21 Ekim 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Lahika

Hadis-i Şerif Meâli

Gerçek tevbe, günahı işlediğin anda pişmanlık duyman, Allah’tan affını dilemen, sonra da o günahı bir daha hiç işlememendir.

Câmiü's-Sağîr, No: 1831

21.10.2009


Ehl-i hükümet, Risâle-i Nur’a muhtaçtır

Aziz, sıddık kardeşlerim,

Her vakit ihtiyat iyidir. Zaten Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh de kerametkârane bize ihtiyatı tavsiye ediyor. Şimdi, Şark tarafında yeni bir hâdise: Bir şeyh tarafından, kendi müridleri ve halifeleri vasıtasıyla din lehinde, eskiden beri meşhur olmuş Şeyh Ahmed namında türbedâr-ı Nebevî tarafından Vasiyetname-i Peygamberî (a.s.m.) namında bir eser, o havalide gezmiş, intişar etmiş. Oralarda çalışan kahraman Selâhaddin’i bir derece ihtiyata sevk edip, bütün siyasetlerin fevkinde ve siyasetlere tenezzül etmeyen Risâle-i Nur cereyanı, öyle siyasete temas edebilen cereyanlarla iştiraki görünmemek için, daha ziyade ihtiyat ve tevakkufa mecbur olmuş. Bugün, beş ay, Ankara’ya bir vazifeyle gitmek için buraya geldi. Bir hafiye onu takip edip o da arkasından girdi. Ben o casusa, Selâhaddin kalktıktan sonra, dedim ki:

Risâle-i Nur ve ondan tam ders alan biz şakirtleri, değil dünya siyasetlerine, belki bütün dünyaya karşı da Risâle-i Nur’u âlet edemeyiz ve şimdiye kadar da etmemişiz. Biz ehl-i dünyanın dünyalarına karışmıyoruz. Bizden zarar tevehhüm etmek divaneliktir.

Evvelâ: Kur’ân bizi siyasetten men etmiş, tâ ki elmas gibi hakikatleri, ehl-i dünyanın nazarında cam parçalarına inmesin.

Saniyen: Şefkat, vicdan, hakikat bizi siyasetten men ediyor. Çünkü tokata müstehak dinsiz münafıklar onda iki ise, onlarla müteallik yedi sekiz masum biçare, çoluk çocuk, zayıf, hasta, ihtiyarlar var. Belâ ve musîbet gelse, o sekiz masumlar o belâya düşecekler. Belki o iki münafık dinsiz, daha az zarar görecek. Onun için, siyaset yoluyla, idare ve âsâyişi ihlâl tarzında, neticenin husûlü de meşkûk olduğu halde girmek, Risâle-i Nur’un mahiyetindeki şefkat, merhamet, hak, hakikat şakirtlerini men etmiş.

Salisen: Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl-i hükümet, ne şekilde olursa olsun, Risâle-i Nur’a eşedd-i ihtiyaçla muhtaçtırlar. Değil korkmak veyahut adâvet etmek, en dinsizleri de, onun dindârâne, hakperestane düsturlarına taraftar olmak gerektir. Meğer ki, bütün bütün millete, vatana, hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyanet ola.

Çünkü bu millet ve vatan, hayat-ı içtimaîyesi ve siyasîyesi anarşilikten kurtulmak ve büyük tehlikelerden halâs olmak için, beş esas lâzım ve zarurîdir.

Birincisi: Merhamet.

İkincisi: Hürmet.

Üçüncüsü: Emniyet.

Dördüncüsü: Haram ve helâlı bilip haramdan çekilmek.

Beşincisi: Serseriliği bırakıp itaat etmelidir.

İşte Risâle-i Nur, hayat-ı içtimaîyeye baktığı vakit bu beş esası temin edip, hem âsâyişin temel taşını tesbit ve temin eder. Risâle-i Nur’a ilişenler kat’iyen bilsinler ki, onların ilişmesi, anarşilik hesabına, vatan ve millete ve asâyişe düşmanlıktır.

Kastamonu

Lâhikası, s. 186, (yeni tanzim, s.345)

LÜGATÇE:

hayat-ı içtimaîye ve siyasîye: Siyasî ve sosyal hayat.

anarşi: Terör, hiçbir kural tanımama, düzen bozuculuk.

halâs: Kurtulma, kurtuluş.

ihtiyat: Tedbirlilik, sakınma.

tevakkuf: Durma.

tevehhüm: Vehmetme, kuruntu.

husul: Meydana gelme.

meşkûk: Şekli, şüpheli.

eşedd-i ihtiyaç: Şiddetli ihtiyaç.

adavet: Düşmanlık.

21.10.2009


Risâle-i Nur’daki kavramlar (2) LÂTİFE

Risâle-i Nurlarda ‘tefekkür mesleği’ çoğu zaman enfüsî dairemizde başlar. Bu mânâda, ‘insan’ olarak kendi içimize yerleştirilmiş ‘tefekkür paketlerini’ incelememiz gerekir. Bu takdirde kâmil bir insan sıfatını almamız mümkün olur. İşte, incelememiz gereken ‘tefekkür paketlerinden’ birisi de ‘lâtife’dir.

Lâtife, halk diliyle duygu, his veya his paketçikleri olarak adlandırılır. Kimi zaman bu tanımlar yerine otursa bile, Risâle-i Nur’un kavram dilinde eksik kalmaktadır. Tahkik gözlüğümüzü takıp, lâtife kavramını–anlayabildiğimiz kadarıyla—incelemeye çalışalım:

Latife (ç. letâif), insanın mânâ âlemini ayakta tutan direktir. Lâtif, nazik, ince mânâsına gelir. Bu yüzden ‘lâtife’ olarak adlandırılmaktadır. Hassas ölçülerle vücudumuza yerleştirilmiştir. Kimi lâtifeleri doygunluğa eriştirmek mümkün değilken, kimi lâtifeler ise bir zerrenin girmesine müsait değildir.1 Lâtifenin veriliş gayesi ise, müşahedetullah mertebesine erebilmektir.2 Bu kavram da bizi Esmâ-i Hüsnânın şahitliğine çağırır. Yani tefekkür mesleğini hatırlatır.

Kalb, ruh, akıl, hayal, göz, kulak gibi cihâzâtlara da lâtife denmektedir. Yalnız kimi lâtifeler, kalp ve akla bağlı olarak hareket etmez. Yani, şuura tâbi değillerdir. Bu gibi lâtifeler, teklif altına girmemektedirler. Hatta bu lâtifelerden birisi insana hâkim olduğu zaman,—o âna mahsus olmak kaydıyla—insan daire-i şeriatın dışına dahi çıksa mes’ul olmamaktadır (ahkâmı hak bilmek şartıyla).3 Bununla birlikte Bediüzzaman Hazretleri, bahsi geçen lâtifeyi teşhis edemediğini de söylemektedir.

Lâtifeler, çeşitleri olmakla birlikte ana başlıklar altında letâif-i aşere (on lâtife), lâtife-i Rabbaniye ve diğer lâtifeler olarak ayrılabilir. Letâif-i aşere, ehl-i tasavvufun mabeyninde cereyan etmektedir. İmam-ı Rabbânî, bu lâtifelerden, kalb, sır, ruh, hafi, ahfa ve insandaki her bir anasır-ı erbaa diye söz etmektedir.4 Bediüzzaman Hazretleri lâtifelerin çok sayıda olduğunu söylerken, bunlardan sadece on tanesinin meşhur olduğunu ifade eder. Buradaki her bir lâtife, bir hatve sayılır. Dolayısıyla on tane hatve vardır. Şu zamanda Bediüzzaman Hazretleri tarikatın yerine hakikatı tavsiye etmiştir. Bunun da dört hatvesi olduğundan bahseder: Acz, fakr, şefkat, tefekkür.5

Üstad Hazretleri “lâtife-i Rabbaniye”nin ise ‘kalb’ olduğunu söyler. Yalnız burada kastettiğinin, ‘bir et parçası’ olmadığını ifade eder. Kalb diye tâbir edilen şeyin “mazhar-ı hissiyâtı vicdan, makes-i efkârı dimağ” olduğunu belirtir. Maddî kalbin (et parçasının) insanın cismini ayakta tutması gibi, bu kalbin de mânevî hayatı ayakta tuttuğunu söyler.6 Başka bir yerde ‘lâtifelerin sultanı’ olarak tanımladığı bir çeşit lâtifenin varlığından da söz eder. Acaba o lâtifeden kasıt, “lâtife-i Rabbaniye”midir bilemiyorum. Başka bir bölümde de, vicdanın ve ruhun dört havassından birinin lâtife-i Rabbaniye olduğunu belirtir.

Bir çeşit lâtife de vardır ki, velilerin himmetleri bu lâtifeden kaynaklanmaktadır. Eğer kişi bu lâtifenin dili ile bir şey isterse–fasık dahi olsa—Cenâb-ı Hakk’ın, bu lâtifenin hürmetine isteğini yerine getireceğini ifade eder.7

***

Anlayabildiğimiz kadarıyla lâtifeler hayatımızda büyük bir yere sahiptir. Fakat bu lâtifeleri muhafaza için neler yapabiliriz, bunları da düşünmemiz gerekir. Peki bir lâtifenin yaşaması, kemâle ermesi, sönmesi ve ölmesi nasıl olur?

İnsanda her lâtifenin ayrı bir ‘kulluk vazifesinin’ olduğunu biliyoruz.8 Yani lâtifenin yaşaması mânevî âlemimizle birebir ilişkilidir. Bunun için biz Rabbimize karşı bazı görevlerimizi yerine getirmediğimizde, otomatik olarak lâtifemize yaşama fırsatı vermemiş oluyoruz. Veya çoğu zaman farkında olmadığımız lâtifelerimiz çalışır durumdayken, bazı günahlara girmekle onları öldürmüş oluyoruz. Çünkü lâtifenin yapısı naziktir. Bu durum, düşük enerjiyle çalışabilen bir cihaza gereğinden fazla enerji verildiği zaman patlamasına benzer. Kim bilir farkında olmadan hergün kaç lâtifemizi öldürüyoruz?

Bu tip olayların başımıza gelmemesini istiyorsak, Üstad Hazretlerinin “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma!” 9 uyarısını göz önüne almamız gerekiyor.

Ölen sayısız lâtifelerimizle hesaba çekilmeyi hiçbirimizin istemeyeceği aşikârdır. Bunun için kısa ama etkili çözümler bulmamız gerekiyor. Aslında çözüm, Nurlardan anladığımız kadarıyla belli. Kısaca acz, fakr, şefkat ve tefekkür mesleğini esas tutmaya çalışacağız. Akabinde bunların evrâdı olarak ittiba-i sünneti esas alarak; ferâizi işlemek, kebâiri terk etmek, bilhassa namazı tadil-i erkân ile kılmak ve namazın arkasındaki tesbihatı yapmakla mümkün olacaktır.10

Sönen lâtifeleri tekrar parlatmak kolay bir iş değildir. Yalnız bu başarıldığı takdirde, insan kendi aynasında büyük bir değişim görecektir. Bu yolun başlangıç kısmı ise, az da olsa düzenli Kur’ân-ı Kerim ve Risâle-i Nur okumakla olacaktır. Bu fiiller yavaş yavaş yapıldığında lâtifeler yerine oturmaya başlayacaktır.

Bu değişimi somut olarak görmek isteyenlerin İslâm’dan önce Hz. Ömer ile İslâm’dan sonra Hz. Ömer’e bakması kâfidir sanırım. Veya kişinin katıldığı okuma programlarının başı ile sonunu karşılaştırması yeterlidir. Risâle-i Nur’un lâtifelere nasıl bir düzen verdiği, ayar getirdiği anlaşılacaktır.

Rabbim, lâtifelerimizi ‘Lâtif’ ismi hürmetine âlâ-yı illiyyîne ulaştırsın İnşaallah…

Dipnotlar:

1- On yedinci lem’a, üçüncü remiz.

2- Hutbe-i Şamiye. İkinci zeylinin ikinci kısmı.

3- Yirmi dokuncu mektup.

4- Lem’alar, On Altıncı Lem’a, s. 285 (yeni tanzim)

5- Yirmi altıncı söz.

6- İşarat’ül İ’caz. Huruf-u Mukattat.

7- Mesnevî-i Nuriye. Şule.

8- Yirmi üçüncü söz.

9- On yedinci lem’a.

10- Yirmi dokuzuncu mektup.

furkan@furkandemir.com

FURKAN DEMİR

21.10.2009


Tebliğdeki mesuliyet

Günlük hayatımızın akışı içerisinde işimiz ve sosyal münasebetlerimiz gereği, birçok kişiyle görüşür hemhâl oluruz. Bu görüşme ve tanışmaların bir kısmı daha samimî ve içten sohbetlerle akşam saatlerinde de devam eder gider. Sohbetlerde boş lâflar değil de Allah (cc) rızasına müteallik haller yaşandığında, bu husus insana ayrı bir lezzet verir; adeta bu durumda insan cennetvârî bir hâl yaşayarak hayattan gerçek bir lezzet alır.

Yıllar önce gölleriyle meşhur—ki bunlardan Meke Krater Gölü dünyaca meşhurdur—Konya’nın şirin bir ilçesinde yöneticilik görevi yaparken zaman zaman din görevlileri derneğinde sohbetler yaparak vaktimizi değerlendirirdik. Bir gün ilçe müftüsüyle yaptığımız bir sohbette aklıma bir şey geldi ve müftü beyle paylaşmak isteyerek dedim: "Hocam, Halk Eğitim Kurslarında usta öğretici olarak görev alacak kişiler, gençlerle ev eve, adam adama görüşerek ikna edebildiklerini dosyaya yazarlar ve yeterli sayıya ulaşınca da bu listeyi millî eğitime sunarak kurslarını açarlar. Buradan hareketle her caminin din görevlisinin de günün belli saatlerinde esnaf ziyaretleri yapması gerektiğini hatırlatmıştım. Bunun sonucunda ise camiye kazandırılan cemaat sayısının o din görevlisinin gerçek başarısı olacağını; kısa zamanda da camilerin dolup taşacağını hatırlatmıştım. O vakit ilçe müftümüz bu teklifimi çok beğenmişti."

Bu hatıradan şuraya varmak istiyorum: İşi başkasına havale etme hastalığımız yüzünden gönüller üzerine binâ edilmesi gereken din hizmetlerini yani, “emr-i bil ma’ruf nehy-i ani’l-münker” vazifesini de genellikle din görevlilerine havâle ederiz. Onlar da vazifesini hakkıyla yapmayınca—ki vazifesini yapanları tenzih ederiz—camilerimizde özellikle vakit namazlarında pek fazla kimseyi göremeyiz.

Peki, bunu telâfi etmenin çaresi nedir? Çaresi herkesin Allah’ın emir ve yasaklarını tebliğ konusunda en az bir din görevlisi kadar sorumluluğu hissederek gerekli gayreti göstermesidir. Bu konuda da kendi nefsinden başlamak üzere ailesinden, komşusundan, sokağından, şehrinden velhâsıl ulaşabileceği kadar kişiden sorumlu olmanın idraki içinde çalışmasıdır.

Gözümüzün, kulağımızın lehimizde veya aleyhimizde şahitlik yapacağı Mahkeme-i Kübra’da bu tebliğ görevini yapmadığımız bir kişi: “Ya Rabbi, bu kulun, Kur’ân ve iman hakikatlerini bildiği halde, bana bir kere olsun tebliğ etmedi, bu kulundan şikâyetçiyim” diyerek haklı şikâyette bulunabilir...

Âlemlerin Efendisi olan Yüce Peygamberimizin (asm), kabul etmeyeceğini bildiği halde, onlarca defa Ebû Cehil-i Lâin’in ayağına gitmesi, bu konuda bize en güzel rehberdir.

Kur’ân hakikatleri olan Risâle-i Nurlarda, Bediüzzaman, Cenâb-ı Hak’kın en muhteşem san'at eseri olan insanı, “bin kapılı bir saray”a benzeterek, her insanda hakikate giden açık bir kapı bulunabileceğini misâl verir. Bizler de günlük hayatımızda karşılaştığımız insanların, peşinen Kur’ân ve İslâm fıtratı üzerine yaratıldığını düşünerek, hakikati tebliğ etmek için açık bir kapı arayıp bulmalıyız. Böylece hem Peygamberimizin (asm) müjdesine nail olur, hem de mesuliyetten bir ölçüde de olsa kurtulabiliriz...

abdullahsahin56@hotmail.com

ABDULLAH ŞAHİN

21.10.2009


Muhteşem kâinat

Nazar ettim, semanın muamma sırrına,

Ulaşamadım görünen sonsuz sınırına,

Yıldızların gökyüzündeki zuhuruna,

Ne mümkün erişe bilmek işin şuuruna,

Sanki başka bir âlemlerle içiçe,

Bak şu tükenmez, muhteşem güce,

Aciziz, kısa fikirlerimiz kalmış cüce,

Bitmeden sürer gider, hem sessizce,

Azameti kibriyası zuhuru perdelemiş,

Semaya nakş etmiş boşluğu delmiş,

Bu ecramlar başka âlemden gelmiş,

Şu insan denilen mahlûku Hak sevmiş,

Kayan yıldızlarda ayrı bir çok mânâ,

İnsanı getirir derin bir heyecana,

Çok şeyleri hatırlatır, her bir insana,

Sahibini şükürle tazimle eyle sena,

Gizlenmiş, çok yüce sırlar perdeli,

Nerededir görünmez bu kudret eli,

Kalbi ile his eder, tanır her bir veli,

San'atının varlığı san'atkârından belli,

İnsana verilen cihazlar çok harika,

Hakikat gizlenmiş gözde bir barika,

Her mahlûk ayrı bir alâmet-i farika,

Dolar boşanır bu muhteşem fabrika,

HASAN YEŞİLKAYA

21.10.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.