Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 04 Mayıs 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Enstitü

İç sesler

İnsandaki düşünce ve tefekküre yönelik kuvve ve akıl, tarafsız bir hâkim konumunda işler. Bu yüzden hükmü koymadan önce, doğruyu ve yanlışı tartabilmek için olayları ve fertleri eşit uzaklıkta tutar ve tarafsız bir muhâkemenin sonucunda doğru olduğunu kabul ettiği tarafta tercihini ortaya koyar. Bu tarafsız muhâkeme esnasında henüz kanaat ortaya çıkmamışken, küfrü çağrıştıran haller de diğer hallerle kabulden eşit uzaklıktadırlar. Böyle bir durumda iç âlemine yönelen ya da içten dışa yansımaları algılayan fert, diğer durumlarla küfür halinin tasdike eşit mesafede olması sebebiyle küfrün tarafında olduğu gibi yanlış bir algıya kapılır. Bu durumu imanla bağdaşmıyor zanneder. Aslında bu zanlar, tamamen şeytandan kaynaklanmakta ve onun stratejik oyunlarının bir sonucu olarak açığa çıkmaktadır.

Nefs-i emmare ve kalp insan iç dünyasının iki hakikati gibidir. Bir başka deyişle bunlar iki iç sesi temsil eder. Biri Cenâb-ı Hakk’ı tanımayan boyutu, diğeri ise Samed’e ayine olan boyutu, O’ndan başkasına razı olmayan yönüdür. Hayat imtihanı bu iki sesin karşılıklı mücadelesi ve kalbin nefs-i emmareyi ikna ve nefs-i emmarenin arzuları ve hevesleri için Rabbi’nden kaçma serüveni gibidir. Nefs-i emmareyi şımartan şeyler arttıkça mücadele çetinleşir ve nefis ağırlığını hissettirir. Bu insanın dünyasındaki iç sesler şeklinde tezahür eder.

İman kabul, tasdik, iz’an etmek anlamlarını içeren bir kelimedir. Bu fiillerin ardından imanın hayata yansıması, inandığı şeylerle amel etmek şeklinde ortaya çıkar. Risâle-i Nur’da ortaya konan tarife ile Şems-i Ezeli’den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuâdır ki; vicdanın iç yüzünü tamamıyla ışıklandırır. Bu sayede, bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur ve her şeyle kesbi muarefe eder. İnsanın kalbinde öyle bir kuvve-i mâneviye vusule gelir ki; insan o kuvvet ile her musibete, her hadiseye karşı mukavemet edebilir. Öyle bir vüs’at ve genişlik verir ki; insan o vüs’atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir. Buradaki tarifi ile imanın hayata yansıması daha çok bir rahatlama, ferahlık ve emniyet hissi şeklinde olmalıdır. Bunun aksi bir durum varsa; ya iman algısında bir problem vardır, ya da kişinin hayatında iman adı altında başka unsurlar fonksiyon icra ediyor olmalıdır. İşte imânî meselelerde gözlenen takıntı ve vesveselerde, iman kişinin hayatında bir huzur, rahatlama ve esenlik kaynağı olmak yerine huzursuzluk, sıkıntı ve azab kaynağına dönüşmektedir. Bu durumda problem imandan ve imanlı olmaktan değil, kişinin kendini tanımlayamamış ve imanı yanlış algılamış olmasından kaynaklanıyordur. Vesveselerin beşinci şekli olan ve sıklıkla gözüken bir şekli, imanî meselelerde şüphe şeklinde ortaya çıkmaktadır. Böyle bir durumda kişi, hayallerinin âleminde oluşturduğu çağrışımlarla aklının ürünü olan kabulleri birbirine karıştırıyor olmalıdır. Her şeye ve her farklılığa açık olan hayal âlemi, zihninde oluşturduğu manzaraları kendinin olarak algılayıp aklî melekelerinin ürünü zanneder. İmanıyla hiç alâkası olmayan hayal âleminin ürünü bir düşünceyi ve bir şüpheyi iman zaafından ortaya çıkıyor zannederek yersiz bir telâşa düşer ve gerçekten imandan uzaklaşmaya yol açabilecek tehlikeli bir sürecin başlangıcına gelebilir. İnsanın hayalî ve tasavvuru her türlü düşünceye ve fikre açık bir alandır. Bu alan insanın iç âleminde olmakla birlikte her şeyin rahatlıkla girebildiği bir yer olması sebebiyle buradaki her şey kabul ediliyor anlamına gelmez. Burada bulunanları akıl tasdik etmiş ve bir şüphe ortaya çıkmış demek değildir. O yüzden henüz tartılmak üzere aklın önüne konan hayal ve tasavvur âleminin ürünlerini iman zaafı gibi algılayabilecek haller, kişinin şahsına ait olmayan ve sahiplenmesi gerekmeyen hallerdir. Bunları sahiplenmek kendini ve aklî melekelerini tam olarak tanımamaktan kaynaklanmaktadır. Üstelik kişi zaman zaman dalâlet, sapıklık, inkâr gibi hallerin sebeplerini anlamaya çalışır ve bu tarz bir fiilin akıldan geçmesini küfür gibi algılar. Küfrü düşünüp hayal ettiği esnada tabiî olarak hayal âleminde küfrü çağrıştıran mânâlar dolaşır. Bu mânâların hayal âleminde dolaşması kendinin küfre girdiği ve imandan uzaklaştığı şeklinde algılamak hem anlamsız, hem de büyük bir yanlıştır.

İnsandaki düşünce ve tefekküre yönelik kuvve ve akıl, tarafsız bir hâkim konumunda işler. Bu yüzden hükmü koymadan önce, doğruyu ve yanlışı tartabilmek için olayları ve fertleri eşit uzaklıkta tutar ve tarafsız bir muhâkemenin sonucunda doğru olduğunu kabul ettiği tarafta tercihini ortaya koyar. Bu tarafsız muhâkeme esnasında henüz kanaat ortaya çıkmamışken küfrü çağrıştıran haller de diğer hallerle kabulden eşit uzaklıktadırlar. Böyle bir durumda iç âlemine yönelen ya da içten dışa yansımaları algılayan fert, diğer durumlarla küfür halinin tasdike eşit mesafede olması sebebiyle küfrün tarafında olduğu gibi yanlış bir algıya kapılır. Bu durumu imanla bağdaşmıyor zanneder. Aslında bu zanlar, tamamen şeytandan kaynaklanmakta ve onun stratejik oyunlarının bir sonucu olarak açığa çıkmaktadır. Bu oyuna düşen insan şeytanın bu telkinlerinin kendi içinden geliyor gibi algılanması sebebiyle kalbinin bozulduğunu ve imanına zarar geldiğini zanneder. Sonra bu hali düzeltmeye gayret eder. Oysa bu alan ihtiyarının dışında ve müdahale edebilmesi mümkün olmayan bir alan olduğundan çoğunlukla düzeltebilme imkânı bulamaz. Sonra da bir ümitsizliğe kapılır ve bu noktadan itibaren şeytanın ağına düşmüştür. Hayatını rahatlatması, kendini huzur içinde hissetmesine vesile olması beklenen iman tam aksine hayatını zorlaştıran ve yanlış algılanması sonucu ferdin hayatında azap sebebi bir uygulamaya dönüşür. Bu ümitsizliğin sonucu ferdin hayattan tamamen uzaklaşması ve ümitsizlik içinde bir problem kaynağı olarak gördüğü imandan yersiz bir şekilde kaçmasıdır. Bunun sonrasında mülkünden çıkamayacağını bildiği bir Yaratıcının huzurundan kaçmak ister ve içinden çıkılmaz duygular anaforuna kendini kaptırır. Bu noktadaki problem imandan değil kişinin imanı ve benliğini iyi tanımlayamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Gereksiz ve yersiz bir şekilde kendi ile bağlantılı olmayan ve yalnızca zihnindeki işleyişin normal bir parçası olan mânâları küfrün bir alâmeti olarak ve kendisinin imanındaki bir zaaf olarak algılaması bu tarz vesveselerin ortaya çıkış sebebidir.

04.05.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler

Başlıklar

  İslâm dünyasının bugünü - IV

  İç sesler

  Adnan Menderes (1899-1961)


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004