Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 23 Nisan 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Özgürlük ve barıştan korkanların ‘Tam bağımsız Türkiye’si

Çocukluğumdan beri bildiğim, dinlediğim birçok özgürlük şarkısında barıştan bahsedilir. Özgürlük ve barış iç içe geçmiş iki kavramdır insan hayatında.

Ama sormadan edemiyorum. Çalkantılı dönemlere yaslanarak ya da bizzat çalkantılı dönemlerin oluşmasına hizmet ederek varoluş hakikatlerini salt güç sahibi olmaya vakfeden kişi ve kurumlardan özgürlük ve barış adına herkesi kucaklamalarını beklemek şarkı sözlerinde mi kalacak hep? Peki iç özgürlüklerimizi gerçekleştiremediğimiz sürece toplumsal özgürlüklerimize sahip çıkmamız mümkün mü?

Özgürlük, bir iç hakikate tekabül eder öncelikle. O yüzden makro olarak değil, ferdi olarak bizdeki karşılığına bakmalıyız. Özgürlüğün tanımını yapabilmemiz için, bir sınır tespiti yapmamız gerekecektir bu durumda. Bir hudut mefhumumuz yoksa özgürlüğün kriterini hangi birimle ölçebiliriz ve bunu nispi bir tanıma hapsolmaktan hangi kriterlerle kurtarabiliriz ki zaten?

Buradaki sınır bence şu: Kendini bilmek. Kendini (nefsini) bilmeyen özgür değildir. Çünkü haddini aştığı her şey onu bağımlı kılar. Zaafları, korkuları, arzuları, haz arayışları, vesveseleri, hatta giderek niyet okumaları onun bir olaya veya bir kişiye saf niyetle, olduğu gibi bakmasına engel teşkil eder. Mesela: İdeolojik görüşlerinizi daima üstün görme eğiliminde iseniz, bazı kişileri sırf belli bir kimliğe sahip oldukları için ‘haklı’ veya ‘hain’ ilan edebiliyorsanız, belli bir yaşam tarzını herkes için yegane doğru olarak dayatmaya çalışıyorsanız, zaaflarınız sizi esir almış demektir. Başörtüsüyle üniversiteye girme hakkı gasp edilen kız öğrencilerin rejim tehdidi olduğuna kolayca ikna edilebilirsiniz. İçlerinden birini bile tanımadan. Hatta ülkenizde yüzleşilmesi gereken onca işkence, darbelere gerekçe olarak tasarımlanmış onca katilam, sayısız faili meçhul varken, türban korkusundan başka hiçbir meseleniz kalmaz giderek.

Bu şekilde kimi güçler sizin bu tür zaaflarınızı kaşımaya kalktıklarında farkına bile varmazsınız. Siz kalabalık mitinglerde tüm yüreğinizle “tam bağımsız Türkiye” diye haykırırken sizi oraya toplayan yurtseverlik iddiasındaki güçlerin emperyalizmle uzun zamandır iş tuttuğu gerçeğini göremez olursunuz. Korkularınız o kadar fazladır ki, bunu sorgulamak aklınıza bile gelmez. Aklınız da teslim alınmıştır.

Artık siz başkalarına, tanıdığınız, tanımadığınız birçok kişi ve topluluğa farkında olmadan haksızlık yapmaya açık hale getirilmişsinizdir. Eğer bu raddede iç özgürlüğünüze sahip çıkamazsanız, zaaflarınızın esiri haline getirildiğinizi fark edemezseniz: Yaptığı zulmü görmeyen zalimlerden olabilirsiniz rahatlıkla. Gizli faşizmdir bu. Giderek açık hale de gelecektir. Daima haklı olduğuna inanmak faşizmdir. Hudutlarınız kalkmıştır ortadan. Kendini bilmezlik budur tam da. Başa döndük.

Ancak iç özgürlüğünüze kavuştukça insanların özgürce bir şeye inanmasından, fikirlerini özgürce tartışmasından korkmazsınız. Şu anda bundan çok korkuyorsak, 301’in kaldırılmasına tahammül edemiyorsak veya bizim gibi düşünmeyen ve bizim gibi yaşamayan insanların var olma hakkını onlara çok görüyorsak: Bizi zihnimizden ve kalbimizden bölmeye çalışarak her daim kendi iktidarlarını sürdürmeye ant içmiş kişi ve kurumlar tarafından kışkırtılmaya açığız demektir. Zulmetmeye de aynı oranda, çeşitli gerekçelerle ikna edilerek, açık hale gelebiliriz hiç bilmeyerek.

Koyun elinizi vicdanınıza ve sorun. Yargıyı etkilemekte özgür olan siyasetçilerin, suçu ve kirli ilişkileri gizlemekte özgür olan çetecilerin veya adalete bizi götürecek olan delilleri yok sayan, karartan, görmezden gelen ‘kanaat önderleri’nin karşısında direnenler ne yapıyor? Hak ve hukuk adına mücadele etmeden toplumsal özgürlüğümüze kavuşamayacağız” diyenleri yargılayarak mı ‘tam bağımsız’ olacağız? Böyle diyenleri bölücü, rejim düşmanı ilan ederek mi yüzleşeceğiz tarihimizin karanlık yönleriyle? Böyle mi mücadele edeceğiz cuntacılığı mazur gördükçe aklı esir alınanlarla? Ya darbe geleneğimizle?

Zaman, 22.4.2008

Leyla İpekçi

23.04.2008


 

Albaylar cuntası...

Günlerden 21 Nisan...

Yıllardan 1967. Günü gününe tam kırk bir yıl önce... Sabaha karşı...Tanklar, Yunan Parlamentosu’nu sarmıştı.

‘Albaylar Cuntası’ iş başındaydı.

Cuntanın görünen lideri 48 yaşındaki Albay Yorgo Papadopulos...Görünmeyen bir diğer lider ise Yuannidis idi.

Yuannidis de darbe arkadaşları gibi genç bir subaydı. 41 yaşındaydı. Yunan tarihine Albaylar Cuntası diye geçecek olan askeri darbenin gölge diktatörüydü. Yunan ordusunda askeri güvenlik ve istihbaratın başkanıydı.

***

Yunan tarihinin en karanlık sayfalarından biri açılmıştı. Sabahın erken saatlerinde Atina’nın merkezine doğru yol alan tankların gürültüsü...

Radyodan yayınlanan marşlar...

Ve cuntanın sürekli duyurularıyla idareye el koyan subaylar.

Çok sayıda insan tutuklandı... Hapse atıldı... İşkence gördü. Bu vahşet yedi yıl sürdü.

Albaylar Cuntası yedi yıl ülkeyi yönetti.

***

Sonun başlangıcı için 1973 yılını beklemek gerekti. Darbe, evlatlarını 1973’de yemeye başladı.

17 Kasım’da askerle Politeknik Üniversitesi’ndeki öğrenci direnişini tanklarla bastırırınca olaylar zincirleme birbirini izledi.

25 Kasım 1973’de Yuannidis, Papadopulos’u devirdi. Ve ev hapsine mahkum oldu...

Yuannidis yine gölge diktatör kalmayı tercih ediyor ve General Gizikis’i devlet başkanlığına getiriyordu.

Aslında bu cuntacılar için sonun da başlangıcıydı. Yuannidis, büyük hayal peşinde koşup Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmek için Makarios’u devirince sonunu da hazırlamış oldu.

Türkiye, 20 Temmuz 1974 sabaha karşı Girne’ye asker çıkartmaya başladığı zaman Yunanistan’da da cunta sarsılmaya başladı.

Yuannidis’in sonu gelmişti.

Türk askerlerinin Girne’ye çıkışından üç gün sonra Gizikis siyasetçilere iktidarı almaları için çağrı yapıyor, bir gün sonra yıllardır sürgünde olan Yunanistan’ın ünlü devlet adamı Konstantin Karamanlis, Fransa Cumhurbaşkanı’nın özel uçağıyla Atina’ya dönüyordu.

***

19 cuntacı derhal tutuklandı.

Mahkemeler kuruldu ve ‘vatana ihanetten’ 1975’de idama mahkum oldular.

Ama Başbakan Konstantin Karamanlis, cuntacıların idam edilip kahraman olmasını istemiyordu. ‘demokrasi intikam almaz, sadece geçmişi hatırlar,’ diyerek idamları durdurdu ve cezalar ömür boyu hapse çevrildi.

Ve 19 cuntacı Koridalos’taki hayatlarına başladılar. Yıllar geçtikçe, bazıları hastalandı bazıları da pişman olduklarını söylediler.

Cuntacıların on beşi 1990’ların başında Yunan halkından özür dileyince sağlık nedenleriyle serbest bırakıldılar.

***

Sonunda af dilemeyen 4 cuntacı...

Yorgo Papadopulos, kardeşi Konstantinos Papadopulos, Dimitri Yuannidis ve Nikos Dertilis, Koridalos’ta kaldı.

Dört cuntacı aynı koridora bakan yan yana hücrelerde yaşadılar.

Sabah demir parmaklıklar açılıp dışarı çıktıklarında aynı koridorda volta attılar ve hapishane avlusuna sıkışmış küçücük, 50 metrekarelik bahçede çiçekleriyle uğraştılar.

Ama tam 22 yıl boyunca bir gün bile Papadopulos, Yuannidis’e ‘merhaba’ demedi.

1999’da öldüğü zaman da hala kendisini deviren Yuannidis’e küstü...

***

1967’deki darbe sonrası... Beş günde on bin kişiyi tutuklatan... Altı bin rejim karşıtını Ege’de bir kayalığa süren Papadopulos öldüğünde yirmi beş yıldır demir parmaklıkların ardındaydı ve aylardır da bitkisel hayattaydı.

Papadopulos’un ölümüyle hapiste kalan üç cunta lideri de cezasını çekmeye devam etti.

***

Cuntacıların yedi yıllık diktatörlük dönemlerinde Yunanistan’da sağ, merkez ve sol olarak bilinen bütün siyasiler yurtdışına çıkmışlar, askerlere karşı direnmişlerdi. Yunanistan’da tüm sanatçılar askeri darbeye karşı ayağa kalkmışlardı.

Yunanistan’da yönetim yeniden sivillere geçince, darbeciler yargılandılar ve elebaşları anayasayı çiğnemekten, önce ölüme mahkum edildiler, sonra cumhurbaşkanı affıyla ömür boyu hapsedildiler.

Cuntacıların darbeden kırk yıl kadar sonra af ile salıverilmeleri gündeme geldiyse de hayatta kalanları hálá hapiste.

Ve Yunanistan’da artık hiç kimse askerlerin politikaya bir daha karışacağını aklına getirmiyor.

Yunanistan’da askerlerin statüsü bütün devlet memurları gibi...

Geçen yıl darbenin kırkıncı yıldönümüydü, artık unutulmaya yüz tutan bu kara günler konusunda gazetelerde bir iki yazı yayınlandı, o kadar.

***

1967 yılında Albaylar Cuntası’na karşı eylem yapanlar arasında o zaman Almanya’da öğrenci olarak bulunan şimdiki Yunanistan Cumhurbaşkanı Papuliyas da vardı...

Eski Atina Belediye Başkanı, şimdiki Dışişleri Bakanı Dora Bakoyannis de darbeden sonra 1968’de Paris’e kaçan Konstantin Miçotakis’in kızı idi. Yunanistan kırk yıl önce neredeydi, şimdi nerede...

***

Albaylar Cuntasının darbesinden kırk bir yıl sonra geçmişe şöyle bir bakmak Yunanistan’ın neden İnsani Kalkınma Endeksi’nde 24. sırada, bizim de neden 82. sırada bulunduğumuzu çok açık biçimde anlatmakta. Orada hukuk ve demokrasi var, bizde de yok çünkü.

Star, 21.4.2008

Mehmet Altan

23.04.2008


 

Ders almak!

Şubat 2006’da Hamas lideri Halit Meşal Ankara’ya geldiğinde ABD, İsrail, Yahudi lobileri ve onların Türkiye’deki yandaşları kıyameti kopardı. Şam’dan aynı uçakta geldiğim için de bazıları “Meşal’i Hüsnü getirdi” diyerek bana saldırmıştı.

Bunun üzerine Başbakan Erdoğan tehdide varan saldırı ve şantajların baskısı ile Meşal ile görüşmekten çekindi.Oysa Meşal; ABD, AB, İsrail ve tüm yandaşlarının baskısı sonucu Ocak 2006’da seçime katılan ve 40 yıldır işgal altında yaşayan Filistin halkının % 65’inin oyu ile iktidara gelen bir siyasi oluşumun lideriydi.

Meşal’in Ankara ziyaretine kıyameti koparanlar her nedense ABD eski Başkanı Jimmy Carter’in Meşal’in ayağına giderek Şam’daki ofisinde buluşmasını görmezlikten geldi.

Oysa Carter, İsrail-Mısır arasında 1979’da imzalanan Camp David anlaşmasının mimarı ve bundan dolayı da Nobel Barış Ödülü almış ve Meşal ile Suriye lideri Esad ile görüşürken aslında barışı amaçlamıştı.

Tıpkı Erdoğan ve dönemin Dışişleri Bakanı Gül gibi.

Ama tek farkla...

Sayın Başbakan Erdoğan ve Sayın Gül tehdit ve şantajlardan çekinerek Meşal ile görüşememiş (Gül parti binasında görüşmüştü) ama Carter Meşal’in ayağına gitmeden önce İsrail’in Filistin halkına Gazze ve Batı Şeria’da uyguladığı politikaları ırkçı, vahşi ve insanlık dışı olarak nitlemiş, Hamas ve Suriye olmadan bölgede barışın asla gerçekleşmeyeceğini söylemişti.

Ama bu birilerinin umurunda değil.

Nasıl olsa onların anlayışında ve varsa mantık ve vicdanında hak, hukuk, adalet, insanlık gibi kavramların yeri yok ve olmaz.

Örneğin üçüncü kez iktidara gelen İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi ilk dış gezisini İsrail’e yapacağını söylüyor.

Adam hakkında 60’tan fazla yolsuzluk davası var, Mussolini hayranı, güzel kadınlarla sürekli kendine harem kuran kural dışı bir siyasetçi.

Ama olsun.

Nasıl olsa halk onu seçiyor ya da sahip olduğu medya gücü ile kendini seçtiriyor!

Garip ama birleri buna demokrasi diyor.

İşte size başka bir örnek.

Rusya lideri Putin.

Adam anayasal olarak üçüncü kez seçilemeyeceğine göre kendi adamı Dimitri Medvedev’i yerine seçtirdi .

Kendisi de hem parti lideri hem de başbakan olarak görev yapacak. 4 yıl sonra da tekrar devlet başkanı olacak. Kendisi eski bir KGB şefi olduğu için de tüm bu oyunları ve olası anayasal ve hukuksal risklere karşı önlem almayı biliyor.

Tabii bu arada Batı’nın göz yumması ile Çeçen halkına yönelik insanlık dışı politikalarını da uyguluyor.

Ama sonuçta her şey demokratik kurallar içinde işliyor ve Putin Rusya gibi uluslararası dengelerde önemli olan bir ülkeyi yönetiyor.

Tıpkı Katar Emiri Hamed Bin Halife Al-Thani gibi.

Adam 1997’de babasına darbe yaparak iktidarı ele geçirmiş ve ABD’nin bölgede yeni temsilcisi olmya soyunmuş.

Yerli nüfusu yaklaşık 200 bin civarında olan bu ülkede geçen hafta Demokrasi Konferansı vardı.

Bu konferansa Başbakan Erdoğan da katılmış ve oraya davet edilen İsrail Dışişleri Bakanı Livni ile bir araya gelmişti.

Livni de İsrail ile barış anlaşması imzalayan Mısır ve Ürdün dışında ilk kez bir Arap ülkesini ziyaret ediyor. Anlaşılan kendisini misafir etme misyonu da Katar Emiri Şeyh Hamed’e verilmişti.

Bir düşünün; bir yanda ‘ABD’ye kafa tutan’ ve Usame bin Laden’in kasetlerini yayınlamakla ünlenen Cezira televizyonu, öbür yanda ülkenin her tarafında yayılmış ABD üsleri.

ABD, Irak işgalini de bu ülkeden yönetmişti.

Üstelik bu ülkede ne demokrasi, ne anayasa ne de seçim var.

Tıpkı Amerikan yandaşı diğer Körfez ülkelerinde olduğu gibi.

Olsa da bir anlam taşımıyacak.

Örneğin ABD’nin Irak ve Afganistan’a getirdiğini söylediği demokrasiye bir bakın.

Irak denilen ülke yerle bir edilmiş, bir milyonu aşkın insan öldürülmüş, 3 milyon insan ülke dışına kaçmış, yüzbinlerce kadın dul kalmış ve milyonlarca çocuk yetim bırakılmış.

Harika demokrasi!

Afganistan’da ise durum çok daha garip.

Taliban’ın yasakladığı afyon ekimi serbest bırakılmış, ABD generalleri ile ABD yandaşı aşiret liderler afyon ticaretinden milyarlarca dolar kazanıyor. İşgal politikası sonucu da Afgan halkının Taliban ile dayanışması sürüyor. Taliban ise 40 bin NATO askerine rağmen ülkenin birçok yerini kontrol ediyor.

Ama gerçek bombayı geçen hafta Zalmay Mücededi ile Hamidullah Tufi isimli iki milletvekili patlattı. İki milletvekiline göre ‘’ABD ve NATO ülkeleri Aganistan’da da uzun süre kalabilmek için Taliban’a el altından yardım ediyor.’’

Bu da başka türlü bir demokrasi.

Umarım birileri olup bitenlerden ders alıyordur!

Akşam, 22.4.2008

Hüsnü Mahalli

23.04.2008


 

Darbe süreçleri…

Malum son yıllarda siyasete yönelik “siyaset dışı müdahaleler” iyice şekil değiştirdi...

Tek vuruşluk, ani etkide bulunan, parlamentonun ve siyasi partilerin kapanması gibi kopuşları beraberinde getiren “kaba yöntem”ler günümüz koşullarında, globalleşme ve açık toplum ortamında uygulanmaz hale geldiler…

Ama kimileri için müdahale ihtiyacı devam ettikçe, yani vesayet düzeninin özü aynı kaldıkça, atarekil devletçi anlayış çağın ve toplumun dinamikleri ile çatıştıkça, söz konusu müdahaleler yeni yöntemlerle yapılır hale geldi…

Yeni müdahale yöntemleri daha “içeri”den ve daha “ince”…

Onları “süreçler” olarak adlandırmamız boşuna değil.

Zira uzun dönemler, toplumun düzenli seferberliği ve sistemin yasal araçları üzerine oturuyorlar…

İlk süreç malum 28 Şubat’tı…

28 Şubat anayasal bir kurum üzerinden, Milli Güvenlik Kurulu üzerinden hayata geçirilmişti…

MGK’da alınan hükümete muhtıra anlamına gelen ve icraya dönük kararlar, bu kararların MGK Genel Sekreterliği tarafından izlenmesi, Başbakanlık Kriz Masası Yönetmeliği’nin çıkmasıyla yasal bir fişleme teşkilatı haline gelen Batı Çalışma Grubu, üniversitelerin seçilmiş rektörler üzerinden garnizonlara çevrilmesi 28 Şubat sürecinin temel unsurları olmuştu.

Bu koşullarda başta Cumhurbaşkanı Demirel olmak üzere pekçok parti lideri, akademisyen, gazeteci, merkez medyanın da katkısıyla, “askeri müdahale” sözcüğüne şiddetle itiraz etmiş; bu süreci, MGK’ya işaret ederek, anayasal bir kurum çerçevesinde sistemin iç tedbirlerini alması, “ortak bir devlet refleksi” olarak tanımlamışlardı.

Bugün de benzer bir sürecin tam ortasındayız…

Bu kez hareket geçen yüksek yargı…

Hedefler aynı:

1. Siyasi iktidarın kadrolarını dağıtmak, bu siyasi anlayışı mümkün olduğu kadar siyaset arenasından uzak tutmak, bu çerçevede demokratik hamlelerle gelen kimi özgürlük kazanımlarını geri almak…

2. Bunu sistemin yasal bir aracı üzerinden ve uzun vadeye yayarak yapmak…

Mesele ciddi…

Zira böyle oldukça müdahale süreci bir yandan doğal olarak kendini yasallığa referansla meşru ilan etmeye çalışıyor.

Öte yandan hem bu referans üzerinden hem de uzun vadeli niteliğinden ötürü ve ekonomik ya da uluslararası dengeleri ürkütmediği oranda, ne yazık ki yol üzerinde doğallaşma imkanı taşıyor...

Bu tür süreçlerin veri olarak kabul edilmesi, süreci durdurmak yerine, sonunda ortaya çıkacak güç dengelerine göre hesapların yapılması onların sıradanlaşması anlamına gelir.

Bu tür sıradanlaşmalar ülke demokrasisi üzerine kalıcı etkiler bırakırlar.

Müdahale demokratik sistemin araçlarıyla yapıldığı oranda demokrasi militerleşir ve militanlaşır.

Müdahale doğal görüldüğü oranda toplum kutuplaşır ve militerleşme eğilimi gösterir.

28 Şubat’ın ülke üzerindeki bu tür etkilerini henüz atamamışken bir yenisiyle karşı karşıya kalmak gerçekten acıklıdır.

Meşrulaşma arayışı daha şimdiden harekete geçmiş durumda…

Örneğin 2007 İlkbahar’ının Deniz Kuvvetleri Komutanı iki askeri yargıcı yanına çağırıp, “367’yi çıkarın yoksa biz devreye gireriz” dediğini reddediyor. “Böyle şöyle olur mu, biz yargıya ve demokrasiye saygıyılız” diyebiliyor.

Ve sanki bu ülkede 27 Nisan Muhtırası hiç verilmemiş, bu muhtıra siyasal sistemi bloke etmemiş gibi…

Hiç bir şey olmamış gibi bu açıklamalar ciddiye alınıyor, tartışılıyor, askerin yargıyı etkileme iddiası bir komplo olarak ele alınıyor kimileri tarafından…

Meşrulaştırma işte budur…

Bu basın ve toplum üzerinden gerçekleşmektedir…

Acıklı olan da işte budur…

Yeni Şafak, 22.4.2008

Ali Bayramoğlu

23.04.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri