Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 29 Eylül 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

“Niye beni yaratan Zâta îmân etmeyeyim? Sonunda hepiniz Ona döneceksiniz.”

Yâsin Sûresi: 21

29.09.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Müslüman kardeşinin bir ihtiyacını gideren kimse, hac ve umre yapmış gibi sevap kazanır.

Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3736

29.09.2006


Sabırsızlığın bir ilâcı da oruçtur

Sekizinci Nükte

Ramazan-ı Şerif, insanın hayat-ı şahsiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

İnsana en mühim bir ilâç nev’inden maddî ve mânevî bir perhizdir. Ve tıbben bir hımyedir ki, insanın nefsi yemek, içmek hususunda keyfemâyeşâ hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar verdiği gibi, hem helâl-haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, adeta mânevî hayatını da zehirler. Daha kalbe ve ruha itaat etmek, o nefse güç gelir, serkeşâne dizginini eline alır. Daha insan ona binemez; o insana biner.

Ramazan-ı Şerifte, oruç vasıtasıyla bir nevi perhize alışır, riyazete çalışır ve emir dinlemeyi öğrenir. Biçare zayıf mideye de, hazımdan evvel yemek yemek üzerine doldurmakla hastalıkları celb etmez. Ve emir vasıtasıyla helâli terk ettiği cihetle, haramdan çekinmek için akıl ve şeriattan gelen emri dinlemeye kabiliyet peydâ eder. Hayat-ı mâneviyeyi bozmamaya çalışır.

Hem insanın ekseriyet-i mutlakası açlığa çok defa müptelâ olur. Sabır ve tahammül için bir idman veren açlık, riyazete muhtaçtır. Ramazan-ı Şerifteki oruç, on beş saat, sahursuz ise yirmi dört saat devam eden bir müddet-i açlığa sabır ve tahammül ve bir riyazettir ve bir idmandır. Demek, beşerin musibetini ikileştiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilâcı da oruçtur.

Hem o mide fabrikasının çok hademeleri var. Hem onunla alâkadar çok cihazat-ı insaniye var. Nefis, eğer muvakkat bir ayın gündüz zamanında tatil-i eşgal etmezse, o fabrikanın hademelerinin ve o cihazatın hususî ibadetlerini onlara unutturur, kendiyle meşgul eder, tahakkümü altında bırakır. O sair cihazat-ı insaniyeyi de, o mânevî fabrika çarklarının gürültüsü ve dumanlarıyla müşevveş eder. Nazar-ı dikkatlerini daima kendine celb eder. Ulvî vazifelerini muvakkaten unutturur. Ondandır ki, eskiden beri çok ehl-i velâyet, tekemmül için riyazete, az yemek ve içmeye kendilerini alıştırmışlar.

Fakat Ramazan-ı Şerif orucuyla o fabrikanın hademeleri anlarlar ki, sırf o fabrika için yaratılmamışlar. Ve sair cihazat, o fabrikanın süflî eğlencelerine bedel, Ramazan-ı Şerif’te melekî ve ruhanî eğlencelerde telezzüz ederler, nazarlarını onlara dikerler. Onun içindir ki, Ramazan-ı Şerif’te mü’minler derecâtına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, mânevî sürurlara mazhar oluyorlar. Kalb ve ruh, akıl, sır gibi letâifin o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen, onlar mâsumâne gülüyorlar.

Mektubat, s. 391

Lügatçe:

hımye: Perhiz, yeme-içmeye dikkat etmek.

tefeyyüz: Feyizlenme.

keyfemâyeşâ: Nasıl isterse, istediği gibi.

riyazet: Nefsi terbiye, dünya lezzetlerinden ve rahatından sakınma; perhizle, kanaatle yaşama.

cihazat-ı insaniye: İnsanın cihazları.

tatil-i eşgal: İşe ara verme.

müşevveş: Karışık, düzensiz, karmakarışık.

muvakkaten: Geçici olarak.

ehl-i velâyet: Allah’ın veli kulları.

tekemmül: Olgunlaşma, kemâle doğru gitme, mükemmelleşme.

telezzüz: Lezzet alma.

sürur: Sevinç.

terakkiyat: İlerlemeler.

Bediüzzaman Said NURSİ

29.09.2006


Bismillah nasıl her hayrın başı olur?

Risâle-i Nur’un ilk eseri Sözler’dir. Hatta Risâle-i Nur bir ölçüde Sözler olarak da tanınır. Sözler’in ise ilk bölümü Besmele’ye dairdir. Nasıl ki Kur’ân Besmele ile başlar, onun hakikatli bir tefsiri olan Risâle-i Nur da Birinci Söz’de Besmele’nin sırlarını açıklayarak başlar.

İşte Besmele’ye ait Birinci Söz’ün ilk paragrafı:

“Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisân-ı haliyle vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:”

Bu birkaç cümleden teşekkül eden küçük paragrafta derin mânâlar ve sırlar gizli. Anlayabildiklerimizi sizlere takdim etmeden önce bu paragrafta sorulması gereken bazı soruları dile getirelim.

Evet, bu noktada 10 sual sorulabilir:

1- Bismillah nasıl her hayrın başı olur? Hayır ne demektir? Hayrın ölçüsü ne?

2- Bu kelimenin İslâm nişanı olduğunu nasıl anlarız?

3- Varlıklar yerine niçin “mevcudat” kelimesi kullanılmış? Varlık ile mevcudat arasında ne fark var?

4- Lisan-ı hal ne demektir?

5- Hal dili nasıl vird-i zeban olur?

6- Vird-i zeban olduğunu nasıl anlarız?

7- Nasıl bir tükenmez kuvvet?

8- Nasıl bir bitmeyen bereket?

9- Niçin temsil yolu seçiliyor? Direkt hakikate geçmekte ne sakınca var?

10- “Şu temsilî hikâyeciğe bak” ifadesinde niçin doğrudan ‘şu hikâyeyi dinle’ değil de, ‘temsilî hikâyecik’ denilmiş? Burada “temsilî” kelimesi neyi ifade ediyor?

Bu sualler farklı şekillerde sorulabilir elbette ki. Şimdi elimizden geldiği ölçüde hem suallerin cevaplarını arayalım, hem de paragraftan anladıklarımızı ifade etmeye çalışalım.

Bu paragrafın düğümü “Bismillah her hayrın başıdır” cümlesinde saklı gibi gözüküyor. Bu sebeple devam eden satırların doğru bir şekilde anlaşılabilmesi için bu cümledeki düğümün açılması gerekiyor. Zira Bismillah ile hayır arasındaki sıkı bağ, bir nur gibi diğer cümleler üzerinde aydınlatıcı bir görev yapacak.

İlk sorudan başlayalım.

Evet, “Bismillah nasıl her hayrın başı olur?”

Bu suâlin cevabı için öncelikle “hayrın ne olduğunun” açıklanmasına ihtiyaç var.

Sahi nedir hayır?

Hemen, “iyi, güzel, faydalı şeylere hayır diyebiliriz” diye aklımıza gelir.

Bir ölçüde doğrudur da bu tanımlama. Ama iyinin, güzelin, faydalının ölçüsünü nasıl koyacağız? Neye göre iyi, güzel ve faydalı diyeceğiz? Şayet bu ölçüyü kişi kendisi koyacaksa o zaman karşımıza insanlar sayısınca farklı bir tanımlamaların çıkacağı muhakkaktır. Hatta kişi kendisine faydalı zannettiği bir şeye iyi ve güzel diyebilecektir.

Yakın zamanlarda medyadan bir zat çıktı, “Şarap kanı sulandırıyor, kalp krizini önlüyor, öyle ise az miktarda şarap içmeye devam etmek insan için faydalıdır” diye bir fikir öne sürdü. Bakıyorsunuz söyledikleri bir ölçüde doğru, yani şarap kanı sulandırıyor.

Şimdi bu kişiye göre şarap içmek hayır mı olacak? Ya da bu kişi eline şarap kadehini alıp “Bismillah diye” içmeye başlarsa hayır mı kazanmış olacak?

Elbette ki böyle bir durum kişiyi sadece gülünç ve maskara durumuna düşürecektir.

Peki hayır nedir?

Güzelin, iyinin, faydalının ölçüsünü nasıl tayin edeceğiz?

Bu ve benzeri suallerin cevabı 21. Söz’de verilmiş.

“Ammâ mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat derler ki: ‘Cenâb-ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur; nehyeder, sonra kabih olur.’ Demek, emir ile, güzellik; nehiy ile, çirkinlik tahakkuk eder.”

İşte hayrın cevabı bu: “Cenâb-ı Hak bir şeyi emreder, o hayır ve güzel olur. Bir şeyi de nehyeder, yasaklar o da şer ve çirkin olur.” Demek ki hayrın ölçüsü Cenâb-ı Hakkın emrine bakar. Allah’ın emri ile güzellik ve hayır tahakkuk eder. O’nun razı olduğu bir işi işlerseniz hayır hükmüne geçer. Yoksa kişi kendine göre bir hayır ölçüsü tanımlamaya kalkışırsa iş karışır. Hayrın hayır olabilmesi için Allah’ın emri şart.

İşte bu noktada “Bismillah her hayrın başı olur.”

Yani Allah’ın emrettiği, Allah’ın emri ve rızası dahilinde olan bir işe Bismillah ile başlarsanız, O Yüce Yaratıcının ismi ile başlarsanız, adeta o işin tahakkuku için O’nu vekil tayin ederseniz o zaman o iş hayır olur. Ve o zaman Bismillah her hayrın başı olur.

Yoksa Allah’ın rızası dahilinde olmayan bir işe “Bismillah diye” başlamak, kişiye asla bir hayır kazandırmaz. Veya Allah’ın emrettiği bir işe “Bismillah” demeden başlamak da hayrı ve iyiliği netice vermez. Ancak ki Allah’ın emrettiği bir işe Bismillah diye başlarsanız o zaman hayır ve güzellik meydana gelmiş olur.

Bismillah ile hayır arasındaki bu parlak nur, diğer cümleleri de aydınlatacak.

Bismillah “İslâm nişanıdır”.

Nişan bir belirtidir, bir göstergedir, bir alâmettir, bir tanımdır, bir sözdür, bir bayraktır. Bismillah doğrudan İslâmı, imanı, Müslüman’ı tanımlar, teşhis ve tesbit eder. Bismillah diyen İslâm’dır. Bismillah diyen Müslüman’dır. Kişi Bismillah diyerek, işine gücüne Allah’ın adıyla başlayarak, “Kur’ân ve Sünnette emredilen şeyleri yapacağım” diye söz verir. Yine kişi Bismillah diyerek “göğsüne iman madalyasını, İslâm madalyasını takar.”

Nasıl ki insan lisan-ı kal ile Bismillah diyerek İslâm nişanını beyan eder, aynen öyle de bütün mevcudât da hâl dili ile aynı mübarek kelimeyi söylemeye devam eder.

Mevcudat kelimesi özellikle seçilmiş. Burada “varlıklar” kelimesi de kullanılabilirdi. Ama varlıklar kelimesi zahiren mevcudât kelimesi ile aynı anlamı taşıyor gibi görünse de, hakikatte arasında tam zıt bir anlam vardır. Zira “mevcudat” kelimesi Cenâb-ı Hakkın Mucid ismine, icad eden, yaratan ismine istinat ederken, varlık kelimesi ruhsuz, hissiz, başıboş bir mânâ meydana getiriyor.

İşte zerrelerden güneşlere kadar bütün mevcudat, Cenâb-ı Hakkın emrini yerine getirerek, Allah’ın emrine sonsuz bir itaatle itaat ederek, Allah’ın isim ve sıfatlarını âleme ilân ederek O’nun adına, O’nun ismiyle, O’nun hesabıyla hareket ettiklerini gösteriyorlar. Yani mevcudat lisan-ı hâli ile Bismillah diyor. İşte bütün mevcudat lisan-ı hâli ile Bismillah dediği için fiillerinin neticesi de hayır oluyor. Çünkü lisan-ı halde Allah’ın emri tahakkuk ediyor.

Aylar, yıldızlar, güneşler, dünyalar, denizler, ırmaklar, ovalar, nehirler, bitkiler, hayvanlar, insanlar velhâsıl görünen ve görünmeyen bütün mahlûkat doğrudan Allah’ın emrini yerine getirdikleri için lisan-ı halleri ve lisan-ı kalleri ile Bismillah diyorlar. Kâinatın mevcudatı azim bir zikir meclisi şeklinde Bismillah’ı vird-i zeban şeklinde söylüyorlar, mütemadiyen, devamlı Bismillah diyorlar. Vird-i zeban sürekli söylenen bir duâ ise, bu, kâinatın bütün mevcudatında net olarak gözüküyor.

İşte O’nun adıyla işine başlayan, Bismillah diyerek kâinatın içindeki yerini alan bir kişi elbette ki sonsuz bir güce istinat edecek, bitmez ve tükenmez bir bereket kaynağı bulacaktır. Zira kuvvetin, bereketin ve nimetin kaynağı ve yaratıcısı Allah’tır. Bismillah diyerek sonsuz güç ve kuvvet ve bereket sahibini, iş ve fiilinize vekil tayin etmiş oluyorsunuz. Vekiliniz Allah olduktan sonra başka vekillere ne ihtiyaç var? İşte halis bir iman ve tehvid. Sırrı da Besmele’de saklı.

Madem bütün kâinat Bismillah der, Bir’inin adına hareket eder, o Bir’i anlatır, öyle ise bu hakikatin temsilî bir hikâye ile açıklanması, zihinlere yaklaştırılması gerekir. Burada esas olan hikâyenin kendisi değil, temsil ettiği hakikattir. Bu sebepledir ki, temsilî hikâyecik denmiş. “Temsilî” kelimesi içinde mânâ-yı harfî gibi anlam vardır. Zaten bu tür “temsilî hikâyeciklerle” hakikatlerin açıklanması tarz ve yöntemine Risâle-i Nur’da çok sık rastlanır.

Netice-i kelâm:

İşte Birinci Söz’ün birinci paragrafından anlayabildiklerimiz bunlardı.

Allah hepimizi hayırlara vesile kılsın. Ramazan ayınız mübarek olsun.

Halil AKGÜNLER

29.09.2006


Dörtlük

Hem dinin direğidir, hem kalblerin mi’racı.

Rabbe muhatab kılar, gönüllerin ilâcı.

Bütün ibadetlere, manevî hülâsadır.

Mü’minlerde görünür secdenin izi, tâcı.

Abdülkadir MENEK

29.09.2006


Takvim

Bu on bir ayın sultanı

Değerlendir sen her ânı

Bugün orucun altısı

Uğrunda harca bu canı

Celal YALÇIN

29.09.2006


Oruçla aran nasıl?

Kızım ile yeğenim internet aracılığıyla sohbet ediyorlar. Ben de Ramazana dair bir iki yazı yazayım diye dizüstümü almış, Ağrı Dağına baka baka güzel bir yazı yazayım diye niyetlenmişim ama bırakmıyorlar ki.

Kızım kuzeniyle aralarında geçen diyaloglardan bana da bahsediyor.

İlgisiz kalmamak için ‘Beni rahat bırakın’ diyemiyorum.

Ama yazıma da konsantre olamıyorum.

Kızım yeğenime sorduğu soruyu ve cevabını bana da söylüyor:

‘Oruçla aran nasıl?’

Cevap gülümseten cinsten:

‘Şu an hayattayım’

Saate bakıyorum: On dört otuz.

Ooo, daha çok var. İstanbul’da ezan on dokuz civarlarında okunduğuna göre.

Midesine oldukça düşkün olan yeğenimi düşünüyorum, teyzeliğimin verdiği şefkatle üzülüyorum ama çabucak vaz geçiyorum.

Çünkü aklıma dağda koyun otlatan çoban delikanlılar geliyor.

Onlar da yeğenim yaşlarındalar. Kimbilir hangi sebepten dolayı benim yeğenim gibi üniversiteli olamamışlar. Onlara da bu hayatta koyun otlatma rolü düşmüş. Önlerine kattıkları elli, altmış bazen yüz, yüz elli koyunu o dağ senin, bu otlak benim yayıp duruyorlar.

Ülkemin en doğusunda yaşıyor olmam, en ücra köşede yaşayan mağdur aileleri bulup yardımlarına koşmam gereken bir grubun içinde bulunmam sebebiyle onları iyi tanıyorum. Bu sebeble çok iyi biliyorum ki bu delikanlılar ellerinde küçücük çıkınlarıyla Ağrı Dağının eteklerindeki otlaklarda bir başlarına, koyunların peşlerindeler. Belki de tek eğlenceleri ellerindeki mini radyolar veya kaset çalarlar.

Kimi de yanık seslerine yamaçları arkadaş etmiş tatlı tatlı türkü okuyorlar.

Amma onlarda öyle bir inanç var ki, mağduriyetlerine ve mahrumiyetlerine rağmen oruçlular.

Rablerinin emri olan oruç ibadetini inanılmaz bir teslimiyet ve memnuniyetle edâ ediyorlar.

Eğer şu an herhangi birisine ulaşıp aynı soruyu sorma şansım olsaydı eminim farklı bir cevap alacaktım.

Yeğenime artık üzülmüyorum. Hatta fazladan şükür etmesi için sebeplerinin olduğunu hatırlatmak istiyorum.

Hayatta olmak mideyi bazılarına göre fazladan doyurmak mıdır, yoksa yaşamanın sırlarına vakıf olmak, kul olmanın hazzını yakalamak mıdır?

Cevabını siz verin… Sahi…

Oruç ile aranız nasıl?

Bilgisayarımı dizlerime aldığımda yazmayı planladığım yazı bambaşkaydı. Ama, ilahi çocuk, sen imanlı yaşa emi… Sayende farklı bir yazı yazdırdın bana.

Bence iyi de oldu.

Oruçlu olduğu için mızmızlanan ya da annesine tatlı nazlar yapanlara iyi bir örnek olur bu kıyaslama.

Üstelik oruçlu çobanın çıkınında bir parça peynir, bir iki domates ve ekmek var. Bu da unutulmaya…

Hülya YAKUT

29.09.2006


SORULARLA ORUÇ

“Oruç günahlara karşı siperdir” hadisini açıklar mısınız?

Oruç, nefsimizin günahlara meylini kırar, yıkar, yok eder; bizi tövbede muvaffak kılarak nefsimizi günah kirlerinden arındırır.

İnsan aç kalmazsa tokluğun kıymetini, susuz kalmazsa suyun değerini bilmez. Lezzetlerden mahrum kalmazsa, lezzetlere değer vermez.

Oruç nefsi terbiye eden, nefsi günahlara karşı gemleyen, bize büyüklenmek ve gurur gibi rezîl duyguların yersizliğini ve kabalığını tam bildiren, herkesin bize ve bizim herkese ancak dost ve kardeş olduğumuzu hissettiren, bizi tövbeye sevk eden, bizi tövbede muvaffak kılan, günahlarımızı ermiş bir ağacın meyveleri gibi döken ve bağışlanmamızı sağlayan eşsiz bir ibadettir. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bundandır ki, “Oruç kalkandır. Günahlara karşı siperdir” (Tirmizî) buyurmuşlardır.

Oruç kalkanını elde eden geçmiş günahlardan bağışlanır, gelecek günahlardan korunur, hatalardan muhafaza edilir, kötü duygulardan arınır, iyi huylar kazanır; hem Allah’ın tam bir kulu, hem de iman ehlinin tam bir kardeşi olur.

Süleyman KÖSMENE

29.09.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004