03 Kasım 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Kültür-Sanat

Yarım asırlık mahçubiyet

“1949 senesinde Denizli'de askerlik yapmaktaydım. Askere 31 yaşımda gittim. Osmanlı İmparatorluğunun sonunda yeni idareye geçişteki kayıtların tutulmayışından ya da yanlış tutulmasından askere geç aldılar. Eski Türkçe bildiğimden kuyudat (kayıtlar-arşiv) bölümüne bakıyordum. Orada askeriyenin en mahrem evrakları; gazilerin kayıtları ve gizli bilgilerle ilgili belgeler benim elimden geçerdi. Bu nedenle Tuğgeneral İbrahim Hakkı Tulunay bana çok önem verirdi. Çok da severdi. Başka subaylar komutanlar muhatap olamaz, müsaade ile huzuruna çıkar, konuşması bitince ya da emir alınca nizamî olarak selâm verir, huzurdan çıkarlardı. Bir er olarak ben, emir subayından fazla komutanla muhatap olurdum. Çok severdi ve değer verirdi bana. Ege mıntıkasının ‘Yıllık Seferberlik Kaynak Çizelgesi’ evraklarını iki çuval bir de bavula koyarak beni trenle Afyon’a yolladı. Evraklar çok önemli olduğu için zimmet defterine işlediler. Senetleri, tutanakları ayrı ayrı zarflara koydular, beni yolcu ettiler. Afyon’da 3. Bölge Komutanının huzuruna çıkardılar. Paşa şöyle bir bana baktı, bir de evraklara baktı. Önce şaşırdı. “Evraklarla ve seninle beraber subay geldi mi?” ya da “Bu evrakların muhafazası için sana silâh verdiler mi?” diye sordu. Ben “Hayır” cevabını verince, başladı kızmaya, bağırmaya! “O komutan sana nasıl güvenir, bu kadar gizli evrakları bir erle nasıl gönderir?” diyerek öfkelendi. Sonra sakinleşti. Benimle konuştuktan sonra öfkesi geçti ve bana 10 gün mükâfat izni verdi.

Köyüme gittim, annem babam çok sevindiler. Evliydim o zaman. İznimin 3. günü babam gece odamdan beni çağırttı. “Oğlum! Çok kötü rüyalar görüyorum. Yarın Denizli’ye birliğine dön” dedi. Babam çok arif ve okumuş bir insandı. Sürekli Kur’ân-ı Kerim okurdu. Ben de ertesi gün izni yarıda keserek Denizli’deki birliğime döndüm. Dönüşte komutanın lojmanın önünden geçerken beni görmüş, arkamdan geldi ve çağırttı. Olanları sordu. Ben de “Oradaki komutan çok kızdı” deyince: “Paşa haklı. O evraklar çok önemliydi, ben senin yalnız göndermemem lazımdı” dedi. Afyon’a bu nedenle telefon edip beni soramamış. Başka da bir haberleşme imkânı olmadığı için beni hayli merak etmiş. O durum rahmetli babama malûm olduğu için, beni izinde durdurmadan, göndermiş. Komutanıma “Babam iznimi kullandırmadı” deyince, “Baban çok muhterem ve temiz kalpli bir adammış” dedi.

Böylesine sevilip, sayılan, itibarlı bir durumum vardı. Bazı incelemelere komutanım beni de götürürdü. Gittiğimiz yerde, o birlikteki askerler bana “senin ne işin var?” gibi düşünürlerdi ya da sorarlardı. Orada arşivle, eski türkçe ile ilgili bir kayıt olunca beni gönderir, inceletirdi.

Bir gün öğle yemeğini yedikten sonra komutanın odasına geçtim. Son derece sessizlik vardı, kimseler yoktu. Zaten her isteyen de benim gibi komutanın odasına elini kolunu sallayarak giremezdi. Gaflet bastı, birazda şeytana uydum. Komutanın misafir koltuğunda uyukladım. Ayağımı makam masasının üstüne uzatıp şekerleme yaparken uyumuş kalmışım. Dalgın uykumun arasında bir tıkırtı oldu. Bir baktım ki komutan odasına gelmiş, vestiyere şapkasını takıyor! Yerimden şimşek gibi fırladık kalktım, ama komutan o durumu görmüştü bir kere... O anda mahçubiyetten yer yarılsa içine girecektim. Çok üzüldüm, pişman oldum, şaşırdım. Ne yapacağımı bilemedim. O duruma uydurulacak bir mazeret de yoktu. Kızsa, bağırsa, dövse haklıydı. Ama o bütün olgunluğunu efendiliğini, kibarlığını göstererek bana döndü ve gülerek ‘Bir kahve getir de içelim’ dedi. Ben bu tavır üzerine temelli yıkıldım. Aradan 60 sene geçmesine rağmen, o mahcubiyeti aklıma geldikçe hâlâ yaşıyorum.”

İnsanoğlu aciz, fakir, zayıf aynı zamanda sonsuz arzuları ve ihtiyaçları vardır. Şu anda saatte 108 bin km hızla yol alan dünya üzerinde, uzay boşluğunda yolculuğumuz devam etmektedir. Bu yolculuk kabre, haşre ve ebediyete kadar devam edecektir. Bu zaman içerisinde her türlü ihtiyacımız karşılanmakta ve binlerce nimetler içinde yüzmekteyiz. Kendi vücudumuzun çalışmasından, kalbimizin atmasından, kanımızın temizlenmesinden ve bütün fonksiyonların işletilmesinden aciziz. Bunları bize sevgi, şefkat, rahmet, bereket, hikmetle bütün nimetlerini bizlere ihsan eden; bitkileri, hayvanları bizim emrimize veren, bize hayat veren Cenab-ı Allah’a karşı vazifelerimizi en güzel şekilde severek yapmalıyız. Vazifemizi aksattığımız da ya da yanlış yapıp, kusur işlediğimizde yukarıda yaşlı Osman Amca’nın askerlik hatıralarında anlatarak, komutanına karşı duyduğu pişmanlığın çok fazlasını kalbimizde, ruhumuzda, gönlümüzde, aklımızda duyarak, üzülmeliyiz, mahçup olmalıyız. Hayatımızın zevkini ve lezzetini istersek iman ve ibadetle süslemeliyiz. Günahlardan çekinerek, uzak durarak pişmanlıklardan kurtulmalıyız. Onun huzuruna giderken omzumuzda günahlarla, kusurlarla, yüz kızartıcı davranışlarla, amellerle değil; onun emirleri ve rızası dairesinde mutlulukla, huzurla, sevinçle gitmeliyiz...

MUZAFFER KARAHİSAR

[email protected]

03.11.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

Bütün haberler

Başlıklar

  Yarım asırlık mahçubiyet

  Peygamberimizin hayatı filme çekilecek

  Kitabını satmak için kapı kapı dolaşmış

  Kur’ân bülbülleri Konya’da yarışacak

  Edirne’ye 10 ayda 2.5 milyon turist geldi

  “Londra’da Türk Olmak” dizi oldu

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.