Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 14 Haziran 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Tabut siyaseti bölücülüktür

Günlerdir cami avlularında, cenaze başlarında yapılanlara bakıyorum.

Günlerdir, küçük siyasetleri, biçare amaçları için şehit cenazelerini bile istismar edecek kadar alçalmış ruhlara bakıyorum.

Elbette şehit anasını, babasını, kardeşini kastetmiyorum.

Elbette içi gerçekten yanan, çocuğu şehit olmuş veya olacak olan analara demiyorum.

Ben o şehit cenazesi başında küfürlerden medet umanları kastediyorum.

Ve içimden haykırmak geliyor.

Olmaz, diyorum.

“Olmaz, bayrağa sarılı o tabutun başında siyaset olmaz.”

O tabuttan siyasi rant çıkmaz.

Çıkmamalıdır.

Ay yıldıza sarılmış tabutun tahtasından, siyasi mania imal edilemez.

Onun üzerinde engelli koşu olmaz.

Günlerdir haykırıyorum.

Tabut başında siyaset bölücülüktür.

PKK’nınkinden daha büyük bölücülüktür.

Hükümette ister AKP, ister CHP, ister İşçi Partisi, ister MHP olsun...

Kim olursa olsun tabut siyaseti bölücülüktür.

Bunu yapan, dün oy verdiğim parti de olsa, yarın oy vereceğim parti de olsa hiç fark etmez.

(...)

Cepheden dönen her tabutun vasiyetinde şu yazar:

“Benim ruhum Türk milletine emanettir.”

O tabutun başında birlikte ağlamalıyızdır.

Cami avlusunda veya köşelerinde, o tabutu siyaset kürsüsüne çevirmek isteyenlere birlikte karşı çıkmalı, birlikte haykırmalıyızdır:

“Kardeşim musalla taşı seçim kürsüsü değildir...”

Hürriyet, 13.6.2007

Ertuğrul ÖZKÖK

14.06.2007


 

‘Sivil toplum’ ne kadar sivil?

Genelkurmay’ın teröre karşı kitlesel tepki istediği bildirisi anında karşılık gördü. Çağrıdan vazife çıkaran bazı “sivil” örgütler terörü lanetleyen etkinlikler düzenleyeceklerini duyurdu. Gerek en üst düzey askeri otorite olan Genelkurmay’ın böyle bir çağrıda bulunması gerekse de kendini sivil gören örgütlerin teröre tepkilerini açık bir şekilde ortaya koymasının herhangi bir sakıncası yok. Genelkurmay’ın isteği ya da teröre sivil tepki meşruiyet açısından tartışmalı değil. Ancak “sivil” örgütlerin Genelkurmay açıklamasından sonra harekete geçmeleri, ilgili aktörlerin sivilliklerinin sorgulanması için yeterli bir neden.

SİVİL TOPLUM TEORİSİ

Sivil toplum konusunda bugüne kadar yapılmış teorik yaklaşımlar ve ampirik alan çalışmaları “sivil toplum”a ait alanın sınırları, hangi örgütlerin sivil toplum tanımına uygun olduğu ve sivil toplum faaliyetlerinin ne olması gerektiğine dair kesin bir çerçeve henüz ortaya koyamadı. Büyük ölçüde bu belirsizlik nedeni ile birçok örgüt kendini sivil toplumun temsilcisi olarak görebilmektedir. Kavramsal ve teorik çerçevenin belirsizliğine hukuksal zeminin olmayışı da eklenince sivil toplum konusundaki karmaşa daha da artıyor. Sonuç olarak bugün ne belirli bir sivil toplum örgütü tanımından ne de bu örgütleri hukuki bir çerçeveye oturtan genel kabul gören uluslararası bir sözleşmeden söz edebiliyoruz.

Bu nedenle sivil toplum örgütlerinin faaliyet alanları ve hukuki altyapısını belirlemede çoğu kere ulusal mevzuatlar kullanılıyor. Örneğin ülkemizde sivil toplum örgütü şeklinde bir hukuki kategori bulunmazken vakıf ya da dernek türü örgütlenmeler sivil toplum kategorisinde değerlendiriliyor. Ancak bu ayrımın eksik olduğu açıktır; zira dernek olduğu halde evrensel ölçütlere göre sivil toplum temsilcisi olarak kabul edilmesi mümkün olmayan örgütlenmeler olabileceği gibi vakıf ya da dernek başlığı taşımayan ancak yine aynı ölçütlere göre sivil toplum örgütü sayılması gereken topluluklar da göz ardı edilebilmektedir.

STK OLMANIN KOŞULLARI

Uluslar arası literatür sivil toplum alanında yeterli değilse de belli başlı ve herkesçe kabul edilebilir bazı prensipler ortaya koymuştur. Bir örgütlenme biçiminin “sivil toplum” örgütlenmesi olarak adlandırılmasının asgari koşullarını belirleyen bu ilkeler tanım sorununa kısmi bir çözüm getirmektedir.

Buna göre bir topluluk ya da girişimin sivil toplum örgütlenmesi olarak görülmesinin ilk ve temel şartı bu örgütlenmenin normatif bir yanının olmasıdır. Diğer bir ifadeyle, söz konusu örgütlenme ahlaki açıdan bir sorun alanında faaliyet gösteriyor olmalıdır. Bu çerçevede verilebilecek en genel ve geçerli örnekler insan hakları ve çevre sorunlarıdır. Ancak pratikte ahlaki açıdan neyin doğru neyin yanlış olduğunu belirlemek her zaman kolay değildir. Örneğin etik olarak oldukça tartışmalı olan kürtaj konusunda muhafazakâr sivil toplum örgütleri aile mefhumuna zarar verdiği gerekçesi ile kürtaja karşı çıkarken daha liberal örgütler konuyu kadın hakları bağlamında değerlendirmeyi ve kürtajı bir hak olarak desteklemeyi tercih edebilmektedir. Ancak bu karışıklığa rağmen bir sivil toplum örgütünün örneğin nükleer silahlanmayı, demokrasi karşıtlığını ya da daha fazla üretim için daha çok ağaç kesilmesini teşvik ettiğini düşünmek söz konusu olamaz; ya da tersinden bakarsak, böyle bir gündemi olan bir örgütlenmeyi sivil toplum kategorisinde değerlendirmek mümkün değildir.

İkinci önemli şart ise ilgili örgütün hiçbir şekilde şiddet eylemlerine başvurmaması ve hatta ne olursa olsun şiddet kullanımını açık bir şekilde reddetmesidir. Bir örgütün sivil toplum örgütü mü terör örgütü mü olduğunu belirlemede kullanılan en temel ölçüt budur.

Üçüncüsü ise siyaset dışılıktır. Ancak bu, ilgili örgütün siyasi taleplerinin olmaması gerektiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Bir örgütün sivil toplum kapsamında değerlendirilebilmesi için bu örgütün devlet kurumları -siyasi partiler de dâhil-bir bağının olmaması şarttır. Bu kriter sivil toplum tanımında öncelikli öneme sahiptir. Bu nedenledir ki çoğu kere sivil toplum örgütü yerine, örgütün siyaset ve devlet dışı niteliğini vurgulamak üzere hükümet-dışı örgüt (non-governmental organization) kavramı kullanılır. Kavramın Türkçe karşılığı olarak yaygın bir şekilde kullanılan “hükümet-dışı örgüt” eksik -ve aslında yanıltıcı- ise de sivil toplum örgütünün en önemli niteliği hakkında bir ipucu da vermektedir.

Devlet dışılığın bir sivil toplum örgütü için önemli olmasının en önemli nedeni örgütün ancak bu sayede bağımsız kalabilmesi ile yakından ilgilidir. Bu nedenledir ki bazı sivil toplum örgütleri devlet kurumlarından hiçbir şekilde destek -fikri, manevi ya da maddi- kabul etmemektedir.

TÜRKİYE’DE DURUM NE?

Yukarıdaki üç genel kriter, sivil toplum etiketini hak etmenin hiç de kolay olmadığını göstermektedir. Dahası, sivil toplum örgütü olabilmek için bu üç kriteri sağlamak da yeterli olmayabilir. Bu açıdan bakıldığında kendine sivil toplum yakıştırmasını uygun gören çok sayıda örgütlenmenin aslında bu özel kategoriye girmediği sonucuna varmak mümkündür. Belirtmek gerekir ki bu sorun dünyanın her tarafında mevcuttur; hatta sivil toplum görünümlü, ancak gündemi sivil toplumun asgari şartlarını dahi sağlamayan örgütlenmeleri ifade etmek üzere özel bir terim (GONGO-governmental non-governmental organizations) bile üretilmiştir.

Dolayısıyla esasen tam olarak sivil olmayan “sivil” örgütler sorunu sadece Türkiye’ye özgü değildir. Ama Türkiye bağlamında asıl problem bu pek de sivil olmayan örgütlerin “sivil toplum”u temsil ediyor iddiasında bulunmalarıdır. Sırf ulusal mevzuata göre dernek ya da vakıf kategorisinde bulunmak “sivil toplum” örgütü olmak için yeterli değildir; hatta bu sınıfta değerlendirilmek için vakıf ya da dernek olmak şart bile değildir. Ama özellikle devlet dışılık ilkesi açısından ciddi sorunlar taşıyan dernek ya da vakıfların kendilerini sivil toplum örgütü olarak sunmaya devam etmeleri Türkiye’nin sivil toplum kültürünün yeterince gelişmediğinin önemli bir işaretidir. Devler kurumlarının çağrısı ile harekete geçmek ve devlet kurumlarından açıkça finansal destek almak sivil toplum temsilcisi olma iddiası ile keskin bir şekilde çelişmektedir. Böylesi bir tutum, teröre karşı olmak gibi son derece meşru ve de ahlaki bir duruşu zedelemekten öte bir işe yaramayacaktır. Devlet eliyle teröre karşı olma görüntüsü bir sivil toplum örgütünün benimseyebileceği bir şey değildir ve olmamalıdır.

Yeni Şafak, 12.6.2007

Cenap ÇAKMAK

14.06.2007


 

‘Demokrat refleksi’

Avrupa’daki yabancı karşıtlığı siyasetleri eleştirmek yerine Batılıları toptan hain görüyorsanız. PKK’nın hiçbir tereddüde yer bırakmayacak kadar acımasız terörünü lanetlemek yerine kendi halindeki Kürt kapı komşunuzu -üzerine bir silah gibi Türk bayrağını sallamak suretiyle- düşman ilan ediyorsanız.

Hatta topraklarımızda ev alarak yerleşmiş Antalya âşığı bir Avrupalı aileyi bile toprağımızı ele geçirdi diye ‘saf kan Türk’ örgütü kuran gençlere hedef gösteriyorsanız:

Belki o zaman, askerin son bildirisi üzerine ‘kitlesel refleksinizi’ göstermek için ne idüğü belirsiz bir savaşa sürüklenmemizi isteyenlerin çığırtkanlığına katılabilirsiniz. Şehit sayısının tam da bugünlerde artmasından kirli bir siyaset üretenlerin amacı da bu değil mi zaten?

Ama Cumhuriyet mitinglerinde “ne AB ne ABD, tam bağımsız Türkiye” sloganıyla coşanların büyük bir çoğunluğunun boş vakitlerini kendi şehirlerinde adım başı bitiveren alışveriş merkezlerinde Batılı markaları tüketerek geçirdiğini unutmanız koşuluyla. Tabii, ‘muasır medeniyetler seviyesini’ amaçlayan Cumhuriyet kurucusu asker ve bürokrasi elitlerinin bu Batı düşmanlığının arka planını hiç kurcalamamanız gerek. Kendi iktidarlarının ne sebeple sarsılmaya başladığına da kör kalmalısınız.

“Peki ya bu şehitlerimiz yeterince terörle mücadele eğitimi almışlar mıydı” ya da “asker siyasetle uğraştığı kadar askerî taktik ve direniş yöntemleriyle de uğraşıyor mu” gibi normal merak sorularını bile akla getirmemeniz de bir başka koşul.

Biz yine de soralım: Öznesi gizli de olsa niyeti belirli olan bir küresel sömürü planını eleştirmek yerine tüm bu gidişattan asla sorumlu tutulamayacak halkları -toptan bir medeniyet infazcılığıyla- düşman görmek insani değerler açısından neye hizmet ediyor? Küreselleşmenin tehlikeli boyutlarına karşı çeşitli alternatifler üretmeye çalışacağımıza istenilen bağımsızlığın dinamiklerini -sosyolojik, psikolojik, filozofik ve iktisadi boylamlarını- nasıl oluşturacağımızı hiç düşünmeyecek miyiz?

Türk olmayan herkesi içte ve dışta bizim bağımsızlığımıza bir tehdit olarak gören bu anlayış yüzünden tüm Batılıları limanlarımızdan topraklarımıza dek göz dikmiş ‘azılı düşman’ olarak görmemiz ve onları gıyabında miting meydanlarından denize dökmemiz içeride kimlerin siyasetine hizmet ediyor? Ulusalcılığın şahsi öfke ve intikam hisleriyle beslenerek militanlaşmasıyla güçlerini pekiştirecek olanlar neyi amaçlıyor tam da bugünlerde bunca şehitle içimiz yanarken?

Türkiye’nin zayıflamasından, Ortadoğu’da bir savaş bataklığına itilmesinden veya AB’den vazgeçmesinden siyasi bir rant elde edecek olanlar dışında başka bir siyasi görüş yok mudur Batı’da? İç özgürlüklerden, hakiki anlamda bağımsızlıktan, herkes için barıştan, evrensel değerlerin üstünlüğünü hepimiz için dilemekten hiç vazgeçmeyen vicdanlar yok mudur?

Avrupa’da ve Amerika’da bu mücadeleyi kendi devletlerinin emperyalist siyasetlerine rağmen cesurca sürdüren o kadar çok kişi var ki. Bu demokratlara “siz Türkiye’nin veya Ortadoğu diktatörlüklerinin uşaklığını yapıyorsunuz” diyecek kadar vasat ve ufuksuz bir yaklaşım sergilemiyor kimse.

Bu ülkede ise aynı mücadeleyi bazen hapse atılmak ve işkence görmek, bazen de ulusalcılık ve milliyetçilik yeminleri edenler tarafından vurulmak pahasına sürdürenlerin ‘farklılıklarımızla bir arada yaşama’ çabaları bölücülükle suçlanıyor ısrarla.

Gencecik askerlerin vurulmadığı, namaz kılanların irticacı olarak hedef gösterilmediği, yabancılık düşmanlığı yüzünden misyonerlerin de, Ermeni yazarların da hedef haline getirilmediği bir ülke isteyenleri bugün bir de Talabani, Barzani uşağı ilan edenlere soralım o halde:

Bu kişilerin ‘demokrasi ve özgürlükleri bir paravan olarak kullanmak’ ve ‘dış düşmanla’ işbirliği yapmak dışında sanki bir varoluş hikmeti olamazmış gibi hepsini ‘hain aydın’ ilan ederken, birbirimize düşmemizin rantını asıl yiyenin yine emperyalist devletler olduğunu görmüyor musunuz? ‘Büyük Ortadoğu hainliği’ne asıl paravan siz olmuyor musunuz?

Zaman, 12.6.2007

Leyla İPEKÇİ

14.06.2007


 

Güvenlikte de demokratikleşme ve sivilleşme şart

Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı kriziyle netice alamayacağına hükmeden anti-demokratik faşizan çevreler, şimdi de geleneksel kozlarından bir başkası olan güvenlik krizine oynayarak sivilleşme ve demokratikleşmeye son vermek istiyorlar.

Toplumsal destekleri giderek azalan bu çevreler, Türkiye’nin 25 yıldır tam anlamıyla sonuçlandıramadığı PKK terörünü vesile ederek, yeniden rejim üzerinde vesayet tesis edebilecekleri bir ìmilli güvenlik rejimiî tesis etme çabasındalar.

Bu amaçla terörle mücadele eden güvenlik görevlilerinin şehadetlerini iç siyasetin malzemesi yapmaktan çekinmeyen bu çevrelerin, her ülkede en tehlikeli silah olan etnik meseleyi kaşımaktan, Türkiye’yi sonu belirsiz dış maceralara sürüklemekten sakınmayan ve her türlü devlet ciddiyetinden uzak tavırları, Türkiye’yi muazzam insan, toprak ve rasyonalite kaybına götüren Balkan Savaşı öncesi İttihatçı komitacılığı günlerine götürmektedir. Balkan Savaşı’nı takiben sorgusuz sualsiz ve meşru devlet nizamı ihlal ederek Osmanlı İmparatorluğu’nu Birinci Cihan Savaşı’na sokan İttihatçı kafası, bugün yeniden ortaya çıkmıştır. Balkan Savaşı’nda olduğu gibi ordunun siyasete karışması, bugün de Türkiye’nin en ciddi güvenlik tehdidini oluşturmaktadır.

Tekrar söyleyelim ki, bugün Türkiye’nin en ciddi güvenlik tehdidi güvenlik sektörü içindeki bazı kurumların demokratikleşme ve sivilleşme istikametindeki reformları reddederek şeffaf, denetlenebilir ve hukukla mukayyet bir yeni düzeni kabul etmemesidir. Kendi bürokratik alanlarını dokunulmaz kılarak, hukuka ve demokratik kurumlara hesap vermek istemeyen bu kurumlar, tam aksine hukuku ve demokratik organları ideolojik denetim altında tutmak iddiasındadır. Bu yüzden Türkiye’nin önündeki temel mesele, özgürlüğü esas alan bir güvenlik reformudur.

Hatalarının tartışılmasına, tehdit değerlendirilmesinin yerindeliğine ilişkin sorgulamalara izin vermeyen bu kurumlar, buna mukabil hükümeti, TBMM’yi, yargıyı, basını, hukuk devleti, demokrasi ve insan hakları talep edenleri ve giderek neredeyse bütün milleti suçlayan ve onlara talimat verebileceğini zanneden bir akıl tutulması yaşamaktadırlar. Bugüne kadar Türkiye’deki ataerkil toplumsal yapının, demokrasi ve açık toplum eksikliğinin bir ürünü olarak tartışılmayan güvenlik politikası ve bilhassa ordunun performansı bundan sonra ister istemez tartışılacaktır.

Ordunun bilhassa Nisan 2007 itibarıyla yaptığı açıklamalar iç siyasette bir taraf olmanın ötesine geçerek, Türkiye’nin iç ve dış güvenliğini ve barışını muhataralı hale getirmiştir. Bilhassa Genelkurmay Başkanı’nın konuşmaları ve Genelkurmay tarafından yayınlanan bildiriler, bugüne kadar orduyu eleştirmemeye azami gayret sarfeden çevreleri bile harekete geçirmiştir. Genelkurmay bildirilerine ve Genelkurmay Başkanı’na yönelik daha önce rastlanmayan çevrelerden ve oldukça sert eleştiriler, ordunun siyasete müdahalesinin siyaset kurumuyla beraber kendi konumuna da ne ölçüde zarar verdiğinin göstergesidir.

Bu durum aynı zamanda, önceki Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün demokratikleşme ve sivilleşme yönündeki reformları destekleyen çizgisinin, sanıldığının aksine siyasetten önce ordunun korunmasına ve ihtiyaç duyduğu yeniden yapılanmaya imkan verdiğini göstermektedir. Hilmi Özkök’ün değerinin anlaşılmamış olması bile, orduda bir zihniyet değişimine olan ihtiyacı gündeme getirmektedir.

Bugün, 13.6.2007

Murat YILMAZ

14.06.2007


 

Arzın merkezine seyahat

Genelkurmay’ın son gece yarısı bildirisi “halkı teröre karşı toplumsal refleks göstermeye” davet ediyordu. Hemen ardından “refleks” paragrafına açıklık getirilerek “kastedilen toplumsal tepkinin kesinlikle şiddet içermeyen demokratik kurallar içinde bir refleks olduğu” işaretlendi... Sanal bildirideki ifadeleri “Ulusalcı Tercüme Bürosu” anında kendi lisanına çevirdi ve 24 Haziran’da “üç büyük ildeki cumhuriyet mitinglerinin devamı” anlamında bir buluşma organize ediliverdi... Tam bu noktada sormak gerekiyor: Sokağı kullanarak, mitingler düzenleyerek terörle mücadele edilebilir mi? Teröre karşı sonuç alınabilir mi? PKK belâsı, mitinglerdeki devasa kitleyi/yoğun protestoları görünce eylemlerini durduracak mı? Bu sorulara olumlu cevap verebilmek maalesef mümkün değil... Geniş kitlelerce PKK terörüne olgun/demokratik tepkiler gösterilmesinin elbette manidar bir temeli var. Ne ki, böyle bir yoldan giderek terörle gerçek anlamda mücadele etmek söz konusu dahi olamaz. Ya? PKK’yı 1984’ten itibaren kurgulayıp başımıza bela eden Güç Odağı ile birebir bağlantılı olan sorunun çözümü de yine o kulvardaki “mücadele”den geçiyor... Ankara’nın son bir yıldır terörle mücadele yöntemini değiştirdiğinden dün bahsetmiştim... Türkiye’nin geçen yılın Mayıs ayından itibaren ABD’nin kontrolünden çıkmış olması sözünü ettiğim metot değişikliğini de beraberinde getirdi... Jandarma Genel Komutanı Org. Işık Koşaner’in 2006 sonbaharında gazete manşetlerine yansıyan “Dağdaki teröristlerin aşağıya inmesi için ailelerine telkinde bulunuyoruz” şeklindeki demeci, Ankara’nın terör sorununa yaklaşımındaki makas değişikliğini haber veren çok kıymetli bir açıklamaydı... PKK terörünü içeride bir manivela gibi kullanan ABD ile onun iç uzantılarını göz ardı ettiğimiz müddetçe terörle mücadele bağlamında ortaya konulacak bütün “çözüm adımları” etkisiz kalmaya mahkumdur... Temelde yatan soru şudur: Terörün perde arkasının aydınlatılmasına, bir başka deyişle “arzın merkezine seyahat”e cesaret edebilecek miyiz? Bu ülkede 23 yıldır terör belasından ciddi mânâda nemalanan, “terör bitecek” diye korkan birtakım “kalıntılar” var. O “kalıntılar” bu topraklardaki “ana mücadele”yi kaybettiklerinin farkındalar! Devletin terörle mücadele yaklaşımının değiştiğini de görüyorlar. Son bir çırpınışla -provokatif eylemlere imza atarak PKK belasını yeniden imal etmeye, “Türk-Kürt kutuplaşması”nı tekrardan üretmeye çalışmaları, bu yüzden... “İşbirlikçi Kalıntılar” son seri kahpeliklerini sergiliyorlar. Ama artık Ankara “Eski Ankara” değil: Kâbus senaryolarının dışarıdaki ve içerideki gulyabanileri, arzu ettikleri sonucu alamayacaklar... Arzın merkezine seyahat ettiğimizde, Öcalan’ın filmin başında “Gizli Egemenler” tarafından saksıda yetiştirildiği gerçeğini görürüz! Öcalan, 12 Mart döneminde esaslı bir hapis cezası almak üzere iken “kurtarılmış” bir simadır... O dönemde sıkıyönetim makamlarının “yanlışlıkla” tutukladığı elemanları olduğunda -MİT devreye giriyor ve “Mensubumuzdur” yazısı ile adamlarını kurtarıyordu. Apo da bu şekilde “kurtarılanlar” arasındaydı. Öcalan’ın Türkiye’nin başına bela edilme süreci işte böyle başlamıştı... Önceki günkü Hürriyet’te -24 Mayıs 1993’te Bingöl’de PKK tarafından şehit edilen 33 askerimizin saldırıya uğradığı yere 33 metre bayrak dikileceğinden bahseden bir haber vardı... Bakınız, sadece bu hadise dahi aydınlatılmış olsa Türkiye arzın merkezine seyahati başarabilir. Silahsız olarak otobüse bindirilen tezkeresini almış/dönüş yolundaki bu vatan evlatlarına taammüden koruma verilmemişti! Yani? O fidanlar resmen ölüme yollanmıştı! Şehitlerimiz için bir yandan 33 metre bayrak dikelim; bir yandansa, 33 metreyi geçtim ta “arzın merkezi”ne inelim ve orada dramatik gerçeği görelim! Zaman, 13.6. 2007

Tamer KORKMAZ

14.06.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004