Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 07 Temmuz 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Enstitü

 

Değerli Okuyucularımız

Risâle-i Nur Enstitüsü tarafından hazırlanan ve her hafta Cuma günü gazetemizde yayınlanan "Enstitü" sayfalarımızla altı yılı aşkın süredir huzurlarınızda oluyoruz.

23 Mart 2000 tarihinde, Bediüzzaman'ın 40. vefat yıldönümü vesilesiyle başlayan yolculuğumuzda Risâle-i Nur adına hatırı sayılır bir birikim ortaya çıktı. Bu süre zarfında 326 hafta yayın yaptık ve 1000'in üzerinde çalışma ortaya çıktı. Arşivimizin tamamı www.risaleinurenstitusu.org adresinden ulaşabilir durumda.

Bu hafta itibariyle yayınımıza bir süre ara veriyoruz.

Bu vesileyle başta Dr. Hakan Yalman ve Dr. Abdünnasır Yiner olmak üzere yazılarıyla bize destek veren tüm dostlarımıza ve siz değerli okuyucularımıza en kalbi teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Daha güçlü, daha doyurucu, daha dinamik bir muhtevayla yeniden görüşmek üzere…

Risale-i Nur Enstitüsü

07.07.2006


 

Her şey bir gün sona erer

Bu âlem değişimlerin yeri. Hep başlangıçlar ve bitişler var. Çünkü sonsuz esmanın sınırlı alana ve dar mekana indirgenebilmesi ancak belirli zamanlarda değişen mekanlarda ifade ile mümkün oluyor. Sığdırılabilmesi için hep yenileme gerekiyor. Bu yüzden hep başlangıçlar ve bitişler var. Zaman zaman ayrılıklar kaçınılmaz oluyor. Bu da insan ruhunu derinden yaralıyor. Ancak asıl güzellik kaynağının hep var ve hep yanımızda olduğunu hiç unutmamalıyız. Her şey bir gün sonlanacak.

Belki de kainat içinde sonlanmaması en çok arzu edilen Hz. Muhammed'in (a.s.m.) hayatı idi. O da sonlandı. Her şey sonlanacak ki, kalıcı olanın sadece Baki-i Zülcemal olduğu iyice anlaşılsın. Bütün ayrılıklar, son buluşlar ve ölümler O'nun bekasına ve baki olanın sadece O olduğuna işaret ediyorlar.

Eşyadan esmaya ulaşma konumunda olan insan, âemin tamamını kendi algılarına münhasır olarak algılama ve kabul etme zaafı ile yüz yüzedir. İşin daha da kötü olan yönü, kulun Âlemlerin Yaratıcısı'nı da kendi algılarının sınırlılığında algılaması ve o Zat-ı Mukaddes'in de varlık âleminin tanımlarına sınırlı kalması gerektiği gibi bir vehme kapılmasıdır. Mülk âleminin bütün doğru-yanlış, iyi-kötü gibi tanımlamaları hiçbir şekilde Halık-ı Kainat'ı bağlamamakta, sadece varlık lisanı ile kulların O'nu tanıması için konmuş kurallar şeklinde karşımıza çıkmaktadırlar. Aslında O'nun yapmamızı emrettiği şeyler güzel, yasakladığı şeyler çirkindir. Yoksa, O'nun dışında tanımlanmış bir kısım doğru ve yanlışlar, güzel ve çirkinlere O tabi olmak ve o tanımlara göre hüküm vermek durumunda değildir. İnsanlar genellikle esbab âleminin sınırlılığında ve darlığında varlıkları anlamak konumunda oldukları için Halık-ı Kainatı da bu yapı içerisinde idrak etmeye çalışmanın doğurduğu problemleri sıklıkla yaşamaktadırlar. Zaman ve mekandan münezzeh, dolayısıyla zaman ve mekan içinde yapılmış tanımların dışında olan O Zat-ı Mukaddes'i maddi boyutun değer yargıları ile anlamaya çalışmak O'nu maddî âlemin darlığında görmeye çalışmak ve sebep sonuç ilişkileri içinde anlamaya çalışmak gibi büyük bir yanlıştır. Varlık bize bakan boyutu ile dar bir çerçeve çizerken Âlemlerin Rabb'ına bakan yönünde çerçeveler ortadan kalkmaktadır.

Varlık âleminin başlangıcında iyiyi ve kötüyü tanımlayan kudret, zamanın her bir anında, aynı tanımlamalara devam ediyor ve tanımlar O'nun istekleri doğrultusunda şekilleniyor olmalıdır. Başlangıçta her şey nasıl O'nun ilmi, iradesi ve isteği doğrultusunda bir değer almış ve kıymet ifade eder hale gelmişse; aynı şey zamanın en küçük dilimlerinde de geçerlidir. Her şey genel bir değerlendirmenin yanında anda, yani zamanın en küçük dilimlerinde de ezeli irade doğrultusunda yeniden kıymet almakta ve bir değer ifade etmektedir. Bu değerlendirmeyi yapan Adil-i Mutlak herhangi bir şeyin bağlayıcılığı ve sınırlılığı altında değildir. Maddî boyutta çirkin olarak gözüken bir şey O'nun güzel demesi ile güzelleşir; aynı şekilde maddî âlemin en güzeli sadece O'nun çirkin demesi ile çirkinleşir. Eşyanın asli değerlerini ve esas kıymet-i harbiyesini belirleyecek olan yalnızca İlahi hükümdür. Çünkü, bütün vasıfları her anda ve zamanın bütününde tanımlayan, değer atfeden ve kıymet veren O'dur. Nefsü'l emiri de esas olarak belirleyen o irade ve Rabbü'l-Âlemin'in kabulleri ve yüklediği değerlerdir.

Maddî âlemin işleyişinin gerisindeki sırları, kaderi, hayır ve şerlerin yaratılmasının arka planındaki güzellikleri ve her haliyle âlemin Yaratıcısı'nın güzelliklerine nasıl işaret ettiğini anlayabilmek için bu temel düsturu hiç aklımızdan çıkarmamamız gerekmektedir. Aksi halde her özelliği ile mutlak, zamandan ve mekandan münezzeh bir Yaratıcı'nın her şeyi bir anda kuşatan özellikleri ile ortaya koyduğu kainatı pek çok açıdan sınırlı bakışlarımızla tanımladığımızda işleyişi çok sınırlandırmış oluruz, bütündeki tarif edilmez güzelliği algılama şansımız kalmaz. Bu hal, Dolmabahçe Sarayı'na bir anahtar deliğinden bakıp sadece deliğin karşısına gelen bir tabloda boğazlanan bir insan resmi görüp sarayın bir işkence odası olduğu hükmüne ulaşmak gibi çelişkili ve komik bir durumdur. Bu alt yapı ile olayları değerlendirmek için, zaman zaman günlük olayları böyle bir bakışın genişliğine oturtmaya çalışacağız.

Gün gelip bazı güzelliklerin âlemimizden mekan olarak ayrılması halinde asıl güzellik sahibini hep hatırlayalım. Her şeyden ayrılsak bile O'nun hep yanımızda olduğunu hiç unutmayalım. Güller solar, ancak Cemal-i Ezeli hep var olacaktır. Belki de ayrılklar, ölümler ve her şeyin bir gün son bulması nazarları asıl güzellik sahibine çevirmek ve O'nun hep var olacağına işaret içindir.

07.07.2006


 

Marmaduce Pickthall 1875-1936

Pickthall, Nisan 1875'te Londra'da doğdu. Hıristiyan bir ailenin evladı olarak dünyaya geldi. Babası din adamı olup Anglikan Kilisesi papazlarındandı. Ancak, henüz altı yaşında iken babası ölünce küçük yaşta yetim kaldı. Diğer taraftan çocukluğunun ilk yıllarında bazı hastalıklar da geçirdi. Bu duruma rağmen erken yaşlardan itibaren iyi bir yabancı dil eğitimi gördü. Dil konusundaki başarısına güvenerek Dışişleri Bakanlığının açtığı sınava girdi.

Fakat, başarılı olamadı. Bir aile dostu olan Thomas Dowling'in dâveti üzerine, önce Kahire'ye gidip Arapça'yı öğrendi. Akabinde Filistin'e gitti. Bölgede karşılaştığı insanların kanaatkarlığı, fakir olmalarına rağmen hallerinden memnun olabilmeleri, hırs göstermemeleri ve ölümden korkmamaları, kendisini önemli ölçüde etkiledi.

Pickthall, gördükleri ve o zamana kadar öğrendikleriyle hemen Müslüman olmak istediyse de, özellikle Şam Camisi'nde görev yapmakta olan yaşlı imamın tavsiyesi üzerine hemen Müslüman olmadı. İmam, İslâm hakkında iyi bir araştırma yapmasını ve ondan sonra karar vermesini tavsiye etmekteydi. Bu sebepledir ki, hemen Müslüman olmamış ve uzun bir araştırmanın sonucu ve yirmi yıl gibi uzun bir zaman geçtikten sonra Müslüman olmuştur. Bu uzun zaman zarfındaki faaliyeti, İslâmı daha iyi öğrenme ve gönülden bağlanmayı netice vermiştir. Müslüman olduktan hemen sonra Muhammed adını aldı.

İngiltere'ye 1896 yılında geri dönen Pickthall, Muriel adlı hanımla evlendi. Bir ara İsviçre'ye gitti ve burada yazarlığa başladı. 1906 yılında The House of Islam (İslâm'ın Evi) adını taşıyan eserini yazdı. 1907 yılında ikinci kez Ortadoğu seyahatine çıktı. Bir süre Kahire'de kaldıktan sonra 1912 yılında yeniden İngiltere'ye geri döndü. Mora'nın elden çıkması ve Yunanlıların kontrolüne geçmesi sürecinde meydana gelen olaylar kendisini büyük bir üzüntüye ve karamsarlığa itti. Çünkü, Mora'da bulunan üç yüz bin Müslüman, Ortodoks papaz ve yerli Hıristiyanlar tarafından öldürüldü. Olay sadece bundan ibaret değildi. Elden çıkan her Osmanlı toprağı hemen hemen aynı akıbete uğramaktaydı. Bütün bu olaylar olurken İngiltere'deki papazların kutlama yapması ve Türklere lanet yağdırmaları kendisini daha da üzmekteydi.

Savaş mağdurlarının durumunu yerinde görmek üzere 1912 yılında İstanbul'a gelen Pickthall, durumun vahim olduğunu anlamakta gecikmedi. İşgallerin devamıyla kayıpların daha da artacağını gördü. The Black Crusade (Kara Haçlı Seferi) adlı eserini hazırlarken seri halde yazılar yazdı. Müslümanlara yapılanlardan dolayı Hıristiyan dünyasını eleştirdi. Türklere haksızlık yapıldığını vurguladı. İleride Türk ve Arapların kendi devletlerini kuracaklarına pek ihtimal vermediğinden Osmanlı Devleti'nin devamı yönünde yazılar yazdı ve tüm gücüyle bu gaye için çabaladı. Bütün bu saldırılara rağmen, Müslümanların imanlarının güçlendiğini ve Yüce Yaratıcı'ya daha fazla sığındıklarını görmesi, çabalarında önemli teşvik edici unsur oldu. Osmanlıya yönelik düşmanca tavırlar sergileyen devletleri, ayrım gözetmeksizin eleştirdi.

İstanbul ziyaretinden iki yıl sonra kaleme aldığı With The Turks in Wartime (Savaş Zamanı Türklerle Birlikte) adını taşıyan eserinde, Türkiye ziyaretine ayrıntılı bir şekilde yer verdi. Birinci Dünya Savaşı öncesi pazarlıkları ve Osmanlı Devleti'ni parçalama arzularının açık bir şekilde ortaya çıkmasından büyük bir üzüntü duydu. İslâm ile ilgili verdiği bir konferansında Müslüman olduğunu açık bir şekilde ilan etti. Kısa bir süre sonra eşi de Müslüman oldu. Kendisinin bu tavır ve hareketleri, İngiltere'de yaşayan Müslümanlar arasında önemli bir konuma getirdi. Bu arada, İngiltere'de yaşayan Müslümanların sorunlarıyla yakından ilgilendi.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında dikte ettirilen antlaşmalara da karşı çıkan Pickthall, Osmanlı Devleti'nin devamına yönelik çabalarını devam ettirdi. 1920 yılında Chroicle adlı derginin editörü olarak Bombay'a gitti. Bir süre sonra Hindistan'daki bağımsızlık hareketi ve protestoların yanlış haber yapıldığını görmesi üzerine, dergiden ayrıldı. Hindistan'ın ikiye bölünmesi tezine değil, bütünlüğünün devamı gerektiğini savundu. Bir süre Haydarabat'ta okul müdürlüğü yaptı. 1927 yılından itibaren İslamic Culture adlı derginin editörlüğünü yapmaya başladı. Bu editörlüğü on yıl boyunca devam ettirdi. Bu arada bir dizi seminer verdi ve bu seminerleri The Cultural Side of Islam (İslâm'ın Kültürel Yönü) adı altında kitap olarak neşredildi. Üzerinde çalıştığı Kur'ân tercümesini tamamladıktan sonra, tüm İslâm âleminin kabulünü sağlamak gayesiyle Ezher'in onayına sundu. Önce onay verilmemişse de daha sonra Şeyh Meraği ve Reşid Rıza'nın girişimleriyle onay aldı. Eser bir çok dile tercüme edildi.

Hindistan'da bulunduğu süre zarfında önemli faaliyetlerde bulunan Muhammed Pickthall, Fransa'da yaşayan Abdülmecid'in kızı ile Haydarabat yöneticisinin oğlunun evlenmesine de ön ayak oldu. Burada bulunduğu süre zarfında çok sayıda dost edindi. 1935 yılında Haydarabat'tan ayrılarak İngiltere'ye gitti. Döner dönmez bir taraftan Müslümanların problemleriyle ilgilenirken diğer taraftan da İslâm hakkında seminerler verdi. Çalışmalarını sürdürdüğü bir çiftlik evinde 19 Mayıs 1936 tarihinde vefat etti. Daha önceki seminerlerini gözden geçirirken yazdığı son cümlesinin; "Kim hâlis olarak kendisini Allah a teslim edip güzel davranışlarda bulunursa Rabbinin nezdinde onun mükafatı olacaktır. Onlar ne korkacak ve ne de üzüntü duyacaklardır" (Bakara, 2/112) âyet meâliyle bittiği, eşi tarafından müşahede edildi.

İslâmiyet'i tanıdıktan yirmi yıl sonra Müslüman olan Pickthall, bu süre zarfında ince ayrıntılarına kadar bilgi sahibi oldu ve kendi iradesi ile yeni dine girdi. Daha önce Hıristiyanlık hakkında teferruatlı bilgi sahibi olduğu gibi, bu dinin en ince ayrıntısına kadar yaşandığı bir ortamda yetişti. İslâmiyet'i tanıyıp kabul ettikten sonra ise, iyi bir Müslüman oldu. Peygamber Efendimizin (asm) hayatı hakkında da çok iyi bir bilgi sahibi oldu. Pickthall, gurur ve kibrin en yoğun şekilde yaşandığı bir zamanda gelen Peygamber Efendimizin, ömrü boyunca mütevazılığını en mükemmel bir şekilde koruyup yaşadığını öğrendi. Çünkü, payelerin en büyüğü Cenab-ı Hakka kul olmaktı. Bu durum da en güzel şekilde Peygamber Efendimizin şahsında görülmekteydi. Her yönüyle mükemmel olan Peygamber Efendimize hayran kalan Pickthall; ümmetin bütün sıkıntılarını paylaşan, dertleriyle en fazla dertlenen ve çözüm bulan bir Peygamberi tanıma şerefine ulaştı.

İslâmiyet ve Peygamberi hakkında çok detaylı bilgilere sahip olan Pickthall, İslâm'ın insanların kalbine ve aklına hitap eden bir din olduğunu vurguladı. Kur’ân ve Sünnetle emredilenler, bütün insanlar için gerekli ve insan yaradılışına en uygun kanunlardır. Diğer dinlerin büyük ekseriyetinde ruhban sınıfı olduğu halde İslâmiyet'te böyle bir sınıf yoktur. Pickthal, bu hakikatleri, komşularına, "hurafeleri bırakınız, ruhbanlığı kaldırınız, sadece Allah'a kulluk ediniz" diyen Peygamber mektuplarında gördü.

Pickthall'ın İslâm ve Peygamber hakkında sarf ettiği ifadeler Risâle-i Nur'da da zikredilmiştir; "Kur'ân'ın telkin ve Hazret-i Muhammed'in tebliğ ettiği esâsâttan mükemmel bir ahlâk mecellesi vücud bulur. Esâsât-ı Kur'âniyenin muhtelif memleketlerde insanlığa ettiği iyiliği ve ettikten sonra da Allah'a takarrüb etmek isteyen insanları Cenâb-ı Hakka rabt ettiğini inkâr etmek mümkün değildir. Hàlikın hukùku ile mahlûkun hukùku, ancak Müslümanlık tarafından mükemmel bir sûrette tarif olunmuştur. Bunu yalnız Müslümanlar değil, Hıristiyanlar da Mûsevîler de îtiraf ediyorlar." (İşaratü'l-İ'caz, s. 266)

07.07.2006


 

Sağlık Bilimleri ve Risâle-i Nur - II

c- Egzersiz Günümüz insanının temel problemi olmaya başlayan önemli bir sağlık problemi haline gelen obezite ve osteoporoz ve benzeri hastalıkların esas sebeplerinden birinin hareketsizlik olduğunu biliyoruz. Televizyon, bilgisayar, otomobil vb. gibi araçlar insanı hareketsiz kılmakta; aldığı tüm gıda ve kalorileri harcamadan zararlı bir şekilde depolanmasına yol açarak obeziteye sebep olmaktadırlar. Obezitenin kalp-damar hastalıkları, şeker hastalığı vb. istenmeyen etkilerini hepimiz biliyoruz.

Yine modern çağ hastalığı olan hızlı ve ayakta beslenme (Fastfood) tipi beslenmenin de zararları artık herkesçe malûmdur. Fıtrat dini olan İslâmiyet'in bu konudaki emirlerine ve Bediüzzaman Hazretlerinin hayat şekline baktığımızda; dengeli beslendiğini ve hemen hemen her gün yürüyüşe ve dağa çıkma şeklinde yaptığı faaliyetlerinin bizzat egzersiz olduğunu görüyoruz.

d. Aşı ve bağışıklama

Hayatının tüm safhalarında dengeli yaşayan Bediüzzaman, sağlığımızın korunması hususuna da dikkat çekmiştir. Nitekim kendisine çiçek aşısı dahil çeşitli aşıların yapıldığını muhtelif yerlerde ifade etmesinden bunu anlıyoruz. Dünya tıp tarihine baktığımızda milyonlarca kişinin ölümüne ve sakatlanmasına yol açan birçok salgın hastalığın, aşılama ile önlendiğini ve bir kısmının da tamamen ortadan kaldırıldığını biliyoruz. Bugün de dünya çapında büyük organizasyonlar olan WHO, UNICEF gibi kuruluşların çalışmaları bunun önemini vurgulamaktadır.

Özetle koruyucu hekimlikte;

* İfrat ve tefritten uzak, hadd-i vasatta yaşamak-dengeli beslenme (Hiper ve hipo'dan uzak- Homeostazis'de hayat)

* İnsan bedenine zarar veren tüm kötü alışkanlık ve davranışlardan uzak durmak (sigara, alkol, uyuşturucu, vb.)

* Vücut için gerekli olan maddî ve mânevî beslenmeyi optimum tutarak, sağlıklı bir beden için spor-egzersiz gibi faydalı faaliyetlerde bulunmak. Sedanter hayattan uzak durmak. Faaliyette lezzet vardır. Çalışmayan organlar geriler (İmmobilizasyon osteoporozu veya kas atrofileri vb).

* İnsan fizyolojisi ve psikolojisini etkileyen haset, kin, öfke, korku ve nefret gibi duygularını kontrol etmek, yerinde kullanmak.

* Sağlıklı nesiller yetiştirmenin maddî tedbirlerini almak önem arz etmektedir.

B2- Risâle-i Nur'da akıl ve ruh sağlığı

Risâle-i Nur'un genel prensiplerine ve Bediüzzaman'ın hayat tarzına genel olarak bakıldığında bir akıl ve ruh dengesi göze çarpmaktadır. Risâle-i Nur'un birçok yerinde akıl, ruh ve kalp ile ilgili konular hem direkt, hem de indirekt olarak ele alınmakta; meselâ namaz gibi bir konu bile incelenirken; "Namazda kalbin, ruhun ve aklın rahatı vardır." denilerek ruh ve aklın dengesi birlikte zikredilmektedir. Yine; "Risâle-i Nur'u akıl tam anlamasa da ruh, kalb ve vicdan hissesini alır." denilerek akıl, ruh ve kalp arasındaki ayrımdan da bahsedilmektedir. Yine akıl ve ruh arasındaki farkı tarif ederken de; "Akıl ruhun her hareketini kavrayamaz." ve "Akıl görmese de fıtrat görüyor." gibi ifadeler yer almaktadır. Bazen aklın, bazen ruhun ve bazen de kalbin daha baskın olduğu durumlardan da bahisle; "Şaban ve Ramazanda akıldan çok kalb hissedardır." denilmektedir. Kalp desteğinden yoksun bir aklın eksik olacağından bahsederken de; "Münevverü'l akıl kalpsiz bir fasık filozof gökteki kuyruklu yıldızdan korkar." ve "Kalpsiz akıl olamaz." denilmektedir. Daha da ilginç olanı; "Akıl, ehl-i dalâlet için zulüm vasıtasıdır." ve "Sadece akılla gitmek aklı göze indiriyor. " ifadeleridir. Burada kalp ve ruhun desteğini almayan aklın tek başına, ehl-i dalalet için iki taraflı bir zulüm vasıtasına dönüşeceği ifade edilmektedir. Aklın önemine işaret ederken de; "Akıl insan için bir hediye-i Hikmettir.", "Akıl insana yüksek maksatlar ve baki meyveler gösterir.", "Aklın gereği delil üzere gitmektir.", "Kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa o yükselecektir." demektedir. Risâle-i Nur'un bunlar üzerine olan etkilerinden de şöyle bahsedilmektedir: "Risâle-i Nur akıl, fikir ve mantığı çalıştırır, Ruh, kalb ve vicdanı nurlandırır." Ruha ait onlarca soruya cevaplar veren Risâle-i Nur eserleri ruhla ilgili olarak da "Ruh en nurlanmış bir nurdur.", "Ruh harici vücut giydirilmiş bir kanundur.", "Ruh bütün vücutla münasebettardır.", "Ruh hayatın safi ve halis bir cevheridir.", "Ruh bir kanun-ı emirdir." ve "Felsefe ruhun ince hareketlerini anlamaktan acizdir." tanımlamalarını yapmıştır. Ayrıca İşaratü'l- İ'caz isimli eserde; "Tegayyür, inkilâp ve felâketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskân edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi menfaatleri celb ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye; ikincisi zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiyye-i gadabiye; üçüncüsü, nef ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiye'dir." denilmektedir. Bu üç kuvvelerin, yani şehvet, gadabiyet ve aklın kullanılması noktasında emredilenin, hadd-i vasat veya 'sırat-ı müstakim' denen yol olduğu vurgulanmaktadır. İşte akıl ve ruh sağlığı dengesi de burada yatmaktadır. Yani İslâmiyet'in tarif ettiği insan modelinde...

Risâle-i Nur'da bir nevi ruh hastalığı olan 'Asabilik' (Nörotik hastalıklar) en müthiş bir hastalık olarak tarif edilmektedir. Bu hastalığın günümüzün modern hastalıklarının başında geldiği herkesçe malûmdur. Aklın bir sapması olan 'cerbeze' Risâle-i Nur'da müthiş bir hastalık ve musibet olarak belirtilmektedir. Münâzarat adlı eserde; "Hastalık gizli kalsa daha zararlıdır." ifade edilmektedir. Günümüzde 'otizm' denen içe kapanma durumlarında veya bir takım depresif durumlarda hasta şikâyetlerini söylememekte ve teşhisi konamamaktadır. "Hastalık ömür dakikalarını ibadete çevirir." ve "Hastalıkta yapılan ibadetin sevabı çok fazladır." müjdeleri de insanı ruhen rahatlatan önemli birer başlık olarak sunulmaktadır. Merak hastalığı da akıl ve ruhu meşgul eden en önemli bir hastalık olarak karşımıza çıktığında da; "Ey biçare hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil, belki bir nevi dermandır." denilerek hastaya teselli verilmektedir. Risâle-i Nur ve ruh üzerindeki etkilerinden bahsederken; "Risâle-i Nur akıl ve ruhu nurlandırır" ve "Ruhun rahatı Risâle-i Nurdadır." gibi ifadeler de yol gösterici özellik taşımaktadır.

Özetle son birkaç yüzyılda sanayi ve teknoloji devriminin insan yapısını ve ruhunu değiştirdiği, günümüze problemli bir şekilde getirdiği ve yalnızlaştırdığı bir gerçektir. Bu 'insan modelinde' akıl ve ruh hastalıklarının artacağı kesindir. O gün ve bugünün ilim adamlarının önceden gördüğü ve tanımladığı bu bir nevi mânevî hastalıkların ilacı elbette mânevî reçetelerde aranmalıdır.

B3- Risâle-i Nur ve immun

sistem (Bağışıklık sistemi)

Mikro sistem denilen insandan tutun da makro sistem denilen kâinatın tümü arasında işleyiş bakımından bir benzerlik olduğunu Risâle-i Nur'un muhtelif yerlerinde görmekteyiz. Kâinat ve dünya yüzündeki temizlikten, insan bedeninden ve beden içindeki en küçük yapı taşı olan hücreye kadar mükemmel bir temizlik ve koruyuculuk olduğu ifade edilmektedir. Meselâ; "Diğer kısmı küreyvat-ı beyzadırlar ki; ötekilere nisbeten ekalliyettedirler. Vazifeleri, hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır ki, ne vakit müdafaaya girseler Mevlevî gibi iki hareket-i devriye ile süratli bir vaziyet-i acibe alırlar. Kanın heyet-i mecmuası ise; iki vazife-i umumiyesi var: Biri: Bedendeki hüceyratın tahribatını tamir etmek. Diğeri: Hüceyratın enkazlarını toplayıp, bedeni temizlemektir. Evride ve şerayin namında iki kısım damarlar var ki: Biri safi kanı getirir, dağıtır, safi kanın mecralarıdır. Diğer kısmı; enkazı toplayan bulanık kanın mecrasıdır ki, şu ikinci ise kanı 'ree' denilen nefesin geldiği yere getirirler." diyerek baştan sona vücudun mikroplara karşı savunmasını ve kanın temizlenmesini yani immun sistemi oluşturan lökositler, oksijeni taşıyan eritrositler ve bunların taşınmasını ve kanın oksijenle temizlenmesini sağlayan dolaşım sistemi mükemmel ve sade bir şekilde anlatılmakta, bu intizam ile Tevhid arasında bir ilişki her zamanki gibi kurulmaktadır. Gerçekten de sayısal olarak kanın en az hücrelerini oluşturan lökositler 1 ml'de 10.000 civarındaki sayılarıyla eritrositlerin 500'de 1'i kadar oldukları halde tüm vücudu yabancı mikrop ve diğer tüm antijenlere karşı korumakla görevlendirilmiştir. Nitekim öldürücü birçok hastalık vücudun bu savunma sistemini alt ederek ancak başarılı olmaktadır.

B4- Risâle-i Nur ve geriatri

Yaşayan herkesin kaçınılmaz olarak karşılaşacağı durum ihtiyarlıktır. Ve insanoğlunun en önemli sorusu da bu ihtiyarlığı engellemek veya kaliteli bir ihtiyarlığa çare aramaktır. İhtiyarlığın önemli bir fırsat olduğunu anlatan Bediüzzaman, İhtiyarlar Risâlesinde ihtiyarlığı geniş bir şekilde izah etmiş ve ihtiyarlara en güzel teselliyi vermiştir. Gençlere de ihtiyarlara desteğin mânevî sevaplarını anlatarak ihtiyarlara maddi ve mânevî desteği teşvik etmiştir. İhtiyarlık herkes gibi şairlerin de gündemini meşgul etmiştir. Nitekim onlardan birisi ağlayarak demiş: "Keşke gençliğim bir gün dönseydi, ihtiyarlık benim başıma ne kadar hazîn haller getirdiğini ona şekva edip söyleyecektim. Evet bu zat gibi gençliğin mahiyetini bilmeyen ihtiyarlar, gençliklerini düşünüp, teessüf ve tahassürle ağlıyorlar. Halbuki gençlik, eğer ibadete ve hayrata sarf edilse; en kuvvetli bir vesile-i ticaret ve güzel ve şirin bir vasıta-i hayrattır. Ve o gençlik, vazife-i diniyesini bilip sû-i istimal etmeyenlere; kıymetdar, zevkli bir nimet-i İlahiyedir." Bediüzzaman da ihtiyarlara müjdeleyerek diyor ki: "İşte ey ihtiyar ve ihtiyareler! Ben Kur'ân-ı Hakîm'in nuruyla ve ihtiyarlığımın ihtarıyla ve îman dahi gözümü açmasıyla bu hakikati gördüm ve çok Risâlelerde kat'î bürhanlarla isbat ettim. Kendime hakikî bir teselli ve kuvvetli bir rica ve parlak bir ziya gördüm. Ve ihtiyarlığıma memnun oldum ve gençliğin gitmesinden mesrur oldum. Siz de ağlamayınız ve şükrediniz. Madem îman var ve hakikat böyledir; ehl-i gaflet ağlasın, ehl-i dalâlet ağlasın."

c- Risâle-i Nur ve deontoloji (Tıp Ahlâkı)

Hasta ve hekim ilişkisi içinde Risâle-i Nur'da şu veciz ifade geçmektedir: "Hazık, mütedeyyin hekimlerin tavsiyelerini tutmak, ehemmiyetli bir ilâçtır. Çünkü ekser hastalıklar su-i istimalattan, perhissizlikten ve israftan ve hatiattan ve sefahetten ve dikkatsizlikten geliyor. Mütedeyyin hekim, elbette meşru bir dairede nasihat eder ve vesayada bulunur. Su-i istimalattan, israfattan men eder, teselli verir. Hasta o vesaya ve o teselliye itimat edip, hastalığı hafifleşir, sıkıntı yerinden bir ferahlık verir." Hastalara da; "Ey hasta Kardeşler! Siz, gayet nafi ve her derde deva ve hakiki lezzetli kudsî bir tiryak isterseniz, imanınızı inkişaf ettiriniz. Yani tevbe ve istiğfar ile ve namaz ve ubudiyetle, o tiryak-ı kudsî olan imanı ve imandan gelen ilâcı istimal ediniz."

Dindar ve ehil olan doktorun tavsiyelerine uyulması, ancak bunu bir vasıta olarak algılamak gerektiğini, esas şifayı veren Şafi-i Hakikî olduğunu, derdi veren O olduğu gibi şifayı verenin de O olduğunu, doktorun tavsiyelerinin hastaya teselli olduğunu ifade etmektedir.

Doktorların ise insaflı olması gerektiğini, insafsız olanların hastanın malını, aklını ve sağlığını etkileyebileceğini belirtmiştir. İnsanın en zayıf damarlarından biri olan hastalığı bahane ederek (nefis ve şeytanın da telkiniyle) mânevî hizmetlerden kaçınmamak gerektiğini, hastalık durumlarında doktorun müstebid bir hâkim pozisyonuna girmeden hastasını dinlemesi gerektiğini "Hastanın inleme hakkı, doktorun da dinleme hakkı vardır." diyerek özetlemiştir. Ayrıca doktorların en önemli özellikleri olarak, şefkat ve merhametli olması, hastayı teselli etmesi, ilmiyle amel etmesi, insaflı olması gerektiğini ifade etmektedir.

Dinimizde de yeri olan ve Risâle-i Nur'da izahı bulunan, günümüzde de zaman zaman bir tartışma konusu olan 'cinsiyet ve muayene' hususunda; doktorluk unvanıyla bir erkeğin kadının en namahrem yerine bakabileceği, dolayısıyla ehil olan doktorun esas olduğu, kadınların bir erkek doktor tarafından muayene edilebileceği belirtilmiştir.

3- Risâle-i Nur'un 'Hayat' ve

'Ölüm' gerçeğine bakışı

Bugünkü modern bilimde hayat kavramı üreme, çoğalma, hareket, büyüme ve gelişme gibi kavramlarla tanımlanmaya çalışılmaktadır. Fakat yukarıdaki tariflerden hiçbirisi Mucize-i Kudret olan 'hayat' tanımını karşılayamamaktadır.

Bediüzzaman ise Risâle-i Nur'da hayatı 29 yönüyle harika bir şekilde izah ve ispat etmektedir ve; "Mevcudat içinde en kıymettar, hayattır; ve vazifeler içinde en kıymettar, hayata hizmettir; ve hidemat-ı hayatiye içinde en kıymettar, hayat-ı fâniyenin hayat-ı bakiyeye inkılâb etmesi için sa'yetmektir", "Hayat, kudret-i Rabbaniye mu'cizatının en nuranisidir, en güzelidir. Ve Vahdaniyet bürhanlarının en kuvvetlisi ve en parlağıdır. Ve tecelliyat-ı Samedaniye âyinelerinin en câmii ve en berrakıdır. Evet, hayat tek başıyla bir Hayy-ı Kayyum'u bütün esma ve şuunatı ile bildirir. Hem hayat, kâinatın tedbir ve idaresinde hükümferma olan rızk ve rahmet ve inayet ve hikmeti tazammun ediyor. Güya hayat onları arkasına takıp, girdiği yere çekiyor. Güya hayat tamamıyla hem ilimdir, aynı halde kudrettir, aynı halde de hikmet ve rahmettir ve hâkeza... İşte bu sırdandır ki: her şeyi hayatın etrafına toplattırıp, ona hizmetkâr eder. Çünki hayatın vazifesi büyüktür. Evet Samediyetin âyinesi olmak kolay bir şey değil, âdi bir vazife değil. Hayat, şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi... hem en büyük neticesi... hem en parlak nuru... koca kâinatın bir nevi fihristesi… Hem sair mevcudatı kendine hâdim ettiren nazenin, nazdar, nazik bir cilve-i rahmet-i Rahmaniyedir. Hayat, madem kâinatın en büyük neticesi ve en azametli gayesi ve en kıymetdar meyvesidir; elbette bu hayatın dahi kâinat kadar büyük bir gayesi, azametli bir neticesi bulunmak gerektir. Çünkü, ağacın neticesi meyve olduğu gibi, meyvenin de çekirdeği vasıtasıyla neticesi, gelecek bir ağaçtır. Evet bu hayatın gayesi ve neticesi hayat-ı ebediye olduğu gibi bir meyvesi de, hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyî'ye karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki; bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibadet ise; hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinatın gayesidir."

Risâle-i Nurda ölümle ilgili olarak da; "Cenab-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'de buyuruyor ki: 'Mevt dahi, hayat gibi mahlûktur, hem bir nimettir'. Halbuki zâhiren mevt; inhilâldir, ademdir, tefessühtür, hayatın sönmesidir, hâdimüllezzattır.. nasıl mahlûk ve nimet olabilir?" Sorusuna; "Mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuddur, hayat-ı bâkiyeye bir dâvettir, bir mebde'dir, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir. Nasıl ki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir; öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile bir hikmet ve tedbir iledir. Tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, Âlem-i Berzah'ta, elbette bir hayat-ı bâkiye sünbülü verecektir... Cenâb-ı Hak, fâni cin ve inse der ki: Sizlere müjde! Ölüm îdam değil, hiçlik değil, fena değil, sönmek değil, ebedî bir ayrılık değil, yokluk değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in'idam değil. Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir mekân değişikliğidir. Saadet-i Ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecma'ı olan âlem-i berzaha bir kavuşma kapısıdır." cevabının verilmesi, ölümün mahiyetini açıkça ortaya koymakta, ayrıca ölümün korkulacak bir şey olmadığı ifade edilmektedir.

—SON—

07.07.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004