Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 02 Şubat 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Bu Kur'ân, bütün insanlar ve cinler ve bütün çağlar için bir öğüttür.

Sâd Sûresi: 87

02.02.2008


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kıyâmet Günü en şiddetli azap görecek olan zâlim idârecidir.

Câmiü's-Sağîr, c: 1, no: 604

02.02.2008


Laiklik nedir, ne değildir?

Eğer laik cumhuriyet soruyorsanız; ben biliyorum ki; laik, mânâsı bîtaraf kalmak; yani hürriyet-i vicdan düsturuyla dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükûmet telakki ederim.

Tarihçe-i Hayat, s. 358

***

Nasıl ki, hükûmet-i cumhuriye “dini dünyadan tefrik edip bîtarafane kalmak” prensibini kabul etmiş; dinsizlere, dinsizlikleri için ilişmediği gibi, dindarlara da, dindarlıkları için ilişmemesi o prensibin icâbâtındandır.

Tarihçe-i Hayat, s. 212

***

Nev-i beşerde, hususan bu asr-ı hürriyette ve bilhassa medeniyet dairesinde, hemen umumiyetle hükümfermâ hürriyet-i vicdan düsturunu kırmak ve istihfaf etmek ve dolayısıyla nev-i beşeri istihkar etmek ve itirazını hiçe saymak kadar cür’etinizle, hangi kuvvete dayanıyorsunuz? Hangi kuvvetiniz var ki, siz kendinize “lâdinî” ismi vermekle ne dine, ne dinsizliğe ilişmemeyi ilân ettiğiniz halde, dinsizliği mutaassıbâne kendine bir din ittihaz etmek tarzında, dine ve ehl-i dine böyle tecavüz, elbette saklı kalmayacak, sizden sorulacak. Ne cevap vereceksiniz?

Mektûbat, s. 416

***

Eğer, faraza, laik cumhuriyetin mahiyetini bilmeyen bir dinsiz dese: “Senin risâlelerin, kuvvetli bir dînî cereyan veriyor, ladînî cumhuriyetin prensiplerine muaraza ediyor. “

Elcevap: Hükûmetin laik cumhuriyeti dîni dünyadan ayırmak demek olduğunu biliyoruz. Yoksa, hiçbir hatıra gelmeyen dîni reddetmek ve bütün bütün dinsiz olmak demek olduğunu, gayet ahmak bir dinsiz kabul eder.

Tarihçe-i Hayat, s. 204

***

Hem, bu mübarek vatanda bu fıtraten dindar millete hükmedenler, elbette dindarlığa taraftar olması ve teşvik etmesi, vazife-i hakimiyet cihetiyle lâzımdır. Hem madem, laik cumhuriyet, prensibiyle bîtarafane kalır ve o prensibiyle dinsizlere ilişmez; elbette dindarlara dahi bahaneler ile ilişmemek gerektir.

Tarihçe-i Hayat, s. 194

Lügatçe:

bîtaraf: Tarafsız.

hürriyet-i vicdan: Vicdan hürriyeti.

sefahetçi: Haram eğlencelere düşkün olan.

tefrik etmek: Ayırmak.

nev-i beşer: İnsan nevi, insanoğlu.

asr-ı hürriyet: Hürriyet asrı.

02.02.2008


“Nur postası” olabilmek

Risâle-i Nur’da hanımlar “şefkat kahramanları”, “şefkat madenleri” gibi sıfatlarla tavsif edilir. Risâle-i Nur hizmetinde hanımların yeri elbette büyüktür. Meselâ, Kastamonu Lâhikası’nda geçen bir paragrafta hanımlar cephesinde nur hizmetinde çalışan hemşirelere dikkat çekilir: “Elhamdülillâh, bu havalide de, bu yakında erkeklerden ziyade bir iştiyak ve faaliyetle buradaki hanımlar tam çalışıyorlar, Savlı mübareklerin hemşireleri olduklarını gösteriyorlar. Bu iki tezahür bu zamanda bir fa’l-i hayırdır ki, o şefkat madenlerinde Risâle-i Nur parlayacak, fütuhât yapacak.”1

Bir başka sayfada hizmet eden hanım isimlerine yer verilir: “Bu memlekette Risâle-i Nur’a, erkeklerden ziyade fedâkârâne yapışan ihtiyar hanımlar ve ihtiyare hükmünde masume genç hanımlar, eski zaman sırmalı ve yaldızlı gelinlik cihazatının içinde kıymettar parçaları Risâle-i Nur’un eczalarının ciltleri üstüne çekip, bütün risâleler altın yaldızıyla ciltlenmiş gibi bir tarza girdi. Risâle-i Nur’un mânen güzelliğine ve Hüsrev ve Tahirî ve Alilerin ve Hasan Âtıf ve Âsım gibi kardeşlerimizin yaldızlı yazılarının cemâline, cildi üstünde de şirin bir güzellik daha ilâve ettiler. Hafız Ali’nin mektubunda yazdığı Ümmühan ve Şâhide değerinde, burada Risâle-i Nur’a bütün kuvvetiyle çalışan çok hemşirelerimiz, var. Meselâ: Âsiye, Sâniye, Ulviye, Lütfiye, Aliyye gibi Risâle-i Nur’un şakirtleri, oradaki hemşirelerine ve kardeşlerine selâm ve duâ ediyorlar.” 2

Merhûm Hafız Ali Ağabey, Isparta’da Risâle-i Nur hizmetinde bütün kuvvetiyle çalışan “Ümmühan” ve “Şahide” hanımları haber verirken Bediüzzaman da Kastamonu’da “Asiye, Sâniye, Ulviye, Lütfiye, Aliyye”lerin hizmetlerine dikkat çeker. Risâle-i Nurların muhtelif yerlerinde “şefkat kahramanları”na dikkat çekilir. Yukarıda isimleri geçen o şefkat kahramanlarından birisiyle tanışmak ve sohbet etmek fırsatını buldum.

2000’li yılların başında yolum bir grup arkadaşla Kastamonu’ya düşmüştü. Önce Üstadın göz hapsinde yaşadığı evin restore edilmiş halini gördük. Teberrüken küçük bir ders yaptık. Merhûm Mehmed Feyzi Ağabeyin kabrini ziyaret edip “Fatiha”lar okuduk. Üstada Kastamonu’da iken hizmet eden Saniye teyzeyi ziyarete gittik. Kapının zilini çaldık. Nur yüzlü bir teyze, elinde bastonla kapıyı açtı. Tahminen 70 yaşlarında idi. Selâm verdik. Selâmımızı aldı. “Ziyaretine geldik, kabul eder misin?” dedik. Memnuniyetle kabul etti. Bizi içeri aldı. Ev tertipli ve temizdi. Saniye teyze bize “Hoş geldiniz” dedikten sonra bir şeyler hazırlamak için mutfağa yöneldi. Maksadımızın sadece ziyaret etmek ve duâsını almak olduğunu söylememize rağmen o hâlâ ısrarla yemek ikram etmek istiyordu. Sonunda küçük bir ikramda anlaştık. Yaşlı olmasına rağmen hayatından memnundu. Bize, Üstadı tanıdığında yeni evli olduğunu söyledi. Her türlü sıkıntıya rağmen yaptığı hizmetleri anlattı. Üstadın Denizli hapsine gidişine çok üzüldüğünü söyledi. Üstadın ayrılmasından sonra kaleden büyük bir taşın yuvarlanarak bazı evleri yıktığını belirtti. Günlerini nasıl geçirdiğini sorduk. Namaz, tesbihat, Cevşen, risâle okumaları ile dolu dolu geçtiğini ifade ettikten sonra her gün Yeni Asya Gazetesi aldığını ve Lâhika sayfasından fotokopi yaptırarak onları birer birer dağıttığını anlattı. Aklıma “nur postaları” geldi. Saniye teyze bu haliyle “nur postaları”nın günümüzde bir başka versiyonunu temsil ediyordu. Bunları heyecanla anlatırken ben kendi kendime bu konuda ne yaptığımı sordum. Bende acaba Saniye teyzenin o yaştaki şevki var mıydı? Doğrusu kendimden utandım. Vaktimiz az olduğu için makbul duâlarını isteyerek müsaade isteyip ayrıldık. Ziyaretimizden bir süre sonra vefat ettiğini duydum. Allah rahmet eylesin! (Âmin!) Saniye teyze gerçi fani dünyadan bâki âleme göçmüştü. Amel defterine sevaplar yazılmaktadır. “Şefkat kahramanları” safında yer almıştır. Nur talebelerinin yaptığı duâlardan hisse almaya devam etmektedir.

İman ve Kur’ân hizmetinde bazen küçük gördüğümüz şeyler netice itibariyle büyük olabilir. Bazen bir kelime, bir insanın imanının kurtulmasına vesile olabilir. İhlas Risâlesi’nde şöyle bir ifadeye yer verilir: “Cenâb-ı Hakkın rızası ihlâs ile kazanılır; kesret-i etb⒠ile ve fazla muvaffakiyetle değildir. Çünkü onlar, vazife-i İlâhiyeye ait olduğu için, istenilmez, belki bazen verilir. Evet, bazen bir tek kelime sebeb-i necat ve medar-ı rıza olur. Kemiyetin ehemmiyeti o kadar medar-ı nazar olmamalı. Çünkü bazen bir tek adamın irşadı, bin adamın irşadı kadar rıza-yı İlâhîye medar olur.”3

Yeni Asya Gazetesinin bunun gibi güzel hizmetlere vesile olduğunu kabul etmek gerekir. Yeni Asya okuyucuları okudukları gazeteleri nasıl değerlendirmektedir?

Saniye teyzeden şevk almıştık. Seyahat dönüşü arkadaşlara Saniye teyzenin hizmet tarzını anlattım. Bazı arkadaşlar Yeni Asya Gazetesini okuduktan sonra komşulara, tanıdıklarına vermeye ve uygun gördükleri yerlere bırakmaya başladılar.

Hizmette emeklilik olmazdı. Çünkü Risâle-i Nurlar okuyanlara bitmeyen bir şevk ve gayret vermektedir. Herkesin, her yaşın kendine göre bir hizmet sahası mutlaka vardır. Örneklerini etrafınızda görebilirsiniz.

Merhûm Zübeyir Ağabey ne güzel söylemiş: “Şimdi oku, kabirde okuyamazsın.”4

Dipnotlar:

1- Kastamonu Lâhikası, s.66, YAN

2- Kastamonu Lâhikası, s. 114-115, YAN

3- Lem’alar, s. 156, YAN

4- Nefis Muhasebesi, s. 84, YAN

Ahmet Özdemir

02.02.2008


“Kıyamet kopacak!” sesiyle uyansaydınız

Bir sabah minareden yükselen “Ey ümmet-i Muhammed (asm)! Uyanınız, kıyamet kopacak” sesiyle uyansaydınız, o anda ne hissederdiniz? İlk yapacak işiniz ne olur acaba? Aklınıza ilk gelen mal ve servetiniz mi olur, günahlarınız mı? Yoksa yalın ayak dışarı mı fırlarsınız? Oysa bu deprem değil… Resmen kıyamet kopuyor!

Evet, kimin ne hissedeceğini, ne yapacağını bilemem ama böyle bir şey yaşamıştım. Rüya değil, hayal değil, A’dan Z’ye tümüyle gerçek!..

Yıllar önceydi. 1976 yılının sonbahar mevsimiydi. Bütün ülkede olduğu gibi bizim ilçede de sağ-sol çatışmaları devam ediyor ve soğuk savaşın bütün yöntemleri uygulanıyordu. Bildiğim tek şey, müthiş bir iman-küfür mücadelesinin verilmekte olduğuydu.

Namazında niyazında olan bazı ebeveynlerin çocukları, bir bakıyorsunuz komünist olup çıkmış. Çevresinde dinsizlik propagandası yapıyor. Aynı sofrada oturan kardeşlerden biri sağcı, diğeri solcu oluyor ve sofrada bile tartışıyorlardı. Ancak âhirzamanda rastlanabilecek durumlara şahit oluyorduk.

Memuriyetimin ilk yılıydı. Bekâr olduğumdan ve babamı da çok önceleri kaybetmem nedeniyle annemle birlikte oturuyordum.

Gençliğin verdiği heyecanla Risâle-i Nurlarla gece gündüz meşgul oluyordum. Bir gece, yine uzun bir hizmet maratonundan sonra eve gelmiş ve Haşir Risâlesini okuyup o hâlet-i ruhiye ile uyumuştum.

Sabahleyin ezan vaktinde bir feryat ve figanla uyandım. Bağrışmalar, çığlıklar arasında minarenin hoparlöründen bir ses mahalleye yayılıyordu. “Ey ümmet-i Muhammed (asm)! Kıyamet kopacak, uyanınız!” deniliyordu. Duyduğum ses ciddiye alınması gereken bir kişiye; her gün sesine aşina olduğumuz mahallemizin müezzinine aitti.

Bütün mahalle ayağa kalkmış, kargaşa içinde herkes camiye doğru koşuyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yaşanan bu garip durumdan en fazla etkilenenler, kadınlar ve cami ile uzaktan yakından ilgisi olmayanlardı. Şamatayı da en fazla onlar yapıyordu.

O sırada, ben sabah namazını evde kılmış, oturduğum yerde elime aldığım bir Risâleyi okuyordum. Annem telâş içinde bana “Evladım duymuyor musun, kıyamet kopacak, sen hâlen kitap okuyorsun” diye azarlayınca, ben anneme; “Duyuyorum anne, kıyamet kopsa bile ben vazifemi yaparım. Allah’ın emri baş göz üstüne. Kimin gücü yeter onu durdurmaya” diyorum. Annem bu sakin ve tevekküllü halime bakarak takdirini gizlemiyor.

Çok geçmeden işin mahiyeti anlaşılıyor. Meğer camimizin müezzini tasavvufla fazla meşgul oluyor. Ancak bünyesi fazla kaldıramamış, âniden kendini kaybetmiş. Sabah ezanını okumak yerine “Ey ümmet-i Muhammed (asm)! Kıyamet kopacak, uyanınız!” sözleri ağzından çıkıyor. Ve böylece biz de bir imtihandan geçmiş olduk.

Burada aslında vurgulamak istediğim, bize iman gücünü aşılayan ve Allah’a teslimiyeti sağlayan Risâle-i Nur eserlerinin önemidir. Hani Üstad diyor ya “Hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir” ve “Tam münevverü’l-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimâldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedâniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek.” Gerçekten insanları dehşete düşürecek olan kıyamet bile, hakikî imana sahip olana vız gelir.

Bunun için bu eserleri okumak ve Nur hizmetiyle meşgul olmak bence büyük bir şanstır. Ne mutlu hayatını onunla tanzim edene.

İbrahim Sayan

02.02.2008


BİR KISSA, BİN HİSSE

Hazret-i Musa Aleyhisselâm rahatsızlanmıştı. Ümmetinden bazı kimseler ziyaretine geldi-

ler ve hastalığını teşhis ettiler. Dediler ki:

“Ey Allah’ın Elçisi, bu hastalığın bizde ilâcı vardır. Tecrübe edilmiştir. Etkilidir. Seni tedavi edelim. Allah’ın izniyle iyi olursun. Bir şeyin kalmaz.”

Hazret-i Musa (as):

“Ben ilâçsız, Allah’tan şifa bekliyorum” dedi.

Fakat Hazret-i Musa’nın (as) hastalığı iyileşmedi.

Ümmeti tedavi olması hususunda çok yalvardılar. Fakat Hazret-i Musa (as) tedaviyi kabul etmemekte ısrar etti.

Bunun üzerine Allah, Hazret-i Musa’ya (as) şöyle vahyetti:

“Eğer Benden şifa umuyorsan onların tedavilerini kabul et.”

Hazret-i Musa (as), bu defa onları çağırdı ve kendisini tedavi ettirdi. Hastalığı da iyileşti.

Ardından Allah, şöyle vahyetti:

“Ben şifayı sebeplere lütfettim. Sen ise, Bana tevekkülünle hikmetimi değiştirmek istedin. Unutma ki, şifayı maddelere verip hastalıkları iyileştiren Benden başka kimse değildir.”

(İhya, 4/515)

Süleyman KÖSMENE

02.02.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri