Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 07 Eylül 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Şânı ne yücedir Onun ki, her şeyin hüküm ve tasarrufu elindedir. Siz de ona döneceksiniz.

Yâsin Sûresi: 83

07.09.2007


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Değiştirmeye gücünüzün yetmediği bir kötülük gördüğünüzde, o şey Allah tarafından değiştirilinceye kadar sabredin.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 364

07.09.2007


Zulüm, demokrasinin hatası değil, cehaletimizin eseri

Suâl: “Ne diyorsun, ‘Vücudu hastalıktan şişerek dolgunlaşmış kimseyi güzel gördün.’ (Arap atasözü) Hâl-i hâzırın eskisi gibi çok fenalığı var, bize zulmeder; hem de zaafta, kuvvetsizlikte eskisine benzer. Demek, târif ettiğin meşrûtiyet daha bize selâm etmemiş; tâ ki, biz de ‘Ehlen ve sehlen’ desek?”

Cevap: Hayır! Aksine, ben bir akarsudan su almak istedim. Bir bulutun çalışıp yağmur indirmesini arzu ettim. Siyah gözlüyü güzel gördüm. Ben hûri gibi güzel, hür bir hürriyeti methettim.

Fakat, sizin dîvâneliğinizden korkmuş, gelememiş. Zulüm, meşrûtiyetin hatâsı değil, belki kafanızdaki cehâletin zulmetindendir. Siz dîvânelikle kısa yolu uzun yapıyorsunuz. Küdân ve Mâmehurân aşîretleri, daha asker gelmeden, alâküllihâl vermeye mecbur olan emvâl-i emîriyeyi hazır etse idiler, şu kadar zulüm olmayacaktı. Evet, bir millet cehâletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder.

Siz diyorsunuz: “Şimdiki hükümet eskisi gibi zayıftır.”

Evet; kuvvetsizlikte, dokuz yaşındaki çocuk, doksan yaşındaki ihtiyara benzer. Fakat, o kabre müteveccihen iner, eğilir, girer; şu ise, doğrulur, şebâbe doğru yükselir.

Suâl: “Neden böyle bulanıktır, sâfî olmuyor?”

Cevap: Yüz seneden beri harâba yüz tutan birşey, birden yapılamaz. Size bir misâl söyleyeceğim. Bir bulagbaşı, çok zaman taaffün ve tesemmüm etmiş, içine çok pislik düşmüş, sonra da onu tasfiye için o pislikleri içinden çıkarılırsa ve bir havuz gibi yapılırsa, acaba pınarın suyu bir zaman bulanık olarak gelmeyecek mi? Fakat merak etmeyiniz; âkıbet berrak olacaktır.

Münâzarât, s. 28

Lügatçe:

ehl-i hamiyet: Karşılıksız fedakârlıkta ileri gidenler.

müstebid: Baskıcı, diktatör.

emvâl-i emîriye: Devlete ait olan mallar.

şebâb: Gençlik.

bulagbaşı: Kaynak, pınar.

tesemmüm: Zehirlenme.

07.09.2007


MOBESE ve İlâhî kameralar

“Son Nokta Operasyonu ile çökertilen Atilla

Önder’in elebaşılığını yaptığı çete, ‘Marlo Erdal’ lakaplı Erdal Kara yerine, yanlışlıkla Mimar Eren Talu’nun kardeşi Talu İnşaat’ın sahibi Ekrem Esen Talu’ya öldürecekti. Çete üyeleri, MOBESE kamerasını fark edince cinayetten son anda

vazgeçti.”

(Hürriyet, 6.9.2007)

Bir zaman bir şeyh, müritlerinin ellerine birer tavuk ve bıçak vererek, ayrı ayrı, kendilerini hiç kimsenin görmeyeceği bir yere giderek tavukları kesmelerini söyler. Neticede bir tanesi hariç müritlerin hepsi tavukları kesip gelir. Şeyh, tavuğu kesmeden gelen müridine sorar: “Tavuğu niye kesmedin?” Manevî mertebesi yüksek olan mürit cevap verir:

“Şeyhim, hiç kimsenin göremeyeceği bir yere gitmemi söylediniz. Ama ben nereye gitsem, Allah beni görüyordu.”

MOBESE kamerası sayesinde cinayetten vazgeçen mafya çetesi, tavuğu kesmekten vazgeçen bu müridi hatırlattı bana.

O müride bu şuuru kazandıran, imanıdır.

Çünkü iman, kalplere ‘manevî bir yasakçı’ bırakır. Bu mânevî yasakçı sayesindedir ki, insan kötü fiillere yönelemez, onları yapamaz.

İmanlı bir insan, kendisini her an Allah’ın gördüğünün ve O’nun Kirâmen Kâtibin meleklerinin ‘İlâhî kameramanlar’ gibi her an kayıtta olduklarının şuurundadır. Böyle bir insanın lûgatinde, elbette ‘hiç kimsenin görmediği bir yer’ olamaz. MOBESE kameraları olmasa bile, İlâhî kameralar her yerde çalışmaktadır çünkü.

İşte iman, insanı böylesi bir disiplin altına almakta, bu sayede sonsuz hayat mutluluğunu kazandırmakla birlikte toplum hayatının huzur ve asayişini de temin etmektedir.

Öyleyse, asıl çare ve hedef, her yere gizli bir güvenlik kamerası bırakmak değil, her insanın kalbine imanı telkin etmek olmalıdır.

İsmail TEZER

07.09.2007


Ya Resûlallah!

Ya Resûlallah,

Sözlerimi, senin hakikat eşiğine gelen bir dilenci say

Vermene muhtaç, şefaatine muhtaç bir dilenci…

Biliyorum ki sen kapına gelenleri asla boş çevirmezsin.

Biliyorum ki sen istendiğinde verensin, âlemlere rahmetsin.

Dudaklarım seni anmaya muhtaç,

Sensiz kavrulup çölleşen Gülsüz, Gülşensiz ve bülbülsüz kalan yüreğime sevgini bahşet.

Ya Resûlallah,

Biliyorum ki kalbimde yanmayı bekleyen aşk ateşini

Yalnız senin sevgin tutuşturabilir.

Sensizliğin ızdırabıyla

Üşüyen, titreyen, sarsılan ve virâneye dönen kalbime lütfedip geliver.

Ömür, zaman atına binmiş, kervan yürümüş,

Geliver ki çok geç olmasın…

Âlemlere geldiğin gibi gel..

Hz. Enes’in başını okşamaya geldiğin gibi gel

Mekke’ye döndüğün gibi gel.

Geliver ki çok geç olmasın…

Bin bir türlü tuzak kurulmuş önüme,

Diri diri toprağa gömülmese de kız çocukları

Diri diri cehennem ateşine sürükleniyor ümmet-i Muhammed’in evlâdı.

Dilerim ki Firavun’un tevbesine dönmez yakarışlarım, geliver ki çok geç kalmayayım…

Beytullah’a gitmeye niyetlenen karınca misâli

Yüzüm sana dönük; ama adımlarım çok kısa

Fakat biliyorum ki senin sevgin bütün mesafeleri yakınlaştırır.

Sevgini lutfet, lutfet ki çok geç kalmayayım…

Nurunun ışığıyla Asr-ı Saadet’e götür beni

Bir daha dikilmemek üzere kırılsın kalbimin sanemleri

Günahlarımın kiri gözyaşlarımla akıp temizlensin

Ve hürriyetine yeniden kavuşsun elest bezminde söz veren ruhum.

Belki o zaman kanat vurup uçuverir seccadem,

Belki o zaman “Namaz müminin miracıdır” müjdesine nail olurum.

Sevgini, şefaatini dileniyorum ya Resûlallah!

Kulluğu öğrenmek seni sevmekle başlıyor.

Lütfet, senin sevginde kaybolayım, “Tâ ki bir avuç çamur olmaktan kurtulayım.”

Elif olayım, dal olayım ve mim’de aşkı bulayım.

Nuriye AVCI

07.09.2007


BİR KISSA, BİN HİSSE

Bir bayram arefesinde, dul bir kadın yetim çocuğu ile zengin bir Müslüman dükkâncıdan Allah rızası için yardım istedi.

Dükkâncı fakir kadına yardım etmediği gibi:

“Bıktım sizden! Nedir bu iş yahu? Ben sizin için mi çalışıyorum? Defol şuradan!” diyerek kovdu.

Dükkâncıdan ummadığı şekilde kovulan kadıncağızı karşı dükkân sahibi çağırdı. Karşı dükkân sahibi bir Yahudi idi.

“Bayan, sizin bir derdiniz var?” diye sordu.

Kadın utandı.

“Yok, bir şey!” dedi hayâ ederek.

Yahudi, dükkânından istedikleri gibi giyinebileceklerini söyledi.

Kadıncağız yetim çocuğunu Yahudi’nin dükkânından beğendiği şekilde giydirdi. Ardından, çıkarken Yahudi’ye: “Allah sana iman nasip etsin. Sen bizi giydirdiğin gibi, Allah da sana Cennette köşkler verip, Cennet elbiseleri giydirsin!” diye dua etti. Çocuk da bu duâya “Âmin!” dedi.

Müslüman dükkâncı o gece bir rüya gördü. Rüyasında kıyamet kopmuş ve kendisi cennete girmişti. Cennette gezerken gayet güzel, gözleri kamaştıran bir köşk gördü. Baktı ki, köşkün kapısında kendisinin ismi yazılı idi. Sevinçle:

“Demek burası bana ait!” diyerek köşkün kapısından içeri girmek istedi.

Fakat kapıdaki melekler adamı içeri almadılar.

“Giremezsin!” dediler.

Adam korkuyla:

“Niye giremiyorum, bu köşk benim değil mi?” diye sordu.

Melekler:

“Düne kadar senindi; ama dün senden alındı, o Yahudi bildiğin Avram Efendi’ye verildi.” Dediler.

Müslüman dükkâncı neye uğradığını anlayamadı. Bir telaş, bir heyecan! Uyandı ki, yatağında yatıyordu:

“Eyvah ben ne yaptım? Dün çocuklara iyilik etmemekle hata ettim, demek ki benden sonra onları Yahudi Avram Efendi giydirdi.” dedi.

Sabah olunca doğruca Yahudi Avram Efendinin dükkânına gitti. Telâşla dedi ki:

“Avram Efendi, dünkü dul kadına sen kaç liralık elbise verdiysen onların parasını sana ben vereceğim.” dedi.

Yahudi bir altın değerinde elbise verdiğini söyledi. Adam:

“Madem o kadarmış; al sana onun iki misli!” dedi.

Fakat Avram olmaz, dedi. Adam değerini yükseltti, adam yükselttikçe Yahudi olmaz diyor, Yahudi kabul etmedikçe adam vermek istediği parayı artırıyordu.

Adam yüz altın, iki yüz altın vermeye başladı ama artık Avram’ın da sabrı taşmıştı.

“Olmaz bre Müslüman kardeş olmaz! O köşk yüz altınla, bin altınla satın alınmaz... O senin gördüğün rüyayı ben de gördüm ve işte Müslüman oldum. O köşk düne kadar senindi, sen daha evvel yaptığın hayır - hasenatla o köşkü yaptırmıştın ama dün bana sattın. Ben onu tekrar sana satmaya niyetli değilim. Sen artık bundan sonra kapına geleni boş çevirme de, Cennette kendine başka köşkler yaptır. Allah’ın mülkü geniştir!” dedi.

Süleyman KÖSMENE

07.09.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri