"Gerçekten" haber verir 27 Kasım 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 


Kazım GÜLEÇYÜZ

AKP niye yapamıyor?



Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Burhan Kuzu da anayasanın değiştirilemez maddeleri tartışmasına katılarak bazı önemli noktalara dikkat çekti.

Kuzu’nun yaptığı hatırlatmalardan biri, değiştirilemezlik hükmünün ilk kez 1961 anayasasında sadece cumhuriyetle sınırlı olarak yer aldığı.

Gerçekten, o anayasaya bakıldığında görülür ki, bu konu, “devlet şeklinin değişmezliği” ara başlığı altındaki 9. maddeyle tanzim edilmiş:

“Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki anayasa hükmü—‘Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir’ şeklindeki birinci madde—değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Devletin niteliklerini “insan haklarına ve ‘Başlangıç’ta belirtilen temel ilkelere dayanan, millî. demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olarak sıralayan ikinci madde için bu kayıt yok.

27 Mayıs, değiştirilemezlik ve değiştirilmesi teklif dahi edilemezliği, devletin şeklinin cumhuriyet olmasıyla sınırlamayı yeterli görmüş.

12 Eylül ise anayasanın yine ikinci maddesinde cumhuriyetin niteliklerini sıralarken bazı değişiklikler yapmış ve evvelâ—ne işe yarayacaksa—“toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde” ibarelerini koymuş. Bizatihî ihtilâlin kendisi bu kavramların içerdiği mânâlarla tamamen çelişen bir tasallut olduğu halde.

İhtilâl topluma hangi huzuru getirdi, hangi millî dayanışmayı sağladı, hangi adaleti hakim kıldı? Aksine, yol açtığı tablo bunların tam tersi.

Aynı çelişki, temel nitelikler olarak sıralanan demokrasi, laiklik, hukuk ve sosyal devlet için de geçerli. Ve bu değerlerin tamamının canına okuyan bir ihtilâlin, hazırlattığı anayasada bunlardan dem vurması inanılmaz bir ikiyüzlülük.

Geçelim... 27 Mayıs anayasası devletin insan haklarına “bağlı” olmasını öngörürken, 12 Eylül bu “bağlı” ifadesini “saygılı” olarak değiştirmiş.

Uygulamaları arasında fark yok, ama iki darbenin insan haklarına bakışındaki farkı kâğıt üzerinde de olsa ortaya koyan önemli bir nüans.

Bir diğer fark: 27 Mayıs TC’yi “millî devlet” olarak nitelerken 12 Eylül bu ibareyi kaldırmış ve yerine “Atatürk milliyetçiliğine bağlı” demiş.

“Başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan” ifadesi her iki anayasada da mevcut. Ama tabiî, Başlangıç metinleri farklı. Bütün bunların ardından gelen “demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” kalıpları da 61 ve 82 anayasalarında aynı.

Kuzu’nun ifade ettiği fark, değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerin kapsamında. 27 Mayıs sadece cumhuriyet olma niteliğini, 12 Eylül ise yukarıda ayrıntıları verilen ikinci madde ile, “devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti” ara başlıklı üçüncü maddeyi de bu kapsama dahil ediyor.

Bunu yapan da 12 Eylül cuntası.

Ancak yine Kuzu’nun hatırlattığı önemli bir nokta var. 12 Eylül anayasasının “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” dediği ikinci maddedeki atıfla dolaylı olarak bu kapsamda sayılması gereken Başlangıç metni, önce 1995’te ve ardından 2001’de iki defa değiştirildi.

95 değişikliğinde, bu metnin 12 Eylül’e övgüler düzülen ikinci paragrafı çıkarılıp, Türk devleti için kullanılan “kutsal” sıfatı “yüce” şeklinde değiştirildi; 2001’de ise “Türk millî menfaatleri, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği, Türklüğün tarihî ve manevî değerleri, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliği karşısında” “hiçbir düşünce ve mülâhaza”nın “korunma göremeyeceği” ibaresindeki “hiçbir düşünce ve mülâhaza” kelimeleri kaldırılarak yerine “hiçbir faaliyet” ifadesi konuldu.

95 değişikliği DYP-SHP koalisyonunun, 2001 değişikliği AB’nin zorlamasıyla mecbur kalan DSP-MHP-ANAP üçlüsünün imzasını taşıyor.

Ve Kuzu, o değişikliklere itiraz etmeyenlerin şimdiki tepkilerine “çifte standart” eleştirisini yöneltiyor. Haklı. Ama cevap bekleyen soru şu:

AKP neden yapamıyor veya yaptırılmıyor?

27.11.2008

E-Posta: irtibat@yeniasya.com.tr




Faruk ÇAKIR

Üniversiteye giremez, partiye girer!



CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, partisine katılan başörtülü ve çarşaflı hanımlara CHP rozeti takması çeşitli yönleriyle tartışılıyor. Gerek CHP içinden ve gerekse dışından gelen itirazlar üzerine CHP Genel Başkanı Baykal, başörtüsü ve çarşafı savunan bir konuşma yaptı.

Salı günkü grup toplantısında tenkitleri cevaplayan Baykal, 1993 yılında Bosna’ya yaptığı ziyareti de hatırlattı ve “Ben oraya giderken beyaz yazmalar, başörtüler götürdüm” anlamında sözler sarfetti. Doğru, Baykal bahsettiği yıllarda Bosna’ya gitmiş ve yanında götürdüğü başörtüleri Bosnalı hanımlara dağıtmıştı. Kamuoyu da bu davranışı sebebiyle Baykal’ı alkışlamıştı.

Fakat aradan yıllar geçip 28 Şubat süreci de yaşanınca CHP yine “tek parti devri”ne dönmüş, neredeyse millet menfaatine olan her şeye karşı çıkan, millet yerine “millete rağmen” diyenlerle içli dışlı olmuştu. Nitekim bu tavrı da milletin gözünden kaçmamış, pek çok şart lehinde olduğu halde muhalefette mahkûm olmuştu. Başörtüsü ya da çarşaf giyenlere CHP rozeti takması, bu bakımdan tartışmaya sebep oldu.

CHP lideri Baykal’ın, tesettürde şekil olarak çarşafı tercih edenlere rozet takması ya da onları parti vitrinine alması bizi üzmez. Olsa olsa, CHP’yi tercih eden çarşaflılara; “Tarihî gerçekler ortada iken bu partiyi nasıl tercih edebilirsiniz?” diye sorabiliriz.

Bazıları, devam eden kanunsuz başörtüsü yasağını CHP’nin kaldırabileceğini söylüyor. Tamam, buna da itirazımız olmaz. Keşke kaldırsın ya da kaldırılmasına engel olmasın! Fakat bir yandan üniversiteleri başörtülü öğrencilere kapatmanın yolunu arayıp, öte yandan da tesettür olarak çarşafı tercih edenleri partiye üye yapmayı samimi bulmayız. Yanlış anlaşılmasın, “Çarşaf ya da başörtülüleri partiye üye kaydetmesin, rozet takmasın” demiyoruz, aksine “Benzer tavrı başörtüsü ile üniversitede okumak isteyen öğrencilere de göstersin!” diyoruz.

Aslında Baykal’ın Salı günü parti grubunda yaptığı konuşma, pek çok yeni itirafı da beraberinde getirdi. Meselâ Baykal, dünyanın bildiği bir gerçeği itiraf etmek durumunda kaldı: “Türkiye’de kadınların yüzde 70’i başörtüsü takıyor, tesettürü tercih ediyor” anlamında konuştu. Evet, işte Türkiye gerçeği bu! CHP’nin yaptığı, suların tersine akamayacağını görmüş olmasından başka bir şey değildir. Keşke bu tavır devam etse ve başörtüsü taktığı için yıllardan beri mağdur edilen başörtülü öğrenciler de üniversiteye girebilse...

Aynı konuşmada Baykal, “(Başörtülü ya da çarşafı tercih edenler) ‘Benim devletle, laiklikle problemim yok’ diyorsa ‘kıyafetini değiştir gel’ mi diyeceğiz” diye sordu. Haklı, ama bu sorunun devamı da olmalı: Başörtüsü takıp üniversitede okumak isteyene, “Başını aç da öyle gel!” demek mümkün mü? Yılların CHP’sine üye olmak isteyene “Kıyafetini değiştir de gel” denilemeyeceğine göre, hiç bir kanuna dayanmadığı halde üniversitede okumak isteyen başörtülü öğrencilere, “Başını aç da öyle gel!” denilebilir mi?

Umalım ve dileyelim ki, Baykal ve CHP’liler bu çelişkilerden kurtulsun. Nasıl ki paşörtülü ve çarşaflıları partilerine kabul etmekle kıyamet kopmadı ve laiklik çökmedi; aynen öyle de başörtülü öğrencilerin üniversiteye girmesiyle de kıyamet kopmaz, laiklik çökmez.

Tabii bu ‘kıstas’ı başka konularda da uygulayabilir ve uygulanmalıdır da. Meselâ, okullarda mescit açmakla da kıyamet kopmaz, laiklik çökmez!

En netice: Sular tersine akamaz. Bunu CHP de anlamış ya da anlayacak...

27.11.2008

E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr




Mikail YAPRAK

Çizgimiz ya da meslek ve meşrebimiz



Pekâlâ bilirsiniz ki, biz gazetemizle, dergilerimizle ve bilumum yayınlarımızla belli bir hedefe doğru bir çizgi üstünde hizmetimize devam eden bir ekolüz. Bizi “biz” yapan değerler, mânâlar ve rabıtalar vardır. Vizyonumuz da, misyonumuz da, hedefimiz de bellidir. Hizmetlerimize yeniden bir hedef, bir gaye tayin etmek gibi bir derdimiz de yoktur. Ne dünyevî ve ne de uhrevî bir mefaati gözetmeden, sadece Rızay-ı İlâhîyi esas alarak yolumuza devam ederiz. “İn ecriye illa elallah” diyerek, ücret ve mükâfatımızı sadece Allah’tan ümit ederiz.

Ama gelin görün ki, bu halisane hizmetimizi dünya şartlarında, zamanın ilcaatına maruz kalarak, ehl-i dünya ile yan yana, çoğu zaman onlara da ihtiyaç duyarak yürüttüğümüz için, handikaplardan, tehlikelerden ve ihlâsı kıran manilerden kendimizi âzâde tutamayız. İhlâsı kaybetmek, kulenin başından düşmek korku ve endişesini de yüreğimizden söküp atamayız. Üstadımızın “Lâakal onbeş günde bir okunmalıdır” dediği İhlâs Risalesi’ne can simidi gibi sarılırız. Çok şükür ki, pusulasız değiliz. Ahirzamanın karanlığında, dalgalar arasında yol alırken pusulamız da, yolumuzu aydınlatan ışıklarımız da mevcuttur.

Lâkin ta “sahil-i selâmet”e çıkıncaya kadar pusulamızın güvende olmasını, ışıklarımızın açık olmasını temin etmek zorundayız. Rehberimiz ve kaptanımız olan Risale-i Nur Külliyatında, her alanımıza ışık tutan, bazılarınca detay ve “lüzumsuz” zannedilen içtimaî ve siyasî alanları bile karanlıkta ve gizli bırakmayan ölçüler mevcuttur. Bu ölçülerin hiçbirinin vazifesi bitmiş ve tarihe karışmış değildir. Büyük Üstadın hayatının, daha doğrusu hayat devrelerinin neticesi olan ve Kur’ân’ın malı olan Risalelerde rafa kaldırılacak hiçbir mesele yoktur. Bu ölçüleri ve dersleri hayata geçirmek, canlı tutmak için bize düşen vazife, “müfritane irtibat” içinde tesanüdümüzü muhafaza ederek, meşveret sistemi içinde yolumuza devam etmektir.

Gerçi bu ölçüler, Risale-i Nur yoluyla imana ve Kur’ân’a hizmete talip olan herkesi, her grubu bağlar. Ama Yeni Asya’yı, dergilerini ve yayınlarını bu mukaddes dâvânın hizmetkârları olarak görenler ve öyle kabul edenlerde çok bariz bir ayrıcalık vardır. Yani bu gazete ve bu yayınlar için “naşir-i efkârımız” diyenler açısından meseleye ve hizmetlere bakılacak olunursa, kimsenin inkâr edemeyeceği, tarihe mal olmuş ve olmaya devam edecek bir “hususiyet”, bir “serencam” vardır ki, o da hiç şüphesiz “tavizsiz çizgi”dir. Bu çizginin kırılmaması için; şahsî kırılmalar, dökülmeler, kaybetmeler dahil, her zarar ve her tehlike göze alınmıştır. Hem de zinde ve derin güçlere karşı taviz üstüne taviz vermenin, değişkenliğin, tanınmaz hale gelmenin revaçta olduğu bir dönemde dik durulmuş, boyun eğilmemiş, eyvallah edilmemiş. Sun’î ve maksatlı tebessümlere aldanılmamış, parlak tekliflere iltifat edilmemiş. Yeri geldiğinde göz kırpılmadan kaybetmek de göze alınmış. Geri duran dağ gibi şahsiyetler, elden çıkan maddî imkân ve kazanımlar, tesisler ve “emval,” sanki bir depremde kaybedilmiş sayılarak, onların arkasından baka kalınmamış; öne bakılmış, yola devam edilmiştir..

Burada en başta kaderin rolünü ve başa gelen musibetlerde kaderin fetvasını unutmamak lâzım. Bu hizmetlerin yürütülmesinde daha bol para, daha geniş imkânlar, daha büyük organizeler, daha çok fedakârlar olsa da, hizmetlerimiz daha bir kolaylaşsa, daha bir rahat nefes alsak... gibi istekler meşrudur ve herkesin duasıdır. Ama eğer bu niyetle el atılan dal kopup elde kalmışsa, bu yoldaki bazı teşebbüslerden netice alınamamışsa, bundan dolayı yapacak birşey olmadığı gibi, kul olarak itiraza da hakkımız yoktur. Kaldı ki, Âdil-i Mutlak, Rahîm-i Mutlak, Hakîm-i Mutlak ve Kadir-i Mutlak olan Rabbülalemin, bu ekolü bazı sahalarda “başarılı” kılmamakla beraber, bazı alanlarda “muvaffak” ve “üstün” tutuyorsa, o zaman “yerden göğe şükür” diyerek “secde-i şükür” yapmak gerekmez mi? Bunun için de, bu neşriyatın yaklaşık kırk yıllık mazisine dönüp bakmak yetecektir. Eğer bu camianın mazisinde yüzleri kara çıkartacak, başları eğik tutacak bir mesele, bir hadise yoksa, ve adına “tavizsiz çizgi” dediğimiz mesele aslında Risale-i Nur’un vaz ettiği “meslek ve meşrep” ise, o zaman keder ve hüzün yerine, sevinmek ve mutlu olmak gerekmez mi?

Eğer bu “tavizsiz çizgide” sahabe mesleğinin izleri varsa, eğer “saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyte yaramadığı” gibi sana da yaramıyorsa, eğer ihtilâllerin ürünleri olan oluşumlardan ve menfaat ortamlarından nasiplenmek senin nasibinde yoksa; evet, aziz kardeşim, bütün imkânsızlıklara ve sıkıntılara rağmen mutlu ve bahtiyar olmak bugün senin hakkındır.

NOT: 8 Kasım Temsilciler toplantısına katılmak düşüncesiyle bulunduğum şehirden Viyana’ya doğru arabamla yol alırken yüzümün bir tarafındaki hareketsizliği fark edip hastahaneye müracaatımla, “yüz felci” teşhisiyle alıkonulmam ve şimdi tamamen iyileşmiş olmam sadedinde, öncelikle Rabb-ı Rahîmime vücudumun zerratı adedince şükrediyor, bizzat ziyaret eden, telefonla arayan, mail ve mesaj atan, gazetemiz aracılığıyla “geçmiş olsun” temennisinde bulunan can dostlarıma teşekkürlerimi arz ediyor ve onları dualarıma dahil ediyorum.

27.11.2008

E-Posta: mikailyaprak@gmail.com




M. Latif SALİHOĞLU

Kızma birader!



Hürriyet'in web sitesinde günlük yazılar yazan Yaşar Nuri Öztürk, bir kızmış, bir köpürmüş ki, yanına yaklaşılır gibi değil.

Eski "İlâhiyat Hocası", şimdi ise en hızlı "Kemalist politikacı" Öztürk, önceki hafta M. Şevket Eygi ile köşe yazıları kanalıyla çok hiddetli, öfkeli, küfür ve hakaretlerle dolu bir polemik yaşadı. İsim vermeden de olsa, birbirine demediğini bırakmadılar.

İşte, bu yüksek tansiyonlu polemiğin etkisiyle olacak, geniş kitleleri de hedef alan zehir zemberek yazılar yazmaya koyuldu. Kalibresini öğrenmek için, sadece dün ve evvelki gün (25–26 Kasım 2008) çıkan yazılarına bakmak yeterli.

Birinci yazısının başlığı "Atatürk'e saldırının öteki adı"; ikinci yazısı ise, "Laikliğe iki koldan saldırı" şeklinde.

Kendini Atatürk ve laikliğin en yaman savunucusu olarak gören Öztürk, kendince tarif ettiği saldırganlara ise, bütün huşûnetiyle mukabil saldırılarda bulunuyor.

Ne var ki, bu arada kendi kendisiyle çok yaman bir çelişkiye düşüyor. Muhtemelen de, bu çelişkinin gayet iyi farkında olup, bunu bile bile yapıyor.

Bakın, birinci yazısının ilk cümlelerinde aynen şunları söylüyor: "Atatürk'e saldırı, elle tutulur bir noktaya getirildiğinde, laik Cumhuriyete saldırı halini almaktadır. Laik Cumhuriyet'e saldırı, son yıllarda, Batı'nın, özellikle Avrupa'nın ve özellikle de AB ülkelerinin pervasız ve cepheden vuruşlarıyla sergilenmektedir."

Öztürk, iddiasını ispat sadedinde ise, şu misâli veriyor: "AB'den, Atatürk ve laiklik konusunda 'dostça' yaklaşımlar beklenirken, bir baktık Avrupa Parlamentosu denen ırkçı, bölgeci grup bir bildiri yayınlayarak Kemalizmin Türkiye'nin yolunu tıkadığını ilân etti. Bildirinin dayanığı raporda 'Türk anayasası, Kemalist anlayış üzerine oturan bir anayasadır' deniliyor."

Bu minval üzere misâlleri sıralayan Öztürk, genelde Hıristiyan Batıya, özellikle de AB üyesi ülkelerin raportörlerine verip veriştiriyor. Onlara en ağır ithamlarda bulunmaktan çekinmiyor. Onlara, adeta "Siz bizim işimize ne karışıyorsunuz? Bizim kànunlarımızın, anayasamızın 'sürekli korku ürettiği'ni ne hakla iddia ediyorsunuz? Yoksa siz Türkiye'yi bölüp parçalamak mı istiyorsunuz? Türkiye'nin Kemalizm ve laiklikle ayakta durduğunu bilmiyor musunuz?" dercesine, kendince hem ders, hem cevap veriyor.

Halkımızın yüzde 60'ının AB üyeliğine taraftar olduğunu bile bile salvo atışlarını aralıksız şekilde sürdüren "ilke ve inkılâp savunucusu" Yaşar Nuri Öztürk'e bu noktada fren koymak ve can alıcı bazı soruları yöneltmek durumundayız.

Sayın Öztürk, hem bütün Avrupa'ya adeta savaş açmak, hem de "Atatürk ilke ve inkılâpları"nı sonuna kadar savunma pozisyonuna girmekle, cidden bir çelişkiler yumağı içine girmiş gibisiniz. Üstelik, dolu dizgin gittiğinizi zannettiğiniz halde, aslında aynı yumak içinde yuvarlanıp duruyorsunuz.

Biliyorum, buna şiddetle itiraz edeceksiniz. Ancak, itirazınızın geçerli olabilmesi için, şu suâllerin makul ve mantıklı cevabını bulmanız/vermeniz gerekiyor.

1) Sayın Öztürk, Türkiye eskiden laik miydi? Yoksa, laikliği—şimdi düşman kampta gösterdiğiniz—Avrupa'dan mı aldık? Patent kime ait? Hem laikliğin göklere çıkarırcasına savunmanız, hem de laikliği anavatanı olan AB ülkelerine karşı cihat ilân etmeniz, sizce de çok yaman bir çelişki değil midir?

2) Bütün benliğinle savunduğun M. Kemal'in "muasır medeniyet"ten kastı neydi? Sizce hangi ülkeleri örnek alarak inkılâpları gerçekleştirdi? Acaba, eskiden çok daha bozuk olan o ülkeler, şu an AB üyesi değiller mi? Yoksa siz, şimdi tekdir ettiğiniz bu ülkelerin eski hallerini takdir edenlerden misiniz?

3) Siz, "Atatürk ilke ve inkılâpları"nın en ateşli savunucusu olduğunuz halde, nasıl olur da şimdi çıkıp bu ilkelerin ithal edildiği Garp âlemine veryansın ediyorsunuz? Acaba, hangi ilke veya inkılâp var ki, Batı dünyasından kopuktur?

Söyleyin bakalım hangisi? Meselâ: Lâtin alfabesini mecburi kılan "Harf inkılâbı" mı? Şapka devrimi mi; kılık kıyafet inkılâbı mı? Takvim ve hafta tatili inkılâbı mı? Milliyetçilik ilkesi mi? İsviçre'den aynen ithal edilen Medenî Kànun mu? İtalya'dan olduğu gibi transforme edilen Cezâ Yasası mı?

Evet, hangisi sayın Öztürk, hangisi?

Şayet bunlar yetmez derseniz, listeyi daha da uzatabiliriz. Ama, şimdilik bu kadarı yeter.

Siz, bu vatanda yaşayan halkın ekseriyetine ikide bir kızıp duruyorsunuz. Bunda ne derece haksız olduğunuzu, birilerinin çıkıp size açık açık söylemesi gerekiyor.

İşte biz, bu vazifeyi yapmaya çalışıyoruz. Tabiî, sizin gibi küfür ve hakaret yüklü tâbirleri kullanmadan... "Kızma, köpürme bilader" dememiz ondandır.

DİNDARLAR RENCİDE OLUYOR

Gelelim, söz konusu ikinci yazıya...

Diyorsun ki, biri din, diğeri ise demokrasi adına "Laikliğe iki koldan saldırı" var.

Birinci kulvardakiler, sizin tâbirinizle "Kâfir laiklik, kâfir 'Kemalizm dini', Allah'ın dinini eziyor, onun yerine geçiyor; dinimiz elden gidiyor, ayağa kalkalım" diyorlarmış.

İkinci kulvardakiler ise, yine sizin ifadenizle "Biz dinle–diyanetle ilgili olmasak da, çağdaş, demokrat, insan haklarına saygılı kişileriz. Dinci kesimin demokratik hak ve özgürlükleri laiklik adı altında 'laikçilik' yapılarak çiğneniyor." (Bkz: hurriyet.com.tr)

Sayın Öztürk, burada da yine benzer çelişkileri sergiliyorsunuz? Aynı zamanda, insanları istediğiniz tarzda kategorize ederek, kitlelere büyük haksızlık yapıyorsuzun.

Allah aşkına söyleyin, bu vatanda "Haydi ayaklanalım" diyen kim? Seksen yıldır böylesi bir vukuat yaşandı mı? Dahası, bugün ayaklanmak isteyenlere destek verecek bir grup, bir kurum veya kuruluş var mı? Bu korkunç iddiayı ispata yarayacak bir tek delilin var mı?

O halde, neden durduk yerde neden öfkeleniyor ve neden evham üretmeye, korku pompalamaya çalışıyorsun?

Bir taraftan dindarları rencide ettiğinizin, bir taraftan da zararsız demokratları zan ve töhmet altında bıraktığınızın farkında mısınız?

Belki farkında, belki değilsiniz. Ama, lütfen bırakın artık bu fütursuzluğu. Vazgeçin artık bu saldırgan üsluptan, bu ajite edici ifadelerden... Bu tutumunuz, size birşey kazandırmadığı gibi, okuyucularınıza da zarar verir.

Sayın Öztürk! Her toplumda bulunabilecek bazı istisnaları tedip edeyim derken, genel geçer kaideleri tahrip etmeyin. Evet, ne yazık ki, yaptıklarınız tamirat değil, tahribat hesabına geçiyor.

Sizin böyle ikide bir dindarlara sataşmanızdan cidden rahatsız oluyor, rencide oluyoruz.

Tarihin yorumu 27 Kasım 1943

Kuzey Anadolu fay hattında kırılma

Türkiye'nin Kuzey Anadolu hattında büyük bir sarsıntı yaşandı. Amasya, Çorum, Tokat, Ordu ve Kastamonu'da meydana gelen deprem sonucu 4016 kişi vefat ederken, 23.785 ev ve işyeri de yıkılarak kullanılamaz halde geldi.

Bu tarihde Denizli Hapishanesinde bulunan Bediüzzaman Hazretleri, yaşanan bu büyük felâketten haberdar edildikten sonra yazdığı bir mektupta şunları ifade ediyor:

"Risale–i Nur, Anadolu’yu Cebel–i Cûdîde sefine gibi ve Isparta ve Kastamonu’yu âfât–ı semaviye ve arziyeden muhafazalarına bir vesile olduğunu ve Risale–i Nur’a ilişmesinler, yoksa yakından bekleyen âfetler geleceklerini bilsinler, akıllarını başlarına alsınlar. Bu musibetten biraz evvel, tekrarla söylüyorum, size de o mektuplar gönderilmişti. Şimdi adığım haber: Kastamonu, civarı, kalesi, Risale–i Nur’un matemini tutmuş gibi ağlamış ve zelzeleyle sıtma tutmuş. İnşaallah yine Risale–i Nur’a kavuşacak ve gülecek ve şükredecek.

Size evvelki gün iki kıymetli kazancımızı yazmıştım. İkincide yüzer lisanla dua ve tesbihat, ilâ âhir demiştim. Noksan var. Sahihi: Her birimiz derecesine göre yüzer lisanla, ilâ âhir...

Hem ben pek çok alâkadar olduğum Sava köyünden çok muhterem bir ihtiyarla ellerimiz birbiriyle kelepçe edilip geldiğimiz, beni pek çok memnun edip, bununla o mübarek köyün bana şiddet–i alâkasını anladım. O kardeşime ayrıca selâm ederim." (Şualar, s. 274)

27.11.2008

E-Posta: latif@yeniasya.com.tr




Süleyman KÖSMENE

Seb'ül-mesânî kavramı üzerine-2



Mustafa Bey: “Kastamonu Lâhikası’nın 153. sayfasında, ‘Risâle-i Nur, altı rükn-ü imaniye ile bu esas ubudiyeti ispat edip Seb’ül-Mesânî cilvesine mazhariyeti muraddır’ cümlesini açıklar mısınız? Seb’ül-Mesânî nedir?”

Kur’ân’ın “Seb’ül-Mesani” kavramıyla, övülen yedi âyetli sûre manasıyla Fatiha Sûresini kastettiği hakkında görüş birliği bulunduğunu dün ifade etmiştik.

Peygamber Efendimiz (asm) Hazret-i Übeyy İbn-i Ka’b’a:

“Sana ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Zebur’da, ne de Kur’ân’ın diğer kısımlarında benzeri indirilmemiş bir sûre öğretmemi ister misin?” buyurdu. Übeyy İbn-i Ka’b:

“Evet, ya Resûlallah!” dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm):

“Namazda nasıl okuyorsun?” buyurdu. Übeyy İbn-i Ka’b, Fatiha Suresini okuyunca, Peygamber Efendimiz (asm):

“Evet, nefsim kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, onun eşi ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Zebur’da ve ne de Kur’ân’ın diğer kısımlarında indirilmiştir. O bana verilen şanlı Kur’ân’ın içinde bulunan yedi âyetli Fatiha Suresidir”1 buyurdu.

Peygamber Efendimiz (asm) bir diğer hadislerinde şöyle buyuruyor:

“Her kim namaz kılar ve o namazında bildiği halde Fatiha Suresini okumazsa o namaz eksiktir. O namaz noksandır. O namaz tamam değildir. Allah Teâlâ, ‘Fatiha Sûresini kulumla kendi aramda iki eşit kısma ayırdım. Yarısı Benim, yarısı da kulumundur. Kulum onunla istediğine kavuşacaktır’ buyuruyor. Nitekim kul kıyama kalkar ve ‘Elhamdülillahi Rabbi’l-Âlemin’ (Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun) der. Bunun üzerine ulu ve yüce Allah, ‘Kulum bana hamd etti!’ buyurur. Kul, “Errahmanirrahim” der. Allah, ‘Kulum Bana senada bulundu’ buyurur. Kul, ‘Mâlik-i Yevmiddîn’ der. Allah Teâlâ: ‘Kulum Beni tazim etti. İşte bu okunanlar Bana aittir. İyyake nabüdü ve iyyake nestaîn, benimle kulum arasındadır. Sûrenin bundan sonraki âyetleri ise kulumundur ve kulum o âyetleri okuyarak dilediğine kavuşur. Çünkü kulum artık, ‘İhdinassırâtelmüstakim. Sıratellezine en’amte aleyhim gayri’l-mağdubi aleyhim veladdâllîn. Âmin’ diye duâ ediyor.’”2

Fatiha Suresinin mânâsı kısaca şöyledir:

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla: Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. O Rahmandır; rahmeti bütün varlıkları kuşatır. Ve bütün yaratıklarının her türlü rızkını merhametle yetiştirir. O Rahimdir; yaratıklarına karşı pek şefkatli ve merhametlidir. O hesap gününün sahibidir. Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz. Bizi sırat-ı mustakîme (doğru yola) ilet. Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tabi olan sâlih kullarının yoluna ilet.-Gazabına uğrayanların ve dalâlete düşmüş olanların yoluna değil. Âmin.”

İmanın altı erkânını ve İslâmiyet hakikatlerini ispat eden Risâle-i Nur, kişiyi zahirden hakikate geçirir. Yani kişiyi bulunduğu mertebeden alır ve iman-ı tahkîkî mertebesine çıkarır. Risâle-i Nur bu vasfıyla; Kur’ân’ın çekirdeği olan ve okuyucusunu gâibâne kulluktan hazırâne kulluğa geçirip doğrudan Allah’a muhatap kılan ve Seb’ül-Mesânî unvanına layık bulunan Fatiha Sûresinin bir büyük tefsiri mahiyetindedir. Yani onun cilvesine mahzardır.

Dipnotlar:

1- Tirmizî, Kur’ân’ın Faziletleri, 1

2- Tirmizî, Kur’ân Tefsiri Babları, 2

27.11.2008

E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr




Hasan GÜNEŞ

Faaliyet ve câzibe



Meyve olgunlaşınca toprağa düşer”. Gerçekten de her meyve toprağa düşmeli mi? Her sene, birbirinden nefis meyveler veren bir ağaç için belki de “meyveye ihtiyacı yok” denilecek! Fakat meyveler sadece ağaçlara mahsus değil!

Devletlerin, milletlerin, cemiyetlerin ve ailelerin de meyveleri var. Tefekkürün, düşüncenin, çalışmanın, hizmetin, gayretin ve ilmin de meyveleri var. Misâller çoğaltılabilir. Hepsi de günü geldiğinde meyvelerini verirler. Bazı meyveler toprağa karışır, heder olur. Bazıları da daha dalında iken, kendisini iştahla ve sabırla bekleyenlere yiyecek olur.

Meyvenin rahat yenilebilmesi için de olgunlaşması şarttır. Hani vaktiyle birisi: “Terörün olgunlaşması için bir yıl bekledik” demişti… Evet “sabreden derviş, muradına ermiş”. Ham ve ermemiş meyvenin hem boğazdan geçmesi, hem de hazmı zordur.

Gerçekte dervişin muradı, bir başkası değil, kendisinin olgunlaşması ve kendisinin ermesidir. Kendisini yaratıcıya kul, topluma da hizmetkâr ve dost olmaya adamış bir gönlün ve kalbin muradı ve hedefidir bu… Nitekim Mevlâna: “Hamdım, piştim, yandım!” der. İslâm onu öyle bir olgunluğa ulaştırmıştır ki, asırlar onun tefekküründeki, sözlerindeki ve yaşantısındaki tad ve yumuşaklığından bir şey eksiltememiştir. Hâlâ mânevî sofralarda mutena yerini muhafaza etmektedir.

Risâlei Nur’da ifade edildiği gibi ağaç, çamurdan ve bulanık sudan rahmeti İlâhî ile elde ettiği leziz gıdaları meyvelerine yedirir. Demek ki, meyve vermek için feragat ve fedakârlık şart! Rahmet hazineleri o incecik saptan yol bularak meyveye doğru akar. Meyveler olgunlaştıkça saptan akan gıdalar azalır. Onlar azaldıkça sap kurumaya ve bırakın haricî bir etkiye, kendi ağırlığına bile dayanamaz hâle gelir. “En önce, en olgun meyve düşer.”

Gerçekte meyveyi tutmak için ya ağaçta olduğu gibi gıda vermeye devam etmek yada bir cazibe, bir çekim merkezi oluşturmak gerekiyor.

Yirmi Beşinci Söz’de şöyle bir ifade geçer: “Güneş, nuranî bir ağaçtır. Seyyareler onun müteharrik meyveleri... Ağaçların hilafına olarak Güneş silkinir, tâ o meyveler düşmesin. Eğer silkinmezse, düşüp dağılacaklar.” Bugünkü fizik, bütün kâinatta cârî olan çekim kanununun varlığını çok iyi bilmekle birlikte, mahiyeti hakkında söyledikleri teorinin ilerisine gidememektedir. Zerrelerden yıldızlara kadar her mevcutta bir çekim ve câzibe var, ancak mutlaka hareket de var.

Güneşin gezegenimizi çekmesi, güneşin doğuşu ve batışı gibi belirli bir kânuna bağlandığı için rahat uyuyabiliyoruz. Yağmur gibi olsa idi, sistemin bütünlüğü ve muhafaza için, sınır boylarındaki askerden daha fazla teyakkuzda olacaktık.

Bugün, milletler arası ittifaktan, devlet yapısına ve cemiyet ve cemaata ve en küçük birimlerden olan ailelere kadar bölünmek ve dağılmak ve meyveleri bir arada tutamamak; korkulu bir rüya haline gelmiştir. Hep dış mihraklar suçlanır ancak, câzibeniz yoksa ve verecek bir şeyiniz de kalmadıysa meyveler düşmek için haricî bir etkiyi bile beklemez.

Eğer bağlarınız ağacınki gibi sadece maddî ise, sakın silkinmeyin, kıpırdamayın; içe kapanın ki, meyvelerinizi muhafaza edebilesiniz. Ama ne zamana kadar? Sovyetler içe kapandı, ağacı silkeleyecek rüzgârların bile önüne demir perdeler çekti ama meyvelerin düşmesini önleyemedi; sadece erteledi.

Güneşin dev kürelerle bağı; bir mânâda maddî değil, ne zincirler ve ne de direkler var. Rad Sûresinde de ifade edildiği gibi; sema direksiz yükseltildi, direksiz yaratıldı. Ondaki faaliyet ve hareket, hâsıl olan câzibe, sıcaklık ve ışık olmasaydı ne güneş sisteminde olabilirdik, ne de bir arada olmamız bir işe yarardı.

Evet sadece câzibe de yetmiyor. Çünkü bugün, sadece fizikî gücü ile bir câzibesi olup da, sıcaklığı ve ışığı yada nuru olmayarak, bir arada kalmaya çalışanların zoraki birlikteliğinin fazla uzun sürmediği açıktır. Belki de iyi bir politikacı, dengeleri koruyan iyi bir siyasetçi iseniz yada güçlü silahlara sahipseniz; devleti ya da kalabalıkları bir arada tutabilirsiniz. Fakat içerde gerçekten bir faaliyet, bir hareket yoksa, her şeyden korkarak ağaç gibi kıpırdamadan kalacak ve bütün enerjiniz sadece birliği muhafazaya akıp, heder olup gidecektir.

Bir olmak, beraber olmak ve güçlü olmak; yıllık olduğu gibi asırlık hatta çağlar boyu ancak olgunlaşan meyveleri de elde tutmak için zerrelerden yıldızlara kadar cârî olan kanunlara ve feleğin çarkına uygun hareket etmek gerekiyor.

27.11.2008

E-Posta: hasangunes@hotmail.com


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
Ufo ısıtıcılar, infrared ısıtıcı, kumtel ısıtıcılar.
GAZETE 1.SAYFA

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  H. Hüseyin KEMAL

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır