Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 02 Şubat 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Dizi Yazı

Stalin zulmü çok can aldı

Dünden devam

Yetim çocuklarına yapılan yardımlardan sonra, Bakü’nün dış bölgelerinde yaşayan Ahıska Türklerinin köylerinde bayramı karşılamak ve onlarla bayramlaşmak için yola çıktık. Ahıska Türkleri Azerbaycan’ın taşrasında bulunan köylerde, bir nev’î sürgün hayatı yaşamaya devam ediyorlar.

Ahıska Bölgesi, Gürcistan’ın Başşehri Tiflis’in 150 km batısında, Kars ilimize 150 km, Ardahan’a ise 60 km, Türkiye’nin Kuzeydoğu sınırına sadece 12 km uzaklıkta bulunuyor. Osmanlı döneminde (1578-1828) 250 yıl Çıldır eyaletine başşehirlik yapmış. 1829 Edirne Antlaşması’yla Rusya sınırları içerisinde kalan Ahıska Bölgesi, 1921 Moskova Antlaşması’yla Sovyetler Birliği sınırları içerisinde Sovyet Gürcistan devletine bırakılmıştır.

Eli silâh tutan 40 bin Ahıskalı Türk gencinin İkinci Dünya Savaşı’nda olduğu bir dönemde, soğuk bir kış gecesinde, bundan tam 63 yıl önce, 31 Temmuz 1944 tarihli ve 6279 no’lu Sovyetler Birliği Devlet Savunma Komitesi tarafından alınan karara istinaden, 14 Kasım’ı 15 Kasım’a bağlayan gece, kadın, çocuk, yaşlı demeden hayvan taşınan vagonlara doldurularak, Orta Asya (Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan) çöllerine sürgün edilmişler. Resmî rakamlara göre, sürgün edilen 86 bin Ahıska Türkünün 17 bini bir aylık yolculuk sırasında vefat etmiş.

Zalim Stalin’in ölümünden sonra askerî bir rejimden kurtulan Ahıskalı Türkler, 1960’lı yılların başlarında Azerbaycan’a ve Rusya’nın Kuzey Kafkasya bölgelerine göç etmişler. Ardından, bulundukları ülkelerde geçim sıkıntısı çeken ve çareyi Türkiye’ye göç etmekte gören 50 bine yakın Ahıskalı Türk, Türkiye’nin çeşitli (Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa, Konya, Denizli, Antalya ve diğer) şehrine yerleşmişler.

TÜRK MİSAFİRPERVERLİĞİ

İşte böylesi sıkıntılar çekmiş kardeşlerimizle beraber bayramı yaşayacak olmanın hazzını hissediyorduk. Nitekim bayramdan bir gece önce Ahıska köyüne geç bir saatte vardığımızda, Türk misafirperverliğinin bir örneği olarak, bizi ağırlayan ev ahalisinin gözlerini kırpmadan sofra başında beklediğine şahit olduk. İki ihtiyar kardeş olan Nedim ve Sedim Muhammedov amcalar bizi hanelerinde ağırladılar. Bu arada Ahıska köylerinde bu asırlık ihtiyarlarla beraber, etrafına umut saçan ve Ahıska'nın geleceği olan çocuklar yine dikkatimizi çekmeyi başardı.

Beraber olduğumuz 3 gün boyunca, bize kendilerinin, babalarının ve binlerce Ahıskalı’nın çektiği sürgün çilesini canlı şahitler olarak anlattılar. Her ikisi de 70’li yaşlarını devirmiş olan Nedim ve Sedim kardeşler gerçek birer iman abidesi olarak karşımızda konuştuklarında hüzün dolu tarih adeta gözlerimizin önünden geçiverdi. Dilerseniz, Stalin zulmünü bu iki delikanlı ihtiyarın lâtif ve nüktedan Türkçelerinden dinlediğimiz şekliyle, tabiî Türkiye Türkçesine uyarlayarak sizinle paylaşalım. Daha sonra ise, bayram ve kurban heyecanını aktaralım.

CANLI ŞAHİTLERDEN AHISKA DRAMI

Nedim ve Sedim amcalar sırayla lâfı birbirlerine paslaşarak, birinin unuttuğunu diğeri tamamlayarak, Ahıskalıların hikâyesini anlattılar:

“1937 ve ’38’li yıllarda bizim yörelerde Kolhozlaşma (kolektif çiftlikler) başladı. Yani cemaatin malını, mülkünü bir yere yığdılar ve toprağını ellerinden aldılar ve herkese bölüştürdüler. Bundan sonra durumumuz gitgide kötüleşti. Çünkü traktör yoktu, hiçbir şey yoktu. 1941’de savaş başladı. Bizim bölgedeki Türklerden 40 binden çoğunu askere götürdüler. Köylerde ancak ihtiyarlar, çocuklar ve kadınlar kaldı. 1944’ün ortalarında, ne zaman ki savaş Almanya tarafına da sıçradı, sonra (Ruslar) dediler ki, ‘Biz Türkiye’ye de savaş açacağız, bu Türkler onlara yardım eder’ dediler, Bu bahaneyle, Müslümanları o bölgeden çıkartmaya karar verdiler. Ermeni ve Gürcüler de birleşip Stalin yönetimine bu kararı almaları için fitnelediler. Türkleri 1944’ün Kasım ayının 14’ünde, bir gecede Ahıska’dan sürdüler. Her bir köyün halkını bir saat içinde bir yere yığdılar. Çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlardan başka kimse yoktu zaten. Kimseye sürgün olunacağı anlatılmadı. Sadece, ‘Savaş olacak, o sebeple buradan gitmemiz gerekiyor’ denildi. Kimse yanına bir eşya almamıştı. Herkesin üzerine Rus silâhları doğrultulmuştu. Bir kız kardeşim, o zaman daha kundaktaydı. Bir tahtadan beşiği vardı. Rus askeri ayağıyla vurup kırdı ve ‘Buna gerek yok’ dedi. Nenem de mecburen kucağına aldı bebeği. Bütün halkı bir gecede bir noktaya yığdılar. Daha sonra normalde hayvan taşımada kullanılan trenler getirildi. Kasım ayı o bölgeler inanılmaz soğuk olur. Nitekim biz de çok üşüyorduk. Bir vagona, 70-80 kişi birarada tıkıştırdılar. Bir ay boyunca, o trenle bilinmezliğe, yahut ölüme seyahat edeceğimizi henüz bilmiyorduk.

“Ural Dağları’nın kuş uçmaz, kervan geçmez yollarından 1 ay boyunca bizi Özbekistan’a götürdüler. Yolda herkesi bit sardı. Hayvanların taşındığı vagonlarda, tuvalet molası olmadan, durmaksızın tıkış tıkış götürülüyorduk. Kimse günlerce ağzına bir lokma yemek koymuyordu. Öyle ki, kimi pislikten, kimi soğuktan, kimi de açlıktan ölüyordu. Vagonun içinde biri öldüğü zaman, vagonları sürekli dolaşan askerler bu ölüleri alıp hareket eden trenden aşağıya atıyorlardı. Ural Dağları çok soğuktur. Trenden atılan cesetler kara saplandıkları anda, heykel gibi, oldukları yerde kalıyorlardı. Bir aydan sonra trenimiz Özbekistan’ın Semerkand vilayetine vardı. O gece inanılmaz kar yağıyordu. Herkesi bitler sarmıştı. Vardığımız yerde bir ateş yakıldı ve üstümüzü başımızı oraya silkelediğimizde, bitler, pat pat diye ses çıkararak yanıyordu. Sonunda biraz insafa gelir gibi oldular ve ‘şu insanları bir yıkayalım’ dediler.

Biz, o zaman 15 yaşlarındaydık… Gözlerimle gördüğüm bu olayı hiç unutmuyorum. Bir kadını, buz gibi havada, üzerinde giyecek kıyafeti olmadığı halde, o soğukta hamama götürüyorlardı. Elinde körpe bir kız çocuğu vardı. Çocuğunu karın üzerine bıraktı. Çocuk kap kara kesildi birden. Oracıkta soğuktan can verdi. Buz gibi havada buz gibi sularla yıkananlar, daha sonra beton üzerinde yarı çıplak halde bekletiliyorlardı. Orada hastalığı kapan kaptı zaten. Bizim bir amcamız vardı. O da fena hastalandı. Sonra hastaneye götürdüler ve öldüğü haberi geldi. Biz de gidip cesedini almak istedik. Bu seyahatin sonunda o kadar çok insan ölmüştü ki, artık cesetleri üst üste yığmak zorunda kalmışlardı. Bize bu ceset yığınları arasında amcamızı bulmamız söylendi. Kadın, erkek cesetleri üst üste yığılmış, hepsi buz kesmişti. Bulabilen kendi akrabasını bulup, uygun bir yere gömüyordu. Biz ise, ne yazık ki, amcamızı bulamadık. Sonradan bu cesetleri gömdüler mi, yoksa yaktılar mı hiç bilemiyoruz. Öyle ağır günler ki… Nasıl anlatılabilir… Tâ Stalin 1953 yılının Mart ayının 5’inde geberene kadar bu ıztırap böyle devam etti.”

Devamı yarın

/ Umut Yavuz

02.02.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Dizi Yazı

  (01.02.2008) - Çeçen yetimlerin yüzü güldü

  (30.01.2008) - Beşinci kıtada şevk dolu Nur hizmetleri

  (29.01.2008) - Anzakların ülkesinde iki kahraman Osmanlı

  (28.01.2008) - Aborjinlerden devlet özür diledi, şimdi sıra toplumda

  (27.01.2008) - Kongo, Darfur’dan daha beter

  (26.01.2008) - Dünyadaki saklı Türk yurtları

  (25.01.2008) - Afrika büyük bir pazar

  (24.01.2008) - Mekke Kilisesi’nden Papa Muhammed’e

  (23.01.2008) - Kinşasa’yı özgürce dolaştık

  (22.01.2008) - Kongo’da iyi niyet başa belâ

 

 Son Dakika Haberleri