak hayatını zevkle yaşar.

Aslında ne kadar basit mutlu olmak. Tahkikî bir imanı elde ederek hayata o gözle bakmak, her ânını mutlu yaşamak, nefes almaktan bile mutluluk duyarak insanlara pozitif enerji vermek… İmanımız olduktan sonra saydığımız bütün özelliklerin hepsini iman dairesinde yaşayarak yapabiliriz.

Başarılı olmak için çalışırız, emek veririz ama sonucunda tevekkül ederek kaderimize razı oluruz. Birini severken Allah nâmına severiz. Güzel olduğu için değil, ne kadar güzel yaratılmış diye bakarak severiz. Bunun gibi toplumda daha birçok şeyi, iman dairesinde Allah’ın rızasını kazanarak yaparsak zaten toplumda da sevilen sayılan biri oluruz. Örnek aldığımız kişi Peygamberimiz (asm) olduktan sonra lider bile olabiliriz. Yeter ki biz sünnet-i seniyeye uyalım, Kur’ân’ımızı okuyalım ve bu asrın ilâcı olan Risâle-i Nurları tam anlamıyla okuyup çevremizdekilerle paylaşalım, bu hizmet dairesinde olalım. O zaman bu dünyayı bile Cennetteymişiz gibi yaşarız.

Bize, Risâle-i Nurlarla, mutlu olmanın formülü verilmiş. Öyleyse mutlu olmaya ne dersiniz?

Kalkmadın mı?

Zaman âhir zaman,

Hadi kalk, sen de Ramazan!

Bu gelen Bediüzzaman,

Eserleri nurlu,

Onlar Nurcu,

Peygamber yolcusu.

Bu dâvâ uğruna,

Verirler canlarını.

Terbiye edilmiştir onların nefsi,

Çünkü Hakk’a uymuştur hepsi.

Bir tek Mâbud’a inanmışlar,

Bir olan Allah’a iman,

Zaman iman kurtarma zamanı,

İçimde yanan evlât sevgisi,

Yanıyor imanımız gidiyor,

Giden iman, ey Ramazan,

Sen kalkmadın mı hâlâ?

Beyin sancısı çektim de geldim

Yüksek dağlardan, derin kuytulardan

Süzülüp geçtim de geldim.

Buruk hüzünlerin, acı kahkahaların ardından

Trans gecelerin ümit yüklü şafaklarından

Vaat ışıklarını ve kerâmeti gördüm de geldim.

İdrâk sınırları içerisinde

Akıl fenerinin kör görüşlerinin dışında,

Zaman ötesi bir duyguyla,

Kanatlanan alev topu,

Güneş sönüşlerinin arefesinde,

Uçsuz noktaların,

Metafizik bulguların yüreğinden geçtim de geldim.

Dönüşü olmayan hale girdim.

Kanatsız uçarken,

Gönül penceresinin huzmeli ışıklarından,

Ser hoş ruhun halelerinden,

Dört kitabın anlam yüklü mânâsını

Duydukça her hecede adını

Beyin sancısı çektim de geldim.

sevkiciftci@mynet.com

ŞEVKİ ÇİFTÇİ

10.07.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Elif Eki

  (26.06.2009) - ‘Bir alana, Bin bedava’ (!)

  (19.06.2009) - Elif bir harman

  (12.06.2009) - Elif’imiz kemâlini buluyor

  (05.06.2009) - Bir paylaşma san'atı: Evlilik

  (29.05.2009) - Elif ses getirdi

  (22.05.2009) - GENÇ KALEMLERE ÇAĞRI

  (15.05.2009) - Mevlânâ ve Bediüzzaman’ın ortak mesajı: İTTİHAD-I İSLÂM

  (08.05.2009) - İkinci haftaya girerken

  (01.05.2009) - Yeniden Bismillah!

  (30.04.2009) -

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.