Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 04 Şubat 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Röportaj

Hasan Hüseyin Kemal

Başörtüsü serbestisi modernleşmeyi hızlandırır

Başörtüsünün üniversitelerde özgür bırakılmasıyla ilgili hukukî tartışmalar sürerken, biz de bu konuyu sosyolog Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’yla görüştük. Barbarosoğlu, uzun dönemdir, başörtüsü ve seküler hayat üzerindeki gelişmeleri yakından takip eden bir düşünür. Bu çerçevede inancın kadın hayatı üzerindeki etkilerini ve dünyevîleşmenin kadını nasıl etkilediğini farklı pencerelerden bakarak okuyuculara sunuyor.

*Toplumun bazı kesimleri tarafından, Türkiye’de başörtülülerin demokrasiye sadık kalamayacağı ve bunun İslâmî bir rejime geçişin simgesi olarak kullanılacağı kanaati yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Görüşleriniz nedir?

Bildiğim kadarıyla, dünyanın hiçbir yerinde tepeden inme rejim değişikliğini gerçekleştiren kadınlar olmadı. Başörtüsünün serbest olması, tam tersine kadın modernleşmesini hızlandırıcı bir fonksiyon üstlenecek. İmaj ve Takva isimli kitabımda bu süreci uzun uzun anlattım. Diğer taraftan, başörtüsü yasakları da muhafazakâr kesimin kızlarının modernleşmesini hızlandıran bir süreci başlattı.Yurt dışına okumaya gidişi kast ediyorum. Meşrûtiyet döneminde, Batıcılar, ancak Osmanlı kızları Sorbon’da eğitim görürse gerçek mânâda ilerleyebileceğimizi iddia ediyorlardı. Batıcıların bu hayalinin paradoksal bir şekilde başörtülü kızlar tarafından gerçekleştirilmiş olması ne kadar karmaşık bir süreçten geçtiğimizi çok iyi ifade ediyor. Fakat, maalesef “kanaat sahibi” olanlar, bilgi sahibi değil. Yakın dönemi bile bilmiyorlar. Klişe ifadeler ile saatlerce konuşuyorlar. Hem yaşadıkları çağa yabancılar, hem de yaşanmış tarihe. Seküler kültür her yeri ele geçirmiş durumda. Seküler kültür ile mücadele edebilmek için, siyasî rejimlerin hiçbir katkısının olmayacağını bizzat dindarların fark etmesi gerekiyor. İran İslâm Cumhuriyeti seküler kültür ile başa çıkabilecek bir duruş ortaya koyabildi mi? Hayır. Kadınların başörtüsüne ya da saçlarına ihale edilmiş siyasî tavır, Müslümanların içinde bulunduğu açmazı çok iyi ifade ediyor.

*Siz başörtülü bir kadının laik sistemde kendine bir yer bulacağını düşünüyor musunuz? Çünkü bazı dindar kesimlerde laik düzende inançların yaşanamayacağı düşünülüyor?

Laik düzende inançların yaşanmayacağını düşünmüyorum. Ben sekülerleşmenin siyasî bir rejimden öte, kullanılan teknoloji ile alâkalı olduğunu, dindarların bu konulara kafa yorması gerektiğini düşünüyorum.Yanlış bir algılamaya sebep olmamak için, teknoloji karşıtı bir durumu savunmadığımı özellikle belirtmek isterim. Ama kullandığımız her teknolojik ürün bizi seküler zihniyete hapsediyor. Teknolojinin getirmiş olduğu zaman ve mekân kullanımının dışına çıkmamız gerekiyor. Bunun rejimle olan bağlantısı çok sınırlı. Eşikten içeri rejim girmiyor. Ama herkes sinir olduğu tv programlarını seyretmeye devam ediyor. Rejim farklı olsa, meselâ ekranlarda daha seyredilebilir programlar olsa, diyeceksiniz, “Uydu üzerinden yine ulaşmak isteyen ulaşacağı yere ulaşır. Nefis terbiyesinin laiklik ile alâkası yok.” Bizden önce yaşayanlar ile bizim farkımız burada. Biz nefsimizi terbiye etmek yerine, “Öyle bir rejim olsun ki, bizim nefsimizi terbiye etsin” diyoruz. Yok öyle bir şey. Yani irade devreye giremiyor. Yani mesele kadın erkek meselesi değil. Erkekler bu sistemde yer buluyor da, kadınlar bulamıyor diye baktığımız zaman, ağır aksak bir durum ortaya çıkıyor. Fakat, maalesef muhafazakâr erkekler modern toplumun iş bölümü anlayışını kullanarak, kadınların daha dindar, erkeklerin daha modern olabileceğini zannediyor. Çelişkiler, çatışmalar buradan başlıyor. Meşrûtiyet döneminde de böyle tartışılmıştı. Erkekler ne kadar dindar ise, kadınlar o kadar dindar olacaktır. Ama kendi nefsimiz için fetvayı, eşlerimiz, çocuklarımız için takvayı uygun görüyoruz. Yozlaşma tam da buradan başlıyor işte.

*Bu tartışmalarda mağdur olanların genelde kadın olduğunu görüyoruz. Başörtülü bir kadınla aynı görüşte olan bir erkek, istediği gibi hayatını yönlendirirken, başörtülü bir kadın için hayat daha zorlaşıyor. Sistemin erkeklere gücü mü yetmiyor, yoksa burada nasıl bir tezat var?

Erkekler bedenleri üzerindeki iktidarı terk ettiler. Sistem onlar ile niye uğraşsın ki? Görsel olarak muhafazakâr erkeği diğerlerinden farklı kılan ne var? Kadınlar ise, başörtüleriyle “önce “kul”um, sonra vatandaş” diyor. Ters gelen bu. Erkekler beden dilleri üzerinden “Ben sadece vatandaşım” diyor.

*Başörtüsü çözümünde aslında anayasal bir düzenlemeye gerek kalmadığını söyleyenler var. Siz bir sosyolog olarak bunun Türkiye’de gerçekleşebileceğini düşünüyor musunuz?

Yiğit düştüğü yerden kalkar. Yasaklara dayanak olarak anayasanın belli maddeleri gösterildiğine göre çözüme buradan başlamak gerekiyor. Ama anayasadaki maddeler düzenlendiğine göre, her şey güllük gülistanlık olacak anlayışı çok yanlış.

*Anayasal bir düzenlemeyle sadece üniversitelere başörtülü girilmesi talebi, bazı kesimlerde diğer alanlardaki muğlaklığı yok ettiği ve diğer alanlardaki yasağı pekiştirdiği iddia ediliyor. Katılıyor musunuz?

Teşbihte hata olmaz. Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmemek lâzım. Çünkü bunun üzerinden konuşmaya ve tahlil yapmaya kalkarsak, olmayacak bir durumu olmaması gereken bir duruma söz üzerinden meşrûiyet getirmiş oluruz.

*Anayasa taslağı hazırlayan akademisyenlerden Serap Yazıcı, anayasaya başörtüsü serbestîsi koyarken, “Başı açıklar için de bir güvence konulmalı” demiş. Siz başı açıkların bir güvenceye ihtiyacı olduğunu düşünüyor musunuz?

Artık durum, ABD’lilerin eşya kullanma kılavuzuna döndü. Elektrikli fırının kullanma kılavuzunda “Çocukların saçını kurutmak için kullanılmaz” yazıyor ya. İşte öyle. Toplumsal güven ve dayanışma azaldıkça, kanunları en alt ve kötü niyetlileri caydırmak üzere yazmak gibi bir durum ortaya çıkıyor. Hukuk ile adaletin arası açıldı son yıllarda. Hukuk bazıları için, kanunlar bazı insanların haklarını korumak için gibi bir durum ortaya çıktı. Kanunlar bütün vatandaşlara eşit mesafede değil gibi bir algı çıktı. Bunlar çok tehlikeli.

*Siz üniversitelerde başörtüsü serbestîyetinin toplumda bir gerilime sebep olacağını düşünüyor musunuz? Gerilim olacaksa bu nasıl dindirilebilir?

Gerilim olacak diyenler, bu gerilimin olması için çaba sarf edeceklerdir. Gerilimden nemalanmaya çalışanlar olacaktır. Muhafazakâr erkeklerin çok bilinçli olması gerekiyor. Provokatif durumlardan kendilerini koruması gerekiyor. Dikkat ederseniz, erkekler diyorum. Çünkü acele tarafından kahramanlığa soyunan gençler çıkacaktır. Üniversite gençliğinde birikmiş, fakat yolunu bulamayan bir enerji var.

*Kamuoyunun yüzde 70-80 desteğini bulan başörtüsü serbestîsi nasıl oluyor da bazı kurumlar tarafından dikkate alınmıyor. Burada nasıl bir sosyolojik olgu var?

Ben olayları, olguları rakamsal olarak değerlendirmeye her zaman karşı durdum. Türkiye’de iktidar kimin eline geçerse geçsin, değişmeyen bir muktedirler cemaati var. Bu cemaatin söylemleri, yaşadığımız dünyaya uyum sağlayamadığı için, yaşlı bir cemaat. Cumhuriyet mitingleri, “türban tartışmaları” derken kendilerini güncellemeye çalışıyorlar. Genç taraftarlar bulmaya çalışıyorlar.

*Siz Türkiye’de demokrasi anlamında bir gelişme görüyor musunuz? Bu değişim Türkiye’nin önümüzdeki günlerini nasıl şekillendirecek?

Demokrasi isteyen bütün taraflar, bunu sadece kendileri için istemediklerinde, siyasîler bunu seçim malzemesi olarak görmediklerinde, yirmi yıl öncesine göre ciddî bir değişim yaşamış olacağız. Şimdi tam orta yerindeyiz. Daha geriye de gidebiliriz, daha ileriye de…

*Bazı kesimler kendilerini sistem üzerinde daha etkin ve yetkin görüyorlar, bunun toplum üzerindeki sosyolojik etkileri ne olur?

Mesafe açılıyor. Siyasî parti ise, meselâ CHP ve DSP örneğinde olduğu gibi, toplum ile buluşamıyor. Yazar ise, okuyucularını kaybediyor bu dil üzerinden. San’atçılar marjinalleşiyor. Kendisini sistem üzerinde etkin ve yetkin görenler, uzun vadede kaybetmeye mahkûm. Kaybettikçe katılaşıyor, katılaştıkça baskıcı bir söylemi benimsiyorlar.

FATMA KARABIYIK BARBAROSOĞLU KİMDİR?

1962’de, Afyon’da doğdu. Orta eğitimini lise son sınıfa kadar İstanbul’da sürdürdü ve orta eğitimini Afyon Lisesinde tamamladı (1980). İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünü bitirdi (1984). Aynı bölümde “Türk-İslâm Felsefesinde Tasavvufî Eğitimin Değerlendirilmesi” başlıklı teziyle yüksek lisans eğitimini tamamladı (1987). İ. Ü. İktisat Fakültesi Sosyal Yapı-Sosyal Değişme Anabilim Dalı’nda “Modernleşme Sürecinde Moda-Zihniyet İlişkisi” başlıklı teziyle sosyoloji doktoru oldu (1994). Söz konusu tezi, Moda ve Zihniyet (İz Yayıncılık, 1995) adıyla neşredilmiş ve büyük ilgi görmüştür. Akademik çalışmalarının yanı sıra edebiyat ile de meşgul olan yazar, hikâyelerini Acı Deniz (İz Yayıncılık, 1996, ikinci baskı 1998) adlı kitabında toplamıştır.

ESERLERİ: Modernleşme Sürecinde Moda ve Zihniyet, Acı Deniz, Sözün ve Sükûtun Renkleri, İmaj ve Takva, Fatma Aliye Uzak Ülke, İki Kişilik Rüyalar....

Hasan Hüseyin Kemal

04.02.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Röportaj

  (31.01.2008) - Duvarlar yıkılacak, Filistin kurtulacak

  (29.01.2008) - Tasfiye edilen Gladio mu, başkaları mı?

  (21.01.2008) - “Türkiye, tabuları yıkmaya başladı”

  (14.01.2008) - “301’i en çok Genelkurmay kullanıyor”

  (11.01.2008) - Geniş bir şûrâ oluşturup kararlarına teslim olacağız

  (08.01.2008) - Sigara dumanı trafik kazalarından da beter

  (04.01.2008) - “Risâle-i Nur’daki örnekler beni çok etkiledi”

  (03.01.2008) - Dağ taş bombalamakla barış gelmez

  (31.12.2007) - Cumhuriyetin Kürt politikası iflâs etmiştir

  (28.12.2007) - Risâle-i Nur, ders kitabı olacak

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri