Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 27 Ekim 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Eğer dileseydik, onların gözlerini kör ederdik de öylece yollara dökülüverirlerdi. O zaman nasıl göreceklerdi?

Yâsin Sûresi: 66

27.10.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Siz kadınların evinizde işlerinizi yaparken çektiğiniz sıkıntı, inşaallah, Allah yolunda cihad edenlerin cihadına denk olur.

Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3767

27.10.2006


Nimetlerdeki güzellikler, şükrün dâvetçileridir

Şimdi, görüyoruz ki, herşey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor. Öyle de, rızık dahi, bütün envâıyla, mânen ve maddeten, hâlen ve kalen şükürle kaimdir, şükürle oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü, rızka iştah ve iştiyak, bir nevî şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-ı şuurî bir şükürdür ki, bütün hayvânatta bu şükür vardır. Yalnız insan, dalâlet ve küfürle o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor, şükürden şirke giriyor.

Hem rızık olan nimetlerde gayet güzel, süslü sûretler, gayet güzel kokular, gayet güzel tatmaklar şükrün dâvetçileridir; zîhayatı şevke davet eder ve şevkle bir nevî istihsan ve ihtirama sevk eder, bir şükr-ü mânevî ettirir. Ve zîşuurun nazarını dikkate celb eder, istihsana tergib eder. Nimetleri ihtirama onu teşvik eder; onunla kalen ve fiilen şükre irşad eder ve şükrettirir. Ve şükür içinde en âli ve tatlı lezzeti ve zevki ona tattırır. Yani, gösterir ki, şu lezzetli rızık ve nimet, kısa ve muvakkat bir lezzet-i zâhiriyesiyle beraber, daimî, hakikî, hadsiz bir lezzeti ve zevki taşıyan iltifat-ı Rahmânîyi şükürle kazandırır. Yani, rahmet hazinelerinin Mâlik-i Kerîminin hadsiz lezzetli olan iltifatını düşündürüp, şu dünyada dahi Cennetin bâki bir zevkini mânen tattırır. İşte rızık, şükür vasıtasıyla o kadar kıymettar ve zengin bir hazine-i câmia olduğu hâlde, şükürsüzlükle nihayet derecede sukut eder.

Altıncı Sözde beyan edildiği gibi, lisandaki kuvve-i zâika, Cenâb-ı Hak hesabına, yani mânevî vazife-i şükraniye ile rızka müteveccih olduğu vakit, o dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i bînihaye-i İlâhiyenin hadsiz matbahlarına şâkir bir müfettiş, hâmid bir nâzır-ı âlikadr hükmündedir. Eğer nefis hesabına olsa, yani rızkı in’âm edenin şükrünü düşünmeyerek müteveccih olsa, o dildeki kuvve-i zâika, bir nâzır-ı âlikadr makamından, batn fabrikasının yasakçısı ve mide tavlasının bir kapıcısı derecesine sukut eder.

Nasıl rızkın şu hizmetkârı şükürsüzlükle bu dereceye sukut eder. Öyle de, rızkın mahiyeti ve sair hademeleri dahi sukut ediyorlar. En yüksek makamdan en ednâ makama inerler. Kâinat Hâlıkının hikmetine zıt ve muhâlif bir vaziyete düşerler.

Mektûbât, s. 349

Lügatçe:

şükr-ü fıtrî: Yaratılıştan gelen şükür duygusu.

telezzüz: Lezzet alma.

gayr-ı şuurî: Şuursuz bir şekilde.

fıtrî: Yaratılıştan gelen, yaratılışla ilgili.

şirk: Allah’a ortak koşma.

istihsan: Beğenme, güzel görme.

ihtiram: Hürmet etme.

zîşuur: Şuur sahibi.

tergib: Rağbetlendirme, isteklendirme, şevklendirme.

lezzet-i zâhiriye: Zahiri, görünüşe, dışa ait lezzet.

hazine-i câmia: Geniş, kapsamlı hazine.

kuvve-i zâika: Tat alma duyusu.

rahmet-i bînihaye-i İlâhiye: Allah’ın sonsuz rahmeti.

matbah: Mutfak.

nâzır-ı âlikadr: Bakarken yüksek kıymetleri gören.

hâmid: Hamd eden, şükreden.

in’âm: Nimet verme.

batn: Mide.

Bediüzzaman Said NURSÎ

27.10.2006


Bediüzzaman ve müsbet hareket

–Dünden devam–

Çağımızda İslâma getirdiği farklı yorumlarla dikkatleri üzerine çeken, bu sebeple de İslâma düşman olan iç ve dış güçlerin hedefi haline gelen, sürgün, mahkûm, mahpus ve çilekeş Bediüzzaman, birçok tahrik faaliyetlerine rağmen müsbet hareket etmekten vazgeçmemiş, İslâmiyetin hakikî temsilcisi ve Peygamber Efendimizin (asm) hakikî vârisi olduğunu göstermiştir.

Sık sık; “Menfî hareketten Kur’ân bizi men ediyor” diyen Bediüzzaman; “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz” tavsiyesinde bulunmaktadır.

Bu tavsiyesine harfiyen uyduğunu da şu ifadelerinden anlıyoruz:

“Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hadiselerle sabit olmuş. Meselâ, Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfî’de idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır ve rıza ile karşıladım.”1

Gerek gizli münafıkların oyunları ile ve gerekse başka sebeplerle birbiriyle boğuşanların, müsbet hareket edemeyeceklerini2 söyleyen Bediüzzaman, müsbet hareket etmekle hem gizli münafıkların planlarını bozduklarını, hem de iman hizmetini genişlettiklerini dile getirmektedir.

Şeyh Said’in isyana destek teklifini, “Yaptığınız mücadele kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir. Türk milleti İslâmiyete bayraktarlık etmiş, dini uğrunda yüz binlerle, milyonlarla şehid vermiş ve milyonlar veli yetiştirmiştir. Binaenaleyh kahraman ve fedakâr İslâm müdafiilerinin torunlarına, yani Türk milletine kılınç çekilmez ve ben de çekmem”3 sözleriyle reddeden ve “Bin Şeyh Said kadar kuvvetimiz de olsa, biz yine müsbet hareket edeceğiz. Asayişi muhafazaya çalışacağız” diyen Bediüzzaman, hariçteki cihadla, dahildeki cihadı kesin hatlarıyla ayırır:

“Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dahilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde mânevî tahribata karşı mânevî, ihlâs sırrıyla hareket etmektir. … Biz bütün kuvvetimizle dahilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dahil ve hariçteki cihad-ı mâneviyedeki fark pek azîmdir.”4

Hariçteki düşmana karşı hareket tarzı elbette kuvvetle karşı koyarak müdafaa şeklinde olacaktır. Bizim inancımızda ve geleneğimizde düşmanın pis çizmeleri altında zilletle yaşamaktansa, izzetle ölmek vardır. Son kişi kalana ve kanının son damlasına kadar mücadeleyi bırakmamak vardır.

I. Dünya Savaşında gönüllü alay kumandanı olarak talebeleriyle birlikte hiç tereddüt etmeden ülke savunmasını yapan gazi ve hürriyet kahramanı Bediüzzaman, Rusya’da esir iken bile İslâmın asalet ve vakarına yakışır tarzda davranmaktan geri durmamıştır.

Esirleri teftişe gelen Rus Kumandanı Nikola Nikolaviç’in karşısında herkes korkudan ayağa kalkarak el pençe divan durdukları halde o, “Ben Müslüman âlimiyim. Kalbimde iman vardır. Kendisinde iman olan bir şahıs, imanı olmayan şahıstan efdaldir. Ben ona kıyam etseydim, mukaddesatıma hürmetsizlik yapmış olurdum. Onun için ben kıyam etmedim”5 diyerek istifini bile bozmadan oturmuştur.

Bediüzzaman, Rus kumandanının karşısında ayağa kalktığı zaman bütün mukaddesatının ve İslâm âleminin rencide olacağını biliyordu. Dolayısı ile temsil ettiği inanç ve değerlerin bilincinde bir hareket tarzını, ölümü bile göze alarak seçmesi müsbet bir harekettir. Onun bu faziletli davranışını sonunda düşman bile fark edip takdir etmiş ve af dilemiştir.

Ülke dahilinde huzur ve asayişi bozacak hareketlerden kaçınılması, görevli asker ve polislere yardımcı olunması gerekir. Asker ve polis düşmanımız değil, aksine bizim kardeşlerimiz ve çocuklarımızdır. Ülkede yaşayan halk da bizim halkımızdır. İmanlı bir kimsenin asayişi bozmak gibi bir işi olamaz. İslâmiyet ve iman, emniyetten, adaletten ve barıştan yanadır.

—Devam edecek—

Kadir AYTAR

27.10.2006


SORULARLA RİSALE-İ NUR

Soru: Kur’ân’da “Ahsenü’l-Hâlıkın (Yaratıcıların En Güzeli), Erhamü’r-Râhimîn (Merhamet Edenlerin En Merhametlisi)” gibi kelimeler, başka yaratıcılar ve rahimler bulunduğuna işaret eder mi?

Beş işaret ile cevap veririz:

Birinci İşaret: Kur’ân baştan başa tevhidi ispat ettiği ve gösterdiği için, bir delil-i katîdir ki; Kur’ân-ı Hakîmin o nevi kelimeleri sizin fehmettiğiniz gibi değildir. Belki, Ahsenü’l-Hàlıkîn demesi, “Hàlıkıyet mertebelerinin en ahsenindedir” demektir ki, başka hàlık bulunduğuna hiç delâleti yok. Belki, hàlıkıyetin, sâir sıfatlar gibi, çok merâtibi var. Ahsenü’l-Hàlıkîn demek, “Merâtib-i Hàlıkıyetin en güzel, en müntehâ mertebesinde bir Hàlık-ı Zülcelâldir” demektir.

İkinci İşaret: Ahsenü’l-Hàlıkîn gibi tâbirler, hàlıkların taaddüdüne bakmıyor; belki, mahlûkıyetin envaına bakıyor. Yani, “Her şeyi, her şeye lâyık bir tarzda, en güzel bir mertebede halk eder bir Hàlıktır.” Nasıl ki, şu mânâyı, “O her şeyi en güzel şekilde yarattı” (Secde Sûresi: 7.) gibi âyetler ifade eder.

Üçüncü İşaret: Ahsenü’l-Hàlıkîn, Allahü Ekber, Hayrü’l-Fâsılîn, Hayrü’l-Muhsinîn gibi tâbirâttaki muvâzene, Cenâb-ı Hakkın vâki’deki sıfât ve ef’âli, sâir o sıfât ve ef’âlin numûnelerine mâlik olanlarla muvâzene ve tafdil değildir. Çünkü, bütün kâinatta cin ve ins ve melekte olan kemâlât, Onun kemâline nisbeten zayıf bir gölgedir. Nasıl muvâzeneye gelebilir? Belki muvâzene, insanların ve bâhusus ehl-i gafletin nazarına göredir.

Meselâ, nasıl ki bir nefer, onbaşısına karşı kemâl-i itaat ve hürmeti gösteriyor, bütün iyilikleri ondan görüyor; padişahı az düşünür. Onu düşünse de yine teşekkürâtını onbaşıya veriyor. İşte böyle bir nefere karşı denilir: “Yâhu, padişah senin onbaşından daha büyüktür. Yalnız ona teşekkür et.” Şimdi şu söz, vâki’deki padişahın haşmetli hakiki kumandanlığıyla, onbaşısının cüz’î, sûrî kumandanlığını muvâzene değil. Çünkü, o muvâzene ve tafdil, mânâsızdır. Belki, neferin nazar-ı ehemmiyet ve irtibâtına göredir ki; onbaşısını tercih eder, teşekkürâtını ona verir, yalnız onu sever.

İşte bunun gibi, hàlık ve mün’im tevehhüm olunan zâhirî esbâb, ehl-i gafletin nazarında Mün’im-i Hakîkîye perde olur. Ehl-i gaflet onlara yapışır, ni’met ve ihsanı onlardan bilir; medih ve senâlarını, onlara verir. Kur’ân der ki: “Cenâb-ı Hak, daha büyüktür, daha güzel bir Hàlıktır, daha iyi bir Muhsîndir; Ona bakınız, Ona teşekkür ediniz.”

Dördüncü İşaret: Muvâzene ve tafdil, vâki’ mevcudlar içinde olduğu gibi, imkânî, hattâ farazî eşyalar içinde dahi olabilir. Nasıl ki ekser mahiyetlerde, müteaddit merâtib bulunur. Öyle de, esmâ-i İlâhiye ve Sıfât-ı Kudsiyenin mahiyetlerinde de, akıl itibâriyle hadsiz merâtib bulunabilir. Halbuki Cenâb-ı Hak, o sıfât ve esmânın mümkîn ve mutasavver bütün merâtibinin en ekmelinde, en ahsenindedir. Bütün kâinat, kemâlâtıyla bu hakikate şâhiddir. “En güzel isimler Onundur” (Haşir Sûresi: 24.), bütün esmâsını ahseniyet ile tavsif, şu mânâyı ifade ediyor.

Beşinci İşaret: Şu muvâzene ve müfâdale; Cenâb-ı Hakkın, mâsivaya mukabil değil, belki iki nevi tecelliyât ile sıfâtı var.

Biri: Vâhidiyet sırrıyla ve vesâit ve esbâb perdesi altında ve bir kanun-u umumi sûretinde tasarrufâtıdır.

İkincisi: Ehadiyet sırrıyla, perdesiz, doğrudan doğruya, hususi bir teveccüh ile tasarruftur.

İşte, ehadiyet sırrıyla, doğrudan doğruya olan ihsanı ve icadı ve kibriyâsı ise, vesâit ve esbâbın mezâhiriyle görünen âsâr-ı ihsanından ve icad ve kibriyâsından daha büyük, daha güzel, daha yüksektir, demektir. Meselâ, nasıl bir padişahın-fakat velî bir padişahın-ki, umum memurları ve kumandanları sırf bir perde olup, bütün hüküm ve icraat onun elinde farz ediyoruz. O padişahın tasarrufât ve icraatı iki çeşittir:

Birisi, umumî bir kanunla, zâhirî memurların ve kumandanların sûretinde ve makamların kabiliyetine göre verdiği emirler ve gösterdiği icraatlardır.

İkincisi, umumî kanunla değil ve zâhirî memurları da perde yapmayarak, doğrudan doğruya ihsanât-ı şâhânesi ve icraatı; daha güzel, daha yüksek denilebilir.

Öyle de, Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Hàlık-ı Kâinat, çendan vesâit ve esbâbı icraatına perde yapmış, haşmet-i rubûbiyetini göstermiş. Fakat, ibâdının kalbinde hususî bir telefon bırakmış ki, esbâbı arkada bırakıp, doğrudan doğruya Ona teveccüh etmek için, ubûdiyet-i hâssa ile mükellef edip, “Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz” (Fâtiha Sûresi: 5.) deyiniz diye, kâinattan yüzlerini Kendine çevirir.

İşte, Ahsenü’l-Hàlıkîn, Erhamü’r-Râhimîn, Allahü ekber maânîsi, şu mânâya da bakıyor.

Sözler, 32. Söz, 3. Maksad, s. 564

27.10.2006


Münâcâtü'l-Kur’ân

MÜCÂDELE:

1. Ey göklerde olanları da, yerde olanları da bilen, üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü, beş kişinin konuştuğu yerde altıncısı, mutlaka O olan; bundan az veya çok olsunlar ve nerede bulunursa bulunsunlar mutlaka onlarla beraber olan! (7)

2. Ey, “And olsun ki, Ben ve peygamberlerim üstün geleceğiz” diye yazan Kavî ve Azîz! (21)

HAŞİR:

1. Ey kitap ehlinden inkârcı olanları ilk sürgünde yurtlarından çıkaran! Oysa mü’minler onların çıkacaklarını sanmamıştı. (2)

2. Ey esirgeyen, bağışlayan, mülkün sahibi, kusur ve noksandan münezzeh, selâmet veren, emniyete kavuşturan, gözetip koruyan, mutlak gàlip, istediğini zorla yaptırabilen, büyüklükte eşi olmayan, yaratan, mahlûkatı modelsiz meydana getiren, varlıklara şekil veren, izzet ve hikmet sahibi Allah! (22-24)

27.10.2006


İmanî ve İslâmî gıdamız

Risâle-i Nur gibi, o kadar değerli, o kadar kıymettar bir eser külliyatını bir an evvel okumak ve onlardan hergün imânî ve İslâmî gıdalarınızı almak için bütün himmet ve varlığınızla çalışacağınızdan eminim, böyle olmanızı temenni ediyorum. Zira gençlik gidiyor, ömür geçiyor, zamanlar geri gelmiyor.

Evet, biz ne muallimlerimizden bir medet ve ne de peder ve validelerimizden bir teşvik beklemiyoruz ve beklemeyiz. Biz ancak Allah’ın inayetiyle kendi kendimizi yetiştirmek zaruret ve sebatındayız. İnşaallah devam ve sadakatla çalışarak mutlaka yükseleceğiz. Tâ imân ve İslâmiyet merâtibinin zirvesine ulaşacağız. Kalbimizi Nur-u Kur’ân’la, kafamızı ilm-i imânla aydınlatacağız. Kalb ve aklımızı çalıştıracağız. Allah’ın has ve hâlis, fakat mücahid bir kulu, Resulullahın ihlâslı, fedakâr ve cengâver bir ümmeti olmak yolunda Nur Risâleleriyle yürüyeceğiz ve ilerleyeceğiz.

27.10.2006


Şefkat

Rahmet-i İlâhiyenin en lâtîf, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerinden olan şefkat, bir iksir-i nuranîdir, aşktan çok keskindir. Çabuk Cenâb-ı Hakka vusule vesile olur. Nasıl aşk-ı mecazî ve aşk-ı dünyevî, pek çok müşkülâtla aşk-ı hakikîye inkılâp eder, Cenâb-ı Hakkı bulur. Öyle de, şefkat, fakat müşkülâtsız, daha kısa, daha safî bir tarzda, kalbi Cenâb-ı Hakka rapteder.

Mektubat, s. 80

27.10.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004