Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 03 Ocak 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

Mevlânâ bizim neyimiz olur?

Men bende-i Kur'ânem eger can darem

Men

hak-i reh-i Muhammed Muhtarem

Ger nakl koned cüz in kes ez guftarem

Bizarem ez o ve

ez an suhan bizarem...

Bu yıl 734. düzenlenen Mevlânâ Hazretlerini anma etkinlikleri gerek devlet erkanının gösterdiği ilgi gerekse UNESCO tarafından 2007 yılının Dünya Mevlânâ yılı ilân edilmiş olmasından dolayı her zamankinden daha coşkulu geçti. 1 Aralık'ta başlayıp, 17 Aralık Pazartesi gecesi Şeb-i Arus töreni ile sona eren faaliyetler çerçevesinde sergiler açıldı, paneller düzenlendi, sema gösterileri tertip edildi. Her anı dolu dolu geçen baş döndürücü bir trafik yaşandı Mevlânâ şehri Konya'da. Gel ne olursan ol yine gel, çağrısı yankılandı Dünyanın dört bir yanında. Bu çağrıya kulak verip gelenler için Hz. Pîr'in evrensel mesajları çok büyük anlamlar yüklüydü elbette elbette.

Hz. Mevlânâ Konya semalarında bir dolunay gibi parıldarken, kirli çakallar da karanlık dehlizlerde ulumalarını sürdürüyorlardı mutad olduğu üzere. Hz Mevlânâ çağları delen nazarıyla bu çakalları görmüş ve Mesnevî'sinde onların cevabını yine kendisi vermişti. "Köpeklerin havlaması ile kervan, hiç yolundan kalır mı? Ay ışığı olan gecede dolunay, köpeklerin havlaması ile yürüyüşünü ağırlaştırır mı. Ay, ışığını saçar, köpek de havlar durur. Herkes, yaradılışına göre bir hizmette bulunur. Takdir herkese bir hizmet vermiş, herkesi bir işe layık görüp iptilaya salmıştır. Ay der ki: Köpek, o pis sesini bırakmıyorsa ben ayım, gidişimi nasıl bırakırım ki?"

Bu meyanda, hemen her fırsatta Allah (c.c.) dostları ile ilgili ulu orta açıklamalarla safî zihinleri idlâl etmeği alışkanlık haline getirmiş olan emekli bir İslâm tarihi profesörü hakkında S.Ü. Mevlânâ Araştırmaları Merkezi Müdürü tarafından Mevlânâ Hazretlerinin şahsiyetini rencide ettiği iddiası ile geçenlerde açılan bir dâvâ geldi aklıma. Hakim böyle bir olayın mahkemeye taşınmasının verdiği ağırlığın altında sulh yoluna gitmek istemiş ve dâvâyı kapatmak için dâvâcı tarafına "Mevlânâ sizin neyiniz olur?" diye bir soru yöneltmişti.

Her ne kadar sulh amaçlı, iyi niyetle sorulmuş olsa da, beynimde bir şimşek çakmıştı bu soru karşısında.

Gelinen noktada ne dâvâcı şahsın verdiği cevap, ne de hakimin verdiği karar ilgilendirmekte idi. Beni ilgilendiren hakimin sorduğu soruyla yüzleştiğim anda ruhumda meydana gelen demdemelerden gayrısı değildi artık.

Bu soruda sarsıldı benliğim. Üşüdüm, titredim, bihûş oldum ansızın. Sorgulandım tutuklu yüreğimin tâ derinliklerinden, şairin dediği gibi "oyalıyormuşum meğer kendimi geçici heveslerle... kan çiçekleri açtı yüreğimde, ister aşk de, ister çıkmaz sokak." Dilime kilit vurdu bu apansız sorular, boğulan şafakların alacasında, yüreğim terkedilmiş kışlalar gibi ıssız kaldı... Niyazi-i Mısrî misali "ağlayıp nalan edip düştüm yola tenha garib."

"Himmet ya PÎR" diye haykırdım. Ama nafile..

Öylesine kalınlaşmıştı ki kalbimdeki kasavet; ayine-i Samed olan kalbin batınındaki ecnebî muhabbetlerin maniasından bir türlü yol bulup ulaşmadı sesim maveradaki o güzele.

Ezan seslerine karıştı çığlıklarım, bir volkanın kenarında buldum kendimi, elif gibi yapayalnız.

Sönmüş bir volkanın dibine vuran ölüm sessizliğine tanık oldu beynimi bir kurt gibi kemiren sorular. Akıl bir tazîb aleti oldu.

Cevap vermekten aciz, nakıs bir at kösteği, mantık yalınayak kaçtı korkusundan.

Gönül "ben varım" dedi birden. Tam ümitsizlik gayyasında çırpınırken karanlığı deldi geçti.

İçimdeki putları deviren İbrahimvari çıktı ortaya elindeki baltayla.

"Bende her sorunun cevabı. Gel al" dedi hoyratça...

Aklımın sönük cep fenerini fırlattım attım. Kırılan fener değildi sadece, gönlümün zincirleri de parçalandı o fenerle birlikte.

Ete kemiğe bürünmüş Molla Cami şeklinde görünmüştü gönül.

Gönlümü açtım gönüle karşı .... Verdiği tiryak Farisî idi ve ancak gönül gözü okuyabilirdi onu ...

Yâ Resûlallah! Çi bâşed çün seg-i Ashab-ı Kehf?

Dahil-i cennet şevem der zümre-i ashab-ı tû,

O reved der cennet, men der cehennem key revast?

O seg-i Ashab-ı Kehf, men seg-i ashab-ı tû..

(Ya Resûlallah! Ne olur Ashab-ı Kehf'in köpeği gibi ben de senin ashabının arasında Cennette gireyim. O Cennete gitsin, ben Cehenneme, reva mıdır? O Ashab-ı Kehf'in köpeği ben senin ashabın köpeğiyiyim)...

Ulu Molla mânâ âleminde açılan nurla şöyle sesleniyordu:

"Haşa ve kella sen neci oluyorsun ki, Mevlânâ Hazretlerinin neyin olduğunu sorgulayacaksın. Sorgulaman gerekiyorsa sen O PÎR'in nesisin O'nu sorgula."

Elhamdülillah ...Vecedtü yâ üstad ... Anladım ki ben o kapının Kıtmiriyim...

Urganizade Mehmed Rıza

03.01.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri