Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 20 Ocak 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

EMASYA, asker ve hükümet

Özetle, EMASYA yapılanması temel olarak “asayişin askerileşmesi” ve “mülkî otorite ve askerî birim arasındaki hiyerarşinin ters yüz edilmesi”ni ifade eder...

Birkaç gün önce EMASYA (Emniyet Asayiş Yardımlaşma) birlikleri yine manşetleri süslüyor, Hürriyet Gazetesi, bu birimin İstanbul’da bir tatbikat yapmayı planladığını iddia ediyordu..

(...)

EMASYA yapılanması, 28 Şubat döneminde, 7 Temmuz 1997’de Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında imzalan protokole dayanır.

Bu protokol 5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11/D maddesinin uygulanmasını, yani TSK birlikleri ile sivil emniyet güçleri arasındaki işbirliğinin koşulları ve kurallarını konu almıştır.

Protokol, her ilde askeri bir birim içinde oluşturulan “Asayiş Güvenlik Merkezleri’yle” sivil emniyet ve mülki amiri istihbarat, değerlendirme ve planlama açısından askere bağımlı kılınmıştır.

Dahası gerekli durumlarda askeri birliğe valilikten davet almadan olarak el koyma hakkı tanınmıştır.

Özetle, EMASYA yapılanması temel olarak “asayişin askerileşmesi” ve “mülki otorite ve askeri birim arasındaki hiyerarşinin ters yüz edilmesi”ni ifade eder...

Bu birliklerin mevcudiyetleri yetmezmiş gibi, bir de tatbikat yapmaya soyunması aslında inanılması zor bir girişimin altını çiziyordu.

Yine de içinde bulunduğumuz siyasi koşullarda olmayacak iş de değildi...

Ancak dün, 1. Ordu Komutanı Org. Fethi Tuncel, sorulan bir soru üzerine, haberi yalanlıyor, “Böyle bir şeyden haberimiz yok. Bu haberin nereden çıktığını bilmiyoruz. Kesinlikle böyle bir şey yok...” diyordu...

Org. Tuncel, “valilik talebi olmaksızın EMASYA birlikleri gerekli gördüğünde olaylara kendiliğinden müdahale eder mi” sorusuna şu yanıtı veriyordu:

“1997 yılında yapılan protokolde böyle bir şeyin olmadığını, bugün tekrar ifade ediyoruz. Böyle bir şey olamaz. Vilayetin her şeyinden vali sorumludur. Asayiş olaylarında da biz ancak kuvvet talep edildiğinde bunu karşılarız...”

İlginç ve bir yönüyle iyi bir yanıt bu...

İyi, zira Org. Tuncel bu protokolle mülki idare düzeyinde asker-sivil ilişkilerinin ters yüz edilmediğini ifade ediyor...

İlginç, zira protokol ve uygulama Org. Tuncel’i doğrulamıyor...

Nitekim protokolün 9. maddesi şöyle diyor:

“Toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi toplumsal olayların şekil değiştirerek birçok bölgede geniş halk kitlelerine yaygınlaşması, şiddete, katliama veya anasal düzeni bozmaya yönelmesi durumunda; EMASYA Komutanlıkları (bölge/tali), olayları yakinen takip eder ve birliklerin hazırlıklarını tamamlar. Olaylara müdahale edebilecek toplanma bölgelerinde, birlikleri hazır bulundurur. Olayların gelişmesini değerlendirir. Başta mülki amirler olmak üzere, ilgili kademelere bilgi verir ve gecikmenin yaratacağı mahzurları ortadan kaldırmak için olaylara müdahale eder…”

Protokolün imzalanmasından sonra 3. Ordu Komutanlığı’ndan gelen 7130-27-9 sayılı emre istinaden 48. Piyade Tugay Komutanlığı’nın 15 Eylül 1997 tarihinde yazdığı 7130-326-97/169 sayılı, emir ise uygulamayı açıkça ortaya koymaktadır.

Emirde şöyle denmektedir:

“Emasya komutanlıklarına gerektiğinde mülki makamların kuvvet talebi olmaksızın da olaylara direkt müdahale yetkisi veren protokolün 9. maddesine göre EMASYA Planları tadil edilecektir...”

Şimdi ortada iki ihtimal var.

Ya orgeneralin sözleri tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır…

Ya da orgeneralin sözleri ordunun fikrini değiştirdiğini, protokolü farklı bir yoruma tâbi tuttuğunu göstermektedir…

2001 yılı Mülki İdare Şûrâsı tutanaklarında belirtildiği gibi, Silahlı Kuvvetler’in iç güvenlik doktrinini bu protokol üzerine inşa ettiği dikkate alınırsa, birinci ihtimal pek akla yakın görünmüyor…

Diyelim ki biz yanılıyoruz, ikinci ihtimal daha akla yakındır.

O zaman, gereği yapılmalı, asker bu protokolün iptal edilmesini sağlamalı, yerine yenisi hazırlanmalıdır.

Kolay olmuyor.

Bir seyahatte Başbakanın bir yazım üzerine sorduğu soruyu yanıtlarken bu protokolü kendisine anlatmıştım ve “O zaman biz bunu hemen iptal ederiz” yanıtını almıştım…

Ama olmuyor.

Kolay olmuyor…

Yeni Şafak, 19 Ocak 2007

Ali BAYRAMOĞLU

20.01.2007


 

Ezberler bozulurken

Türkiye’nin dışa açılması ve AB yoluna oturması, demokratikleşme ihtiyacının kendini daha fazla dayatması, hiç kuşkusuz küreselleşme olgusu, ister istemez, ezberlerin, slogancı yaklaşımların aşılmasını gündeme getiriyor.

Adı Cevat Öneş, 1942 doğumlu. 41 yıl, kısa adı MİT olan Milli İstihbarat Teşkilatı’nda çalışmış, 2005’te Müsteşar Yardımcılığı’ndan emekli olmuş.

Güneydoğu’nun güç yıllarında Diyarbakır Bölge Başkanlığı yapmış, Van’dan Hakkâri’ye uzanan çatışmalı coğrafyada çalışmış.

Kısacası:

Cevat Öneş Güneydoğu’yu, Kürt sorununu, PKK’yı bilen, tecrübeli ve sıradan olmayan bir istihbaratçı. (...)

Belma Akçura’nın gazetemizdeki röportajında Cevat Öneş, Türkiye’yi bugüne kadar maddi ve manevi bakımdan fena halde kanatmış olan Kürt sorunu konusunda çok önemli noktalara parmak basıyor.

Söyledikleri hiç kuşkusuz ilk kez söylenmiyor. Ama bunların MİT’te Müsteşar Yardımcılığı’na kadar yükselmiş ve bölgede görev yapmış en üst düzeyde bir istihbarat yetkilisi tarafından kamuoyu önünde söyleniyor olması önemlidir.

Hem de çok...

Türkiye’nin önünü tıkayan temel sorunlarla ilgili olarak devletin önde gelen kurumlarında da son yıllarda bir zihniyet değişimi yaşanıyor.

Bunun tüm işaretleri var.

Kürt sorunu ya da Kıbrıs sorunuyla ilgili olsun, eski ezberler bozuluyor. Birtakım klişeleri sorgulayan bakış açıları su yüzüne çıkıyor.

Bu durum, yani değişim (Cevat Öneş değişme yerine gelişme deyişini tercih etmiş, olabilir), yalnız MİT’te değil, örneğin Dışişleri Bakanlığı’nda da, yargı erkinin kendi içinde de dikkati çekiyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde de, dışa çok fazla kendini belli etmese de, temel sorunlarla ilgili yerleşik düşünce kalıplarının alttan alta, usul usul kırılmaya başladığını sanıyorum. Farklı düşüncelerin uç verdiğine ilişkin sinyaller kendini ele veriyor bazen...

Bir başka deyişle:

Türkiye’nin dışa açılması ve AB yoluna oturması, demokratikleşme ihtiyacının kendini daha fazla dayatması, hiç kuşkusuz küreselleşme olgusu, ister istemez, ezberlerin, slogancı yaklaşımların Türkiye’de de aşılmasını gündeme getiriyor. Eski ile yeni arasındaki çekişmeyi, çatışmayı sahneye çıkarıyor.

Devletin önde gelen kurumlarındaki bu zihniyet değişimi, eğer sivil siyasal irade ile de bütünleşirse, siyasal irade de sahneye ağırlığını koyabilirse, Türkiye’nin önü daha zahmetsiz, daha hızlı açılır diye düşünüyorum.

İşte bu nedenlerle önemsiyorum, Cevat Öneş’in gazetemizde iki gündür yayımlanan değerlendirmelerini.

Bakın ne diyor:

“Adına ister Kürt sorunu, ister Güneydoğu sorunu deyin; bir sorunumuz var ama çözemiyoruz... Ve bu sorunu cumhuriyet tarihi içinde incelersek, 80 yıllık bir sorun var olduğuna ve tartışıldığına göre ve bu sorun bizim sınırlarımızı aşarak uluslararası bir boyut kazandığına göre, demek ki çözülmemiş ve bugüne kadar uygulanan politikalar başarısız olmuştur.”

Bakın ne diyor:

“Bu durumda devletimizin yeni politikalara ihtiyacının olmadığını söylemek mümkün değil.”

Bakın ne diyor:

“Tarihsel Kürt sorununun sonucu olarak ortaya çıkan PKK terörünü ortadan kaldırabilme konusundaki yaklaşımımız demek ki yeterli olmamış. Geçmişte yapılan hataları ortadan kaldırmak durumundayız.”

Bakın ne diyor:

“Ölen, şehit olan askerimiz bizim vatandaşımız, ölen, dağdaki PKK’lı bizim vatandaşımız, kardeşimiz. Kimliği ne olursa olsun, -kendisine terörist diyelim, başka şekilde adlandıralım- bizim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşımız. O zaman her ölüm, ne olursa olsun acı duyulan bir olay. Olay tabii ki bir sistem işi. Bir sistemin uygulanmasının sonucu. Yanlış işleyen bir sistem varsa, bu sistem sonunda bu acılar ortaya çıkıyor.”

Bakın ne diyor:

“Geçmişten mutlaka ders alacağız. Mutlaka eleştireceğiz, özeleştiri yapacağız. Ama ortak dil yaratarak, o çerçevede konuşup, o çerçevede eleştirip, yani mağduriyet üzerinden bir sonuca varma alışkanlığını terk edip doğruyu bulmaya çalışacağız.”

Bakın ne diyor:

“Başarabilecek miyiz? Demokratik yapısını güçlendiren ve hukukun üstünlüğüyle şekillenen Türkiye’de bu irade var. Bu irade gelişecek. Bu konuda geriye dönüş mümkün değil. Çünkü toplum bunu istiyor. Temennimiz, bu çözümün gecikmemesi. Artık bekle-gör anlayışının terk edilerek çözüm iradesinin ortaya konulabilmesi ve bu iradenin şekillendirdiği politikaların hayata geçirilebilmesi, toplumsal taleplerle devletin bütünleşmesi lazım.”

Milliyet, 19 Ocak 2007

Hasan CEMAL

20.01.2007


 

Devekuşu sendromu

‘Osmanlı niye parçalandı?’ diye soranların doğal eğilimi Osmanlı’yı bir bütün olarak tasavvur etmek ve onu dışsal etkilerle karşı karşıya getiren analizler yapmaktır.

Bunun sonucunda Osmanlı’yı parçalayan bir özne aranır ve genellikle de ‘Batı’ ya da ‘emperyalizm’ kategorisi bize aradığımız rahatlatıcı yanıtı verir. Çünkü söz konusu yaklaşım altında bizim ne yapıp ne yapmadığımızın etkisi neredeyse sıfırlanır, öyle ki biz en iyisini yapmış olsaydık bile engelleyemeyeceğimiz bir kaderle ve o kaderi bize zorlayan bir düşmanla muhatap olduğumuza karar kılarız. Aynı şekilde ‘Türkiye’de niçin bir Kürt meselesi var?’ sorusuna ilişkin olarak da gene gözümüz dışarı kayar... Hemen bizi bölmek, içimizde husumet üretmek isteyen dış faktörlerin rolünü abartmaya meylederiz. Oysa Osmanlı ve onun uzantısı olan Türkiye’nin tarihi, toplumsal sorunlarıyla yüzleşmekten kaçan, onları görmezden gelen, karşısına çıktığında ise bu yeni talepleri bir tür ihanet olarak algılayan; ve ihaneti de kaçınılmaz olarak dış düşmanların nifak teşebbüsü olarak değerlendiren bir tür aymazlığa işaret eder. Sahip olduğumuz devlet geleneği, değişen topluma rağmen değişmeyen bir devlet/toplum ilişkisi tasavvuruna dayandığı için, bütün toplumsal değişimleri de devekuşu misali başını kuma, yani resmi ideolojiye gömerek karşılamıştır. Söz konusu toplumsal taleplerin şiddete kayması ihanetin kanıtı olarak sunulmuş, ama şiddet döneminin öncesindeki on yıllar boyunca süren görmezden gelme, baskı kurma ve zorla unutturma politikasının bir ‘neden’ olduğu itiraf edilememiştir.

Bugün Kürt meselesi bir kez daha bu noktada... Amerika’nın Irak müdahalesi sonucu oluşan yarı özerk Kürt toplumunun hangi terimlerle algılandığına baktığımızda, bölgemizin insanlarından, komşularımızdan veya akrabalık ve dostluk ilişkisi içinde olduğumuz insanlardan bahsetmediğimizi görüyoruz. Aksine sanki uzaydan gelerek sınırımıza yerleşmiş bir salgın hastalık yuvasından söz etmekteyiz. Ucu tarihsel ve sosyolojik olarak içimizde bulunan, bizim doğal parçamız olan bu toplumu böylesine dışsallaştırmamızın ne denli hastalıklı bir tavır olduğunu ise idrak etmekten aciziz. Bütün ‘dış politika’ yorumları ABD’nin çekilmesiyle birlikte Kürtlerin Kerkük’e sahip çıkacağı ve Türkiye’nin Irak’a gireceği üzerine içi boş spekülasyonlardan besleniyor. Böylece PKK’nın da kurutulacağı ve herhalde Kürt sorununun da buharlaşacağı sanılıyor. Devekuşu sendromu, çözemediğimiz meseleleri büyüterek ve ‘dış politika’ konusu yaparak ‘halletme’ biçiminde somutlaşıyor...

Ama ne yazık ki tarih tekerrür etmekte... Yirminci yüzyılın başında yaşanan olaylarla yüzleşemediğimiz için onlardan bir şey öğrenemedik. Şimdi de bu cehalet içinde bir 21. yüzyıl meselesini çözeceğimizi sanıyoruz. Kimliklerin anlam kazandığı, katılımcı olmayan siyasi mekanizmaların meşru sayılmadığı bir dünyada, biz Irak’a giriyor, Kerkük’ü alıyor, herkese haddini bildiriyor ve ‘ne mutlu Türk’üm diyene’ sloganı eşliğinde huzur dolu ülkemize dönüyoruz. Oysa tarih bunun böyle olmayacağını, sonuçta Türkiye’nin onurunu kıracak bir maceranın pompalanmakta olduğunu hatırlatıyor. Çünkü gerçekte Kürt meselesi Türkiye’nin bir demokrasi olamamasının, vatandaşlığı günümüz ölçütlerine göre kuramamasının sonucudur... Irak yeniden birleşse ve Irak Kürtleri bölgeyi boşaltsa bile bu mesele bitmeyecek, hatta çok daha şiddetlenecek. Çözüm tasavvurları sıkıştıkça Kürtlerin içinde şiddete meyledenlerin sayısı artacak ve ‘siyaset’ alanı Türkiye’nin batısına kayacak. (...)

Zaman, 19 Ocak 2007

Etyen MAHÇUPYAN

20.01.2007


 

Kısmen özgür

1973’ten beri her yıl rapor yayınlayan “Freedom House”, tıpkı AB Komisyonu gibi, Türkiye’nin demokratikleşme ve özgürlükleri genişletme çabalarını hep yetersiz buluyor

AB Komisyonu’nun genişleme komiseri Olli Rehn’in Türkiye’ye “Son dönemde yavaşlayan reform sürecini canlandırma” çağrılarına yeniden başladığı sırada, “Freedom House”, yani “Özgürlük Evi” küresel özgürlük raporunu açıkladı.

Sonuç? 191 ülkenin 90’ı “Özgür”, 56’sı “Kısmen özgür”, 45’i de “Özgür değil”. Ya Türkiye? 3 puanla “Kısmen özgür” ülkelerden biri.

“Özgürlük Evi”, siyasal haklar ve medeni özgürlükler kriterlerine göre ülkelere 1’den 7’ye kadar not veriyor. 1-2 özgür, 3-4 kısmen özgür 5-7 özgür değil, yani totaliter...

Siyasal haklarda “Seçimlerin serbest ve adil ortamda yapılması, seçimleri kazanan partilerin iktidara gelebilmesi” gözönüne alınıyor. Medeni özgürlükler notunda ise “Dini özgürlükler, basın özgürlüğü, azınlık hakları, yargı bağımsızlığı, cezaevi koşulları” etkili oluyor.

Türkiye iki kriterde de 3 alabildi ve “Gri kuşak”ta bakın hangi ülkelerle bir tutuldu : Kenya, Madagaskar, Nijer, Guyana, Nikaragua, Bolivya, Paraguay, Ekvator, Doğu Timor, Papua Yeni Gine...

Hani neredeyse bir “Muz cumhuriyeti” ilan edilmediğimiz kaldı.

Tuhaf olan şu: 1973’ten beri her yıl rapor yayınlayan “Freedom House”, tıpkı AB Komisyonu gibi, Türkiye’nin demokratikleşme ve özgürlükleri genişletme çabalarını hep yetersiz buluyor. İşte birkaç örnek:

Onca reforma ne oldu?

1996 yılı raporunda “Kısmen özgür” ilan etti, 191 ülke arasında 136’ncı sıraya koydu ve bu övünülemeyecek notun gerekçelerini şöyle saydı : İfade özgürlüğündeki kısıtlamalar, keyfi gözaltı ve tutuklamalar, faili meçhul cinayetler, kaybolmalar, işkence. Pek de haksız sayılmazdı; SapancaDüzce Hendek “Ölüm üçgeni”nde neredeyse hergün cesetlerin bulunduğu, faili meçhul cinayetlerin ve işkencenin zirveye çıktığı “Kirli savaş” yıllarıydı o dönem.

2001 raporunda, siyasal haklarda 4, medeni özgürlüklerde 5 notuyla yine 58 ülkeden oluşan “Kısmen özgür” grubuna koydu. Gerekçe: “Türkiye’nin askerlerin etkisinde başkanlıkparlamenter rejim arasında bir yerlerde bulunması!”

Ertesi yıl, 2002’de kaderimiz değişmedi: Yine “Kısmen özgür”. Nedeni: Kürt sorunu, ordunun siyasal alana müdahale etme potansiyeli, dini hak ve özgürlüklerin Avrupa düzeyinde olmaması.

2005’te bir kez daha “Kısmen özgür”. Bu defa gerekçe, yargının bağımsız olmaması, azınlık haklarındaki kısıtlamalar, Kürt sorunu, vs...

Dün açıklanan 2006 raporunda da aynı not, AB komisyonu raporunda sıralananlarla bire bir örtüşen aynı eksiklikler: “Din, ifade ve kültür özgürlüğü, azınlık hakları...”

Oysa Türkiye, 2001 başından bu yana 9 adet “Reform Paketi” çıkardı : Türk Ceza Kanunu’nu ve Medeni Kanun’u yeniledi, Milli Güvenlik Kurulu’nu sivilleştirdi, basın, dernekler, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, vakıflar gibi konularda 2000 yılı öncesine göre başdöndürücü ilerleme kaydetti. AB, Kopenhag Kriterleri’ni “Yeterince karşıladığını” kabul ederek üyelik müzakerelerini başlattı.

Ama hâlâ “Kısmen özgür”. Dahası AB bölgesinde sadece Türkiye “Kısmen özgür”. Daha dahası, notu 2 olan KKTC “Özgür”, Türkiye “Kısmen özgür.” Rehn’in pek sevdiği kavramla söylemek gerekirse, “Şizofrenik bir durum.” İki olasılıktan biri:

Ya Başkan Bush’un sıkı destekçisi olan ve yönetiminde James Woolsey, Samuel Huntington gibi NeoCon’ların, yani “Amerikan Yeni Sağı”nın epey etkin isminin yer aldığı “Özgürlük Evi”nin Türkiye’yle bir alıp veremediği var.

Ya da onca reform paketine rağmen bir arpa boyu yol gittik. Yani “Özgürleştirmeyen reformlar” yaptık.

Sizce hangisi?

Sabah, 19 Ocak 2007

Erdal ŞAFAK

20.01.2007


 

Ağar dengeli politika yapıyor

(...)

Artık konuğumuz Mehmet Ağar’a gelebilirim. Mehmet Bey’i hayranlıkla seyrediyorum. Kendisini çok geliştirdi. Polisken de, valiyken de, siyasette de başarılı. Bileğinin hakkıyla merdivenleri hızla çıkıyor.

Mecliste Baykal, Uzan, Bahçeli olacağına Mehmet Ağar olsun. Hamaset yapmıyor, doğruya doğru, yanlışa yanlış diyor. Halkın teveccühü bugünden bilinmez. İster muhalefet ister iktidar olsun güçlü bir DYP Türkiye’ye faydalı olur. Ağar, olumlu gelişmelerin arkasında, olumsuzlukların karşısında adil bir şekilde yer alır. Bugünkü “Ana Muhalefet” gibi ipe sapa gelmeyen çıkışlarda, tenkitlerde bulunmaz. Ağar, uzlaşmacı, görmüş geçirmiş, devlet terbiyesi ve tedrisatından geçmiş bir politikacı. Umarım genel seçime kadar olan süreyi değerlendirir, vatandaşa kendisini iyice anlatır.

Yanına genç, dinamik bir ekip, arkasına da ayakları yere basan projeler alırsa, DYP beklentilerinin çok üzerinde bir neticeye ulaşır. Yeter ki Ağar hızını, azmini ve uzlaşmacı tavrını kaybetmesin.

Bugün, 19 Ocak 2007

M. Ali ILICAK

20.01.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004