28 Ekim 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Dizi Yazı

CEVHER İLHAN

‘HABER TÜRK’ PROGRAMINDAKİ ÇARPITMALAR VE ÇELİŞKİLERE CEVAP-5

Abdülmecid Ünlükul, Bediüzzaman'ın, vefatından yıllar önce yanında bulunan talebelerine,"Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir-iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum" sözlerindeki duâ ve dileğini hatırlayınca tesellî bulunur.

Bediüzzaman’ın duâsı kabul oldu

Daha sonra “keşke o gece orada sabahlayıp ağabeyinin mezârının yerini bilseydim” diye hayıflandığı belirtilen Abdülmecid Ünlükul, Bediüzzaman’ın, vefatından yıllar önce bayram günü şiddetli hastalık içinde, yanında bulunan talebelerine, “Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir-iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum” sözlerindeki duâ ve dileğini hatırlayınca tesellî bulur.

Gerçekten Bediüzzaman, vefatından dört yıl önce mezarı hakkında yazdığı bir mektubunda şu vasiyette bulunur:

“Dostlar uzaktan ruhuma Fâtiha okusunlar, mânevî duâ ile ziyaret etsinler. Fâtiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risâle-i Nurdaki azamî ihlâs ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir mânevî sebep hissediyordum. Kendini Risâle-i Nura vakfetmiş olan yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam kabrimin yakınında bulunup bu mânâyı, lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler.” (Emirdağ Lâhikası, 417)

Nur Talebelerinin, “Kabri ziyarete gelenler, Fatiha okur, hayır kazanır. Acaba siz ne hikmete binaen kabrinizi ziyaret etmeyi men ediyorsunuz?” sualine verdiği cevapta, “Bu dehşetli zamanda, eski zamandaki firavunların dünyevî şan ve şeref arzusuyla heykeller ve resimler ve mumyalarla nazar-ı beşeri kendilerine çevirmeleri gibi, enâniyet ve benlik, verdiği gafletlere heykeller ve resimler ve gazetelerde nazarları mânâ-yı harfîden mânâ-yı ismiyle tamamen kendilerine çevirmeleri ve uhrevî istikbâlden ziyade dünyevî istikbâli hayal edinmiş olmaları ile, eski zamandaki lillah için ziyareti mukabil, ehl-i dünya kısmen bu hakikata muhalif olarak mevtânın dünyevî şan ve şerefine ziyade ehemmiyet verir; öyle ziyaret ediyorlar. Ben de Risâle-i Nurdaki azamî ihlâsı kırmamak için o ihlâsın sırrıyla, kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum. Hem Şarkta, hem Garpta, hem kim olursa olsun, okudukları fâtihalar o ruha gider. Dünyada sohbetten beni men’eden bir hakikat cihetiyle, vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni sevap cihetiyle değil, dünya cihetiyle men’etmeye mecbur edecek” diye izâh eder. (Emirdağ Lâhikası, 420-421)

Ayrıca, “Benimle görüşmek isteyen aziz kardeşlerime beyan ediyorum ki” diye başlayan bir başka lâhika mektubunda, “insanlarla görüşmeye zaruret olmadıkça tahammülünün kalmadığından” bahisle, “Buna mukabil, kat’iyyen size haber veriyorum ki, Risâle-i Nurun her bir kitabı bir Said’dir. Siz hangi kitaba baksanız benimle karşı karşıya görüşmekten on defa ziyade hem faydalanır, hem hakikî bir surette benimle görüşmüş olursunuz. Risâle-i Nur bana hiç ihtiyaç bırakmıyor” tavsiyesinde bulunur.

Talebelerinden Bayram Yüksel ile Ceylân Çalışkan’ın kaleme aldıkları bu vasiyetine ilâveten, “Hazret-i Ali’nin kabri nasıl gizli ise, benim de kabrimi kimsenin bilmediği bir yere defnedersiniz. Size bunu emrediyorum, vasiyet ediyorum” diye de ilâve ederek bu husustaki vasiyetini bildirir.

Neticede, “beşer zulmededer”, nebbaşlar naaşını nakleder, lâkin Bediüzzaman’ın duâsı kabul olur…

GERÇEKLERİN GÜNÜBİRLİK

HEVESLERLE GÖZARDI EDİLMESİ…

“Haber Türk” programındaki tarihçilerin, daha üzerinde henüz altmış yıl geçmiş, yakın tarihin hâfızasında taze olarak yer alan, resmî ve özel belgelerle doğruluğu tevsik edilen Bediüzzaman’ın mezarının nakli ve Isparta civarındaki kabrine konulması gerçeğine rağmen gelişigüzel isnatları ve ucûbeleri seslendirmeleri, her insaf sahibini şaşırtıyor.

Zira Bediüzzaman’ın naaşının nakil haberiyle birlikte Isparta’ya getirilip defnedildiği, tabutu taşıyan uçağın pilotların, görevli subay ve askerlerin daha sonraki ifâdeleriyle ortada. Keza “kabrin açılması” ve “mezarın nakli”ne dair resmî vesikaların ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün raporlarının, Polis Dergisi “özel sayısı”nda yer alan resmî kayıtların ve belgelerinin yanı sıra, dönemin ulusal ve yerel gazeteleri arşivlerde…

Bediüzzaman’ın naaşının nakli ve yeni bir kabre konulduğu hadisesi ile alâkalı olarak 17 Temmuz 1960 tarihli ve 12914 sayılı Cumhuriyet gazetesinin haberinin başlığı, “Said Nursî’nin cesedi Isparta’ya defnedildi” şeklindedir.

Isparta’dan bildirilen haberde, “İki gündür bütün ısrarlara rağmen resmî makamlar herhangi bir bilgi vermekten imtina etmişlerdir. Ancak şehrimize gelen ve toprak araziye inen bir askerî uçağın durumu ve şehrimizdeki bir mezarlıkta gece yarısı gösterilen telâş ve faaliyetler, Nurcuların nezârete alınması, Said Nursî’nin cesedinin Isparta’ya getirildiğinin kuvvetli delillerini teşkil etmiştir. Aynı zamanda bugünkü İnkılâp gazetesinde çıkan bir yazı karşısında Vali Hamdi Ömeroğlu, Bediüzzaman Said Nursî’nin cesedinin kardeşinin arzusu üzerine Isparta’ya getirildiğini ve gömüldüğünü söylemiştir. Emniyet mülâhazasıyla mezarın mahallî açıklanmamıştır” denilmektedir.

Keza, 20 Temmuz 1960 tarihli Dünya gazetesinin haberi de buna benzerdir.

Dinar’da çıkan 18 Ağustos 1960 tarihli mahallî haftalık “Vatandaş” gazetesi ise, “Said Nursî’nin gömülü olduğu yer sivil polislerin kontrolü altında” başlığı altında şu haberle tabutun Isparta’da toprağa verildiğini açıkça bildirmekte:

“Nurcubaşı Said Nursî’nin cesedi, Nursî’nin Konya İmam-Hatip Okulundaki kardeşi tarafından verilen dilekçeyle geçen ay Urfa’da gömülü bulunduğu mahalden alınarak uçakla Afyon’a getirilmiştir. İnanılır kaynaklardan öğrendiğimize göre Said Nursî’nin cesedini havi uçak Afyon’a geldiğinde, etrafta alınan sıkı emniyet tedbirleriyle bir ambulansla nakledilmiş, müşâhidler ve sivil polisler nezâretinde Afyon-Dinar-Baladız yolunu takiben aynı gece Isparta’ya getirilmiştir. İçinde kardeşinin de bulunduğu resmî memurlardan müteşekkil bir grup, önceden hazırlanan mezara Nursî’nin kurşunlu tabutunu tevdi etmişlerdir.

“Halen Isparta topraklarına defnedilmiş olan Said Nursî’nin cesedinin gömüldüğü yeri yeminli birkaç şahıstan başkası bilmemektedir. Nurcubaşının gömülü bulunduğu meçhul yer, gece-gündüz bir sivil polis tarafından kontrol altında tutulmaktadır.”

Abdülmecid Ünlükul ve Ali Demirel’in anlattıklarını, daha sonra naşı nakil ve yeni mezara konulmasında görev alan subaylar, pilotlar ve askerler de anlatırlar…

Hatta “Said Nursî’nin gömülü olduğu yer sivil polislerin kontrolü altında” manşetiyle Bediüzzaman’ın kurşunlu tabutunun Afyon-Dinar-Baladız yoluyla Isparta’ya getirildiği ve Isparta topraklarındaki kabrine tevdi edildiği haberini ‘özel istihbaratımız” ibaresiyle veren Dinar’da çıkan “Vatandaş” gazetesinin haber kaynağının Dinar’da Cumhuriyet Savcısı iken 1960’ta Isparta’ya atanan Savcı Reşad Onurer olduğu daha sonra bir başka belge ile ortaya çıkar. (Belgelerle Bediüzzaman’ın Kabir olayı, Necmeddin Şahiner, 92-94)

O günlere ait millî ve mahallî basının hemen hemen hepsinde buna benzer haberler gazetelerin arşivlerinde duruyor. Said Nursî’nin Urfa’daki kabrinin Nurcular tarafından büyük kalabalıklarla ziyaret edilmesine karşı tedbir olarak naaşının askerî bir uçakla alınarak Isparta’ya nakledildiği ve kabrin yeri hakkında yine tedbiren hiçbir açıklamanın yapılmadığı yazılıyor…

Peki küçük bir araştırma ile bütün bunları ortaya çıkaracak tarihçilerin, yarım ağızla “Said Nursî’nin tabutu denize atıldı” demeleri, neyin nesi...

Gerçekten bunca delile rağmen “Haber Türk”ün “Teke Tek” programındaki konuşmacıların, hâlâ kulaktan dolma uydurmalara tevessül etmelerinin amacı nedir? Bu vaziyet, gerçeklerin günübirlik heveslerle ne denli çarpıtılıp ketmedildiğinin, saptırıldığının açık bir delili değil mi?

EMNİYET KAYITLARINDA

BEDİÜZZAMAN’IN NAAŞININ NAKLİ…

Bediüzzaman’ın mezarının Urfa’dan nakledilip Isparta’da defni, Emniyet Genel Müdürlüğü resmî kayıtlarında da sabittir.

“T.C. İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Araştırma Planlama ve Koordinasyon Dairesi Başkanlığı’nın 129 yayın nolu Polis Dergisi”, (ISSN 1300-4662) “özel sayı”sında yer alan iki “zabıt varakası” ile Said Nursî’nin naaşının Urfa’dan alınıp Isparta’ya getirilmesi ve kabre konulması, “nakli kubur suretiyle” olduğu belirtilmekte.

Polis Dergisi’nin “Cumhuriyetin 75. Yıldönümünde Polis Arşiv Belgeleriyle Gerçekler” ana başlığı altında birçok olayın resmî belgeleriyle birlikte, Bediüzzaman’ın naaşının Urfa’daki kabrinden çıkarılmasına ve Isparta’ya nakline dair iki belge bulunmakta.

“Belge No: 1331/22/32” olan “Zabıt Varakası” aynen şöyle yazılmış:

“Konya İmam Hatip Okulu fahri Arabî Hocası Abdülmecid Ünlükul’un Urfa’da medfun kardeşi Said Nursî’nin cesedin nakli kubur suretiyle Emirdağ veya Isparta’ya nakline müsaade alınmasına dair 4/Temmuz/1960 tarihli dilekçesi ve Belediye Tabibliğinin naklin bir mahzur teşkil etmeyeceği yolundaki 11 /Temmuz /1960 tarihli raporu üzerine 12 /Temmuz/1960 Salı günü sabahleyin adı geçen mevtanın medfun bulunduğu Mevlüt Halil Dergâhına gelinerek kardeşi Abdülmecid Ünlükul’un huzurunda kabir açılarak mevta çıkarılmış ve Hıfzısıhha Kurulunun 230 nolu maddesine göre Sağlık Bakanlığınca hazırlanmış bulunan Tâlimatnâmenin tarifatı dairesinde ve fennî şekilde tabutlanmış ve tabut mühürlenerek kardeşi Abdülmecit Ünlükul’a teslim edilmiş olmakla işbu zabıt varakası birlikte tanzim ve imza edildi.” (s.108)

Raporun altında da isimleriyle birlikte Emniyet Müdürü, Sağlık Müdürü, Belediye Tabibi, Merkez Kumandanı, Vilayet Jandarma Kumandanı ve “Hazurun, Mevtanın kardeşi Abdülmecid Ünlükül”un imzaları atılmış.

GERÇEKLER, POLİS ARŞİV BELGELERİNDE...

YİNE aynı “belge no”lu bir diğer “Zabıt Varakası”nda ise Said Nursî’nin naaşını taşıyan tabutun Urfa’dan Afyon’a ve oradan da Isparta’ya getirilip Isparta şehir mezarlığında hazırlanan yeni kabrine konulduğunu resmî rapor altına alır.

Isparta Vali Muavini Beric Olcay, Emniyet Müdürü Zeki Vural, Vilayet Jandarma Kumandanı Zekeriya Kantekin, Merkez Kumandanı Yarbay Hamdi Atamer, Merkez Hükûmet ve Belediye Tabibi Dr. Rifat Öner ve “Mevtanın kardeşi Abdülmecid Ünlükul” imzalarının atıldığı bu rapor da aynen şöyle:

“Konya İmam Hatip Okulu fahri Arabî Hocası Abdülmecid Ünlükul’un Urfa’da medfun kardeşi Said Nursî’nin cesedini nakli kubur suretiyle Isparta’ya defnine, müsaade alınmasına dair 4/Temmuz/1960 tarihli dilekçesi üzerine işbu talebi is’af edilerek 12 /Temmuz/1960 günü Afyon’a getirilmiş bulunan mevtaya ait tabut Afyon’dan teslim alınarak Isparta’ya getirilmiş ve aynı gün akşamı kardeşi Abdülmecid Ünlükul da hazır bulunduğu halde aşağıda imzaları bulunan şahıslar huzurunda Isparta Şehir mezarlığında ihzar edilmiş bulunan kabre defn edildiğine dair işbu zabıt mahallinde tanzim ve hep birlikte imza altına alındı. 12/7/1960” (s.109)

Görünen o ki Bediüzzaman’ın kabrinin I sparta’ya nakledilip defnedildiği polis arşiv belgeleriyle belgeli. Resmî kayıt ve belgelerle, şahısların ve şâhidlerin beyânları ortada…

Ve bu belgeler, mezarın açılmasında, naaşın yeniden tabutlanmasında, naklinde, yeni kabrine taşınmasında ve konulmasında görevli onca görgü şâhidinin, o dönemde Urfa’da, Afyon’da, Isparta’da görev yapan pilot, asker ve diğer yetkililerin, görevlilerin açık beyânlarına rağmen, “Habertürk”teki tarihçilerin, “Said Nursî’nin tabutunun denize atıldığı” uydurmasına başvurmalarını anlamak mümkün değildir.

“ANLAŞILMAYAN” BİR ESER NASIL OLUR DA BU KADAR OKUNUR?

“Haber Türk’tekı “Teke Tek” programında Bediüzzaman’a yapılan isnadların bir diğeri de yazdığı altı bin sayfayı aşkın Kur’ân tefsiri “Risâle-i Nur Külliyatı”nın dilinin “ağır olduğu” ve hatta “anlaşılmadığı” iftirasıdır.

Öncelikle, programa gönderilen ve Altaylı’nın ifâdesiyle onbinleri aşan “mesaj”larda da belirtildiği gibi, Nur Risâlelerinin her yaştan milyonlarca muhtelif seviyedeki insanlar tarafından okunması, bu iddiayı çürütmekte. Said Nursî’nin eserlerinin kırka yakın yabancı dile tercüme edilmesi, dünya üniversitelerinde hakkında araştırma tezleri hazırlanması, ders olarak okunması; okuyucularının ülke sınırlarını, İslâm coğrafyasını aşması; Doğu’dan Batı’ya, Avrupa’dan, Rusya’dan, Uzak Doğu’ya dünya radyo ve televizyonlarında okunması, kendisini ve Nur Risâlelerini konu alan programların yapılması, ortaya atılan iddiânın ne denli sathî ve mesnetsiz olduğunu göstermekte.

Kaldı ki Kur’ân tefsiri Risâle-i Nur’da özellikle imanî ve İslâmî meseleler hakkında kullanılan tâbirler elbette Kur’ânî olacaktır. Ama Risâle-i Nur “halis Türkçe”dir; Risâle-i Nur’un dili, Arapça ya da Farsça değil, başta bu diller olmak üzere birçok Türkçeleşen ve Türkçeye mal olan, Türçe’nin mânevî boyutunu büyüten, ufkunu genişleten, zenginleştiren zengin bir Türkçe’dir.

Risâle-i Nur Türkçesi’nin hâlen Orta Asya’dan Azerbaycan’a kadar bütün Türk dünyasınca kullanılan bozulmamış Türkçe olduğu, Türk dünyasındaki edebiyatçı ve dil bilimcilerinin ifâdeleriyle ve tasdikiyle sabittir.

Bu milletin inancından, mâneviyatından, tarihinden, edebiyatından, iftihar kaynağı milyonlarca ilmî-fikrî- edebî eserlerden, lisânından koparılmasını isteyen “dinden tecrid”çilerin “arı dilcilik” projesiyle “dilde devrim” perdesinde Türkçe’ye verdikleri tahribatı, en çok İlber Ortaylı gibi tarihçilerin bilmesi gerekir.

O halde bugün bir ortaokul talebesinden, okumasını bilen bir köylüden, bir profesöre kadar yüzlerce meslekte, çeşitli sınıf ve seviyelerde, kadın-erkek, çocuk-yaşlı insanların okuduğu, etrafında hâlelenip mütalâa ettikleri ve dinledikleri Nur Risâlelerinin “anlaşılmadığı” ya da “okunmadığı”nı iddia etmenin dayanağı nedir? Anlaşılmayan bir eser nasıl olur da milyonlarca insan tarafından okunur? Daha Risâle-i Nur’un matbaalarda basılmadığı ve hatta teksir makinesine geçilmediği, yalnız elle yazılıp çoğaltıldığı tek parti devrinde Afyon Savcısı 600 bin yazılı nüshanın tesbitiyle 600 bin Nur Talebesinin olduğunu belirtir.

Nur Risâlelerinin teksir makinesiyle çoğalması ve matbaalarda basılması üzerine, büyük – küçük her kitap yüzlerce baskı yapar. Bugün onlarca yayınevi Risâleleri gece gündüz basmakta, yayınlamakta. Türkiye’nin ve dünyanın her ilinde, ilçesinde, kasabasında darbe ve ara rejim dönemlerinde dahi ara verilmeyen Nur dersleri-sohbetleri yapılmakta. Milyonlarca kişi tek başına veya muhtelif sayıdaki gruplar halinde gece gündüz okumakta…

Peki, tarihçilerin saptırdığı gibi, bunu sâdece Bediüzzaman’ı görenlerin ve dinleyenlerin “anlatımları”yla açıklamanın hangi mantığı var? “Anlaşılmayan” bir külliyat nasıl olur da bu denli alâka görür ve bu kadar okunur? YARIN: KUR’ÂN-I EN İYİ İZAH EDEN ESERLER... cevher@yeniasya.com.tr

CEVHER İLHAN

28.10.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Dizi Yazı

  (27.10.2009) - ‘HABER TÜRK’ PROGRAMINDAKİ ÇARPITMALAR VE ÇELİŞKİLERE CEVAP-4

  (26.10.2009) - ‘HABER TÜRK’ PROGRAMINDAKİ ÇARPITMALAR VE ÇELİŞKİLERE CEVAP-3 - CEVHER İLHAN

  (25.10.2009) - ‘HABER TÜRK’ PROGRAMINDAKİ ÇARPITMALAR VE ÇELİŞKİLERE CEVAP-2

  (24.10.2009) - Memlekete 6 ay sonra kavuştuk

  (23.10.2009) - Çin dünyanın süper gücü olabilir

  (22.10.2009) - Çin'in en büyük problemi inançsızlık

  (21.10.2009) - Okyanusta bir gün daha az yaşadık

  (20.10.2009) - Dünyanın en önemli geçiş noktası: Panama

  (19.10.2009) - Kaptanın seyir defterinden altı ayda altı kıta. - Vebi Horasanlı - 7

  (18.10.2009) - Kaptanın seyir defterinden altı ayda altı kıta. - Vebi Horasanlı - 6

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.