Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 03 Ocak 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

And olsun ki Biz Süleyman'ı bir imtihana uğrattık ve onu tahtında hastalıktan bir ceset gibi zayıf düşmüş hâle getirdik; sonra yine eski haline döndü.

Sâd Sûresi: 34

03.01.2008


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Gündüz oruç tutmak için sahur yemeğinden, gece kalkıp ibâdet etmek için öğlen uykusundan yardım isteyiniz.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 567

03.01.2008


Hayat apartmanı yıkılıyor

İ'lem eyyühe'l-aziz!

İnsan, yaşayış vaziyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibidir.

Evet, hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Zaman da sel dolaplarını sür'atle çalıştırıyor. Arz sefinesi de, sür'atle giderken "Bulutların geçişi gibi geçip gider" (Neml Suresi, 27:88) âyetini okuyor. Sefine-i arz sür'atle yürürken, dünyanın gayr-ı meşru lezzetlerine uzatılan ellere zehirli dikenlerin batacağı düşünülsün. Binaenaleyh, o zehirli dünya oklarına bakıp el uzatma. Firâkın elemi, telâki lezzetinden ağırdır.

Ey nefs-i emmârem! Sana tâbi değilim. Sen istediğin şeye ibadet et ve istediğin şeyin peşine düş; ben ancak ve ancak beni yaratıp, şems ve kamer ve arzı bana musahhar eden Fâtır-ı Hakîm-i Zülcelâle abd olurum.

Ve keza, kader muhitinde uçan tayyare-i ömre veya hayat dağları arasında açılan uhdut ve tünellerinden şimşekvâri geçen zamanın şimendiferine bindirerek ebedü'l-âbad memleketinin iskelesi hükmünde olan kabir tünelinin kapısına sevk eden Hâlık-ı Rahmânü'r-Rahîmden medet istiyorum.

Ve keza, hiçbir şeyi dualarıma, istigâselerime ve niyazlarıma hedef ittihaz etmem. Ancak küre-i arzı harekete getiren, felek çarklarını durdurmaya ve şems ve kamerin yerleştirilmesiyle zamanın hareketini teskin ettirmeye ve vücudun şahikalarından yuvarlanıp gelen şu dünyayı sakin kılmaya kadir olan kudreti nihayetsiz Rabb-i Zülcelâle dualarımı, niyazlarımı arz ve takdim ediyorum. Çünkü, herşeyle alâkadar âmâl ve makasıdım vardır.

Ve keza, kalbime vaki olan en ince, en gizli hatıraları işittiği ve kalbimin müyûl ve emellerini tatmin ettiği gibi, akıl ve hayalimin de temenni ettikleri saadet-i ebediyeyi vermeye kadir olan Zât-ı Akdesden maada kimseye ibadet etmiyorum.

Mesnevî-i Nuriye, s. 94

Lügatçe:

arz: Dünya.

sefine: Gemi.

firâk: Ayrılık.

telâki: Kavuşma, buluşma.

nefs-i emmâre: Daima kötülüğü emreden nefis.

şems: Güneş.

kamer: Ay.

musahhar: Boyun eğdirilmiş, hizmetkâr kılınmış.

Fâtır-ı Hakîm-i Zülcelâl: Herşeyi hikmetle yaratan Celal sahibi, Allah.

abd: Kul.

tayyare-i ömr: Ömür uçağı.

uhdut: Geçit, hendek.

şimşekvâri: Şimşek gibi.

şimendifer: Tren.

ebedü'l-âbad: Sonsuzlar sonsuzu.

Hâlık-ı Rahmânü'r-Rahîm: Şefkat ve merhameti sahibi Yaratıcı.

istigâse: Sığınma, yardım isteme.

küre-i arz: Dünya.

teskin: Sakinleştirme, durdurma.

âmâl: Emeller, arzular.

makasıd: Maksatlar.

vaki: Vuku bulmuş, gerçekleşmiş olan.

müyûl: Meyiller, yönelimler.

maada: Başka.

03.01.2008


Misafirhane

Yakın zamanda bir kitapta, Japonya'da çok yoğun çalışan yöneticilerin zamanla oluşan ülfet ve alışkanlıklardan uzaklaşmak için bazen gidip bir yıl ayakkabı boyacılığı yaptıklarını, bir yıl sonra işlerinin başına farklı bir insan olarak döndüklerini okumuştum. Ne kadar doğru ve yaygın olduğunu bilmediğim bu yöntemi okuyunca, aynı yöntem insanın sık okuduğu ve duyduğu kelimelere karşı oluşan üfeti aşmada işe yarayabilir mi sorusu zihnime gelmişti.

Amacım kelimelerle olan ülfeti aşmak için bir yıl okumaktan uzak kalmayı teklif etmek değil elbette. Bir süredir aksamış olan Risâle-i Nur okumalarıma tekrar başladığımda hepimizin yüzlerce kez duyduğu ve okuduğu bir kelimenin zihnimde uyandırdığı mânâ zenginliğini paylaşmak istiyorum sizlerle. Bunun nedeni daha dikkatli okumam mı, yoksa bir süre uzak kalmakla kelimeyi çok sık okumanın ve hatta ezbere o kelimeyi bilmenin getirdiği ülfetin zâil olması mı, bilmiyorum. İnsan bazen bilmişin aldanmışlığını yaşayabilir. Bildiğini düşündüğü kelimenin mânâsını zihninde kemikleştirip yeni mânâ filizlerinin yeşermesine engel olabilir.

Sözü daha fazla uzatmadan, bu kelimenin 'misafirhane' olduğunu ifade edeyim. Risâlelerin birçok yerinde geçen bu kelimeyle dünyanın bir misafirhane olduğu hatırlatılır. Misafirhane kelimesinin mânâlarını anlamak, dünyayı anlamamıza yardımcı olabilir.

İlk olarak, misahirhane misafirliğe gittiğimiz ve misafir olduğumuz yerdi. Hayatımızın akışı içinde birçok defa ya bir misafirhanede misafir oluruz ya da birilerini misafir ederiz. Bu hâlin en belirgin bir özelliği ise geçici olmasıdır. Bu geçiciliği bildiğimizden dolayıdır ki, misafirliğe giderken çok fazla eşya götürmeyiz yanımızda. Birisinin misafirliğe bütün evini, mülkünü taşıyarak gittiğini duymuş değilizdir. Kendimiz de herşeyimizi alarak gitmeyiz zaten. Kısa ve geçici bir durum için bütün mülkümüzü taşımanın akılsızlığı ortadadır zira. Aynen öyle de, dünya da bir misafirhane ve bizler de misafiriydik. Günlük yaşantımızda misafirlik için geçerli olan hakikatler dünya için de geçerliydi. Bu dünya misafirhanesinde kısa bir zaman kalacaktık. O halde bütün mülkümüzü, varlığımızı bu misafirhaneye taşıma gayretimizin, çabamızın mânâsı neydi? Uzun ebed yolculuğunda kısa bir uğrak yeriyken dünya, yol üstüne bina kurma gayretimizin beyhudeliği ortada değil miydi? Bu insânî zaafiyetimizi bilen Rabbimiz bizi tekrar tekrar uyarır. Dünyanın bir misafirhane olduğunu, asıl beka yurdunun ise ahiret olduğunu hatırlatır. Dünyanın yüzüne vurulmuş fena damgasını gösterir her zevâlle birlikte.

Misafirhanenin uyulması gereken kuralları vardır. Bunun asgarisi ise misafirhane sahibinin rızası dairesinde hareket etmektir. Misafirhaneye zarar vermemektir. İzin verilen yere girmek, izin verilmeyen yerde ise durmaktır. Dünya bir misafirhane, insan da onda misafir ise, onun da misafirhane sahibinin koyduğu kurallara uyması asgarî misafirlik nezaketinin gereğidir. İzin verileni yiyecek, içecek; izin verilmeyene el uzatamayacaktır. Müsaade edilen yerleri kullanacak, gezecek, görecek; izin verilmeyenden ise uzak duracaktır. Eğer böyle olmayıp da insan misafirliğin gereklerine uymazsa, bir daha misafir olmak liyakatinde olmadığını göstermiş olacaktır. Hangi birimiz misafir ettiğimizde, izin vermediğimiz halde evimizin her yerini gezmeye kalkan; kendi malıymış gibi kafasına göre eşyalarımızı kullanmaya, satmaya, kırmaya kalkan; evimizde olmadık gürültü çıkaran, üstüne üstlük bir de kendi eviymiş gibi kendine benzeyen başkalarını davet etmeye kalkan birisini bir daha misafir etmek isteriz? Aynı şekilde, bu dünya misafirhanesinin sahibinin kurallarına uyan, asgarî misafirlik edebini takınan mü'minler, ebedî esenlik ve selâm yeri olan Cennete lâyık olurken, 11. Söz'deki harika temsilin ikinci kısım misafirleri gibi bu dünya misafirhanesinin sahibi Rabb-i Rahîm'in kurallarına ve ikazlarına kulak tıkayan, helâl haram demeden hayvan gibi her önüne geleni yiyen, içilmesi yasak olan içecekleri içip sarhoş olan ve bağırıp çağırarak seyirci misafirleri çok rahatsız eden ve Rabbe edepsizlikte bulunanlar, öyle edepsizlere lâyık bir hapse atılacaklardır.

Misafirhane kelimesi ontolojik olarak Rahman'ın kullarına olan şefkat ve merhametini de içeriyor. Yani yarattıklarını seven ve severek yaratan bir Yaratıcı. Çünkü insan sevdiklerini ve değer verdiklerini en güzel şekilde misafir eder. Evimize çok değerli ve önemli bir misafir geleceğinde annemizin evdeki ve mutfaktaki telâşını ve heyacanını görmeyenimiz var mıdır? Aynı şekilde, hiçbir şeye muhtaç olmayan ama herşeyin kendisine muhtaç olduğu Rabbimiz, koca dünyayı bize misafirhane kılmış, zeminini en güzel yeşil halılarla döşemiş, semasını yıldızlarla donatmış, en muhteşem sanat harikası yiyeceklerle doldurmuş ve daha sayamadığımız sayısız nimetleri biz misafirleri için yaratmıştır. Böyle bir sevgi, rahmet ve merhamet gösterisiyle karşılaşan şu misafirhane-i dünya misafiri insandan böyle bir misafirhane sahibinin emir ve kurallarına uygun yaşamasını beklemek ve istemek çok şey midir?

Ne mutlu dünyayı bir misafirhane gibi görüp, aziz bir misafir gibi yaşayanlara... Veyl misafirliğini unutup hevâ ve hevesine tâbi olarak yaşayanlara...

Murat Kuru

03.01.2008


Tayy-ı mekân ve bast-ı zamanı hissetmek

Uzun yıllar olmuştu Nurlarla şereflendiğim şehre gitmeyeli.

Hizmet kahramanları gönül dostlarımızın; bu Nur Menzilinde hizmete devam ettiklerinin ve ektikleri Nur tohumların fidanlaştığının haberlerini gazete aracılığıyla alsak da, kendileriyle musafaha etmenin heyecanını her dem yüreğimizde taşıdık.

Bayram arefesindeyiz. Elimde Risâle-i Nur; Nurlar ile şereflendiğim ilk günleri tahattur ediyorken, telefonum çalıyor. Arayan, hizmet kahramanlarından biri. İnşâ ettikleri yeni "kültür merkezi"nden bahsediyor. Heyecanlanıyorum. Ve Diyarbakır'a gitmeye karar veriyorum.

***

Nurlarla şereflendiğim Diyarbakır'a hareket etmek için tüm hazırlıkları tamamladım. "Tayy-ı mekân" aracı olarak nitelendirdiğim "uçağa" binmek için Esenboğa Havaalanı yollarındayım.

İlk defa tayy-ı mekân aracına bineceğimden, heyecanlı bir bekleyişteyim havaalanında. Mahşer meydanı gibi kalabalık burası. Herkes önündeki engelin kalkmasını ve gâye-i hayâline kavuşmayı bekliyor. Bekleyenlerden biri de benim.

İvedi bir şekilde gişe işlemlerimi halledip biletimi aldıktan sonra, araçtaki yerimi alıyorum. Ve uçak yol almaya başlıyor. "Bismillah" diyorum. Ve. Ayağımız yerden kesiliyor!.. Heyecandan-neredeyse-yüreğim ağzıma gelecek! Aracımız havalandıkça, heyecanım da havalanmaya, zirveye tırmanmaya başlıyor.

Zaman zaman aracın küçük pencerele-rinden dışarıyı seyrediyorum. Biz yükseldikçe, evler ve insanlar küçülüyor. Artık bütün bir şehir, seyir penceremden bir karınca kadar gözükmeye başladı. Tekrar heyecanlanıyorum. Elimde kâğıt kalem, duygularımı yazıyorum.

Araç havalandıkça; mazi ve müstakbeli daha iyi idrak ediyorum. Ve tefekküre dalıyorum... Neticede bakıyorum ki, maziye (havalanmaya başladığımız bölgeye) geri dönemiyor; müstakbele (varacağım noktaya) ise elimi uzatamıyorum. Bu düşünce boyutu, Hz. Bediüzzaman'ın; "Ey sabırsız nefsim! Acaba, 'geçmiş günlerdeki' ibadet külfetini ve musibet zahmetini bugün düşünüp muztarip olmak, hem 'gelecek günlerdeki' ibadet vazifesini ve namaz hizmetini ve musibet elemini bugün tasavvur edip sabırsızlık göstermek hiç kâr-ı akıl mıdır?" sözünü daha iyi anlıyorum.

Bir ara bulutları delip geçiyoruz! Dışarıya heyecanlanmadan bakabiliyorum bu sefer. Zira zemin bembeyaz, karla örtülüymüş gibi. Artık küçülen evler ve insanlar yok. Bulutların üzerine çıkış; heyecanımı teskin ediyor.

Fakat o da ne! Korktuğum başıma geliyor! Sağa sola sallanıyor ve hava boşluğuna düşer gibi paldır küldür düşüyoruz! Anlaşılan uçak düşüyor! "Allaaahu ekbeeer" diye çığlık atıyorum. Aklıma ilk gelen, kelime-i şehadet getirmek. Ve nitekim de yapıyorum. Eşhedü en lâ ilâhe illallah.

Birden, kan ter içinde uyanıyorum. Gördüğüm rüyaymış meğer. Tefekkür ederken, yazmaya ara vermiş, uykuya dalmışım. Gördüğüm rüya ile "bast-ı zaman"ı yaşıyorum.

Ben uyanırken, Diyarbakır Havaalanına yeni varmışız. Böylelikle Diyarbakır'a uçuş, beraberinde tayy-ı mekân ve bast-ı zamanı getirmiş oldu.

Özkan Erdem

03.01.2008


ESMÂ-İ HÜSNA

Âmir

Allah (c.c.), Âmir'dir. Yani Cenab-ı Hak, her şeye yaratılışının gâyesini bildiren, varlık sebebini emreden Âmir-i Mutlaktır. Onun emri, fiildir; fiili, emirdir. Hazret-i Ali'nin (r.a.) Peygamber Efendimizden (a.s.m.) rivâyet ettiği1 Âmir ismi, Kur'ân'da genellikle "Ol!" emri ile birlikte ve kök olarak geçer. Kur'ân, Cenab-ı Hakkın emri ile fiili arasındaki yakın ilişkiyi şöyle anlatır: "Onun işi, birşeyi dilediği zaman ona sadece 'Ol!' demektir; o hemen oluverir."2 Kur'ân'da Cenab-ı Hak yalnız şuur sahiplerine emretmekle kalmaz; yeryüzüne, gök yüzüne3 ve ateşe4 de emreder.

Bedîüzzaman'a göre, irâde sıfatından gelen ve kâinatı sımsıkı elinde tutan emirler ile kelâm sıfatından gelen Kur'ânî emirlerin tamamı Âmir-i Mutlak olan Cenab-ı Hakka aittir.5 Bütün zerrelerine kadar kâinat, bütün melekler ve bütün varlıklar Cenab-ı Hakkın "Kün! (Ol!)" emrine harfiyen itaatkârdırlar, eksiksiz boyun eğmişlerdir.6

Saîd Nursî, kâinatın her bir zerresinin Allah'ın emri altında hiç durmadan istikbâlden gelip, hâle uğrayarak teneffüs edip, mâziye döküldüğünü beyan etmektedir.7 Meydanda ne kadar eşya var ise, o eşyaya gayet kolay ve rahat vücut giydirildiğini; bir şeye emretmesiyle o şeyin yapılmasının bir olduğunu ifâde eden8 Bedîüzzaman, tabiat kanunları denilen yaratılış yasalarının, Allah'ın ilim, irade ve emirlerinin varlık sınıflarında ortaya çıkmasının, tecellî etmesinin isimlerinden başka bir şey olmadığını kaydetmektedir.9

Bedîüzzaman'a göre, zerrelerine kadar her bir varlığın, hayat sahibi olsun cansız olsun, şuurlu olsun şuursuz olsun, Allah Teâlânın emirlerine şartsız boyun eğişleri, onların ibâdetleridir. Varlıkların ibâdetleri, vazifelerinden ibârettir. Şuurdan yoksun varlıkların gayet şuurlu, gâyet düzgün ve bir emir sahibine itirazsız itaat edercesine gâyet güzel işler yapması ve vazife görmesi, onların bir Âmir-i Mutlakın emrine isyansız bir şekilde boyun eğmiş olduklarını gösterir.10

Meselâ cansız, hayatsız, şuursuz, durmadan çalkalanan, kararsız, fırtınalı ve hedefsiz bulunan ve azot ile oksijenden ibâret olan şu havanın; teneffüsü karşılamaktan ve döllenmeyi sağlamaktan tutun tâ ses, ışık, görüntü ve elektromanyetik kuvvet nakline kadar; tâ telsiz telefon, telgraf ve radyo yayınlarını hassas bir ölçü ile algılaması ve iletmesine kadar gayet hikmetli, gâyet şefkatli ve san'atkârâne işlerde çalıştırılması ve vazife yapması açık ve net bir şekilde ispat eder ki, bu hava ve rüzgârın her bir zerresi, Kerîm bir Âmir'in emri ile hareket eder; emri anlar, dinler ve itaat eder.11

Saîd Nursî'ye göre havanın böylesine hassas bir vazife icrâ ettiği halde vazifesinde aslâ şaşırmaması ve aslâ ihmali bulunmaması, hava unsurunun Allah'ın emir ve irâdesinin arşı bulunduğunu gösterir.12 Aynı şekilde her bir zerrenin sayısız cisimlerin vücutlarına girip işlemesi ve çıkması, sonra tekrar başka bir cismin vücudunda başka zerrelerle toplanması ve bütün zerrelerin aynı şuurlu vaziyeti göstermesi; her birisinin bir Âmir-i Alîmin emriyle sevk edildiğini bildirir.13

Saîd Nursî, rûhun da emir âleminden, irâde sıfatından gelen nesnel bir vücûd giydirilmiş fıtrî bir kanun ve şuur sahibi bir nâmûs olduğunu; kâinattaki bütün kanunların birer emirden ibâret olduğunu; tabiat kanunlarına Allah'ın kudreti tarafından nesnel birer vücût giydirilirse her bir kanunun birer rûh olacağını; rûhun başından şuurun alınması hâlinde ise ölümsüz bir kanundan ibâret kalacağını belirtir.14

(Risale-i Nur'da Esma-i Hüsna)

Dipnotlar:

1- Mecmuatü'l-Ahzab, 2: 257

2- Yasin Suresi: 82.

3- Hud Sûresi: 44; Fussilet Sûresi: 11.

4- Enbiyâ Sûresi: 69.

5- Mektubat, s. 463

6- Sözler, s. 384

7- Mektubat, s. 463

8- A.g.e., s. 237; Sözler, s. 180

9- Mesnevi-i Nuriye, s. 52

10- Mektubat, s. 384

11- Şualar, s. 100

12- Sözler, s. 148

13- A.g.e., s. 627

14- Mektubat, s. 454; Sözler, s. 478

03.01.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri