04 Kasım 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Röportaj

FARUK ÇAKIR

Risâle-i Nur okuduğum için imam hatip lisesinden uzaklaştırıldım

Tefsir uzmanı, emekli müftü Yahya Alkın Hocamız ile uzun yıllardan beri çeşitli vesilelerle görüşürüz, bir çok defa da mülâkat yapıp yayınladık.

1959 yılında Risâle-i Nur eserleriyle tanışan Alkın, vaazlarında çoğu zaman Risâle-i Nur’dan ve Üstad Bediüzzaman’dan bahseder. Nisan 2009’da Bursa’da düzenlenen “Bediüzzaman Mevlidi”nde, mevlid öncesi vaazı da Yahya Alkın yapmış ve bu vaazın özetini gazetemizde yayınlamıştık.

Uzun yıllar Diyanet İşleri Başkanlığı Haseki Eğitim Merkezi’nde (Fatih’deydi, Pendik’e taşındı) müftü ve vaizlere tefsir dersi okutan Yahya Alkın Hoca, emekli olmasına rağmen aynı vazifeyi devam ettiriyor. Yakın zaman önce, benzer bir eğitim merkezi Rize’de açıldı ve kendisi de Rizeli olan Alkın’a burada görev yapması teklif edildi. Alkın da bir süreliğine burada görev yapmayı kabul etti.

Yahya Alkın Hocamızın öğrencilik yıllarından itibaren yaşadıkları, aynı zamanda yakın tarihimize de ışık tutacak özellikler taşıyor. Doğrusu bu anlatılanları Alkın Hocayı çok yakından tanımama rağmen ben de ilk defa dinledim ve ilgi çekici buldum. Sizlerin de dikkatinizi çekeceğini tahmin ediyorum.

Hocam kısaca sizi tanıyabilir miyiz? Kimdir Yahya Alkın?

1942 yılında Rize’nin Çayeli ilçesi Yenice Köyünde “Dehri Mustafa”nın oğlu olarak dünyaya gelmişim. İlkokulu köyümde okudum. İlkokul sonrası hafızlık eğitimi için İzmir Kestanepazarı Kur’ân kursuna okumaya gittim. Orada hafızlığımı tamamlayıp ‘hafız icazeti’ aldım.

Rizelisiniz, ama İzmir’de okumuşsunuz. Niçin

İzmir?

O devir Karadeniz’de yaşayanlar için gurbet devri. Herkes geçimini temin etmek için gurbete gitmek mecburiyetindeydi. Rahmetli babam geçim için diyar diyar dolaşmış. Ben 12 yaşındaydım ve babam beni, ben de babamı tanımazdım. O gurbette para kazanacak ve biz de Senoz Vadisindeki köyümüzde geçinmeye çalışacağız. Babamın gurbet hayatı sebebiyle benim de orada okuma imkânım oldu. İzmir’deki Kestanepazarı Kur’ân Kursunda hafızlığı yaptıktan sonra İzmir İmam Hatip okulunda okumaya başladım. Hafızlığı, orta ve liseyi İzmir’de okudum ve orada 9 yıl kaldım.

Risâle-i Nur eserleriyle nasıl ve nerede tanıştınız?

O zaman imam hatip okulunun orta kısmı 4, lise kısmı ise 3 seneydi. Şimdi tersini yaptılar, orta kısmı 3, lise kısmı 4 sene olmuş. Ben İHL orta 4. sınıftayken ağabeyim “Dehri Yusuf” Ankara’da Et Balık Kurumunda çalışıyordu. O sene yaz tatilinde Ankara’ya, ağabeyimin yanına gittim. 1959’un sonuna denk geliyor dediğim tarih. O zaman Ulus’ta Murat Lokantası’nın üstünde bir Risâle-i Nur dershanesi vardı, ağabeyim beni oraya götürdü ve ilk defa Risâle-i Nur eserleriyle orada tanışmış oldum. Bu bakımdan ağabeyime de çok şey borçluyum. Çünkü Risâle-i Nur ile beni o tanıştırmış oldu.

Ulus’taki dershanede 2,5 ay kaldım. İlk dershane hayatım olan o günlerde iki defa Üstad Bediüzzaman’ı rüyamda gördüm. Ben hafız olduğum için olsa gerek, rüyamda Üstad beni kucağına aldı ve iki defa “İhlâs Sûresi"ni okuttu. Bu rüyayı oradaki ağabeylere (Said Özdemir vd.) anlattığımda; “Üstad seni talebeliğe kabul etti” diye yorumladılar. İnşaallah öyle olmuştur.

Yaz tatili bitince yeniden İzmir’e geldim. O tarihte İzmir İmam Hatip Okulunda hiç Risâle-i Nur’u tanıyan, okuyan talebe yoktu. İlk talebe biz olmuş olduk. Ben ilk heyecanla “Bütün öğrencilere Risâle-i Nur’u anlatacağım” diye bir gayrete girdim. Öyle bir heyecan duyuyordum...

Şu an Zaman gazetesinde yazılar yazan Abdullah Aymaz, o zaman benden iki sınıf aşağıdaydı. Fakat zekî bir öğrenciydi. Kafama koydum ki “Buna Risâle-i Nur’u anlatırsam iyi hizmet eder.” Fakat o günlerde o da koyu bir ülkücüydü. Anlatıyorum, ama söylediklerimi ciddiye almıyor, ters cevaplar veriyor. Fakat ben dedim ki: “Bu ne derse desin, gücenmeyeceğim.” Bu şekilde devam ettik. Allah’a hamd olsun, en sonunda eserleri, Külliyat’ı benimsedi. Bu şekilde 5 ya da 6 kişi Risâle-i Nur eserleriyle tanışmış oldu. Bu isimler arasında Fehmi Koru da vardı. Fehmi Koru da bize göre daha alt sınıflardaydı.

Sonra Üstad ebedî âleme göçtü, 1960’ta ihtilâl oldu. O yıllar çok çok hareketliydi.

Üstad’ın vefatını nasıl hatırlıyorsunuz?

Üstadın vefatından önce öyle bir hava oluşturulmuştu ki, muhalefet Üstad’ı bahane edip Menderes’i yıkmaya uğraşıyordu. Hatta o zaman İnönü’nün bir sözü meşhur olmuştu. Bu iddiâya göre Bediüzzaman, Konya’da ikamet eden Tahir Büyükkörükçü’yü kullanarak hükümeti idare ediyormuş. Halk Partililer hep bu şekilde iftira ile uğraşırlardı.

Bütün gazeteler manşetleriyle Risâle-i Nur’un aleyhindeydiler. Fevkalâde gündemde olan bir konuydu Nur Talebeleri. Vefatı da gazetelerin manşetleriyle duyurulmuştu.

Gazeteler hep aleyhte yayın mı yaparlardı? Hiç insaflı olan yok muydu?

Tamamına yakını aleyhteydi. Sadece yanlış hatırlamıyorsam haftalık İstiklâl gazetesi vardı. O zamana göre iyiydi. Yeterli olmamasına rağmen o gazeteyi bile gün sayarak beklerdik. Dinden, İslâmdan, Risâle-i Nur’dan müsbet mânâda bahseden gazete maalesef yoktu.

Bir zaman İstiklâl gazetesi Üstad’ın fotoğrafını basmış ve “Küfrü yıkan adam” diye başlık atmıştı, hiç unutmam...

Üstad son demlerinde yolculuğa çıktı. Nereye gidiyorsa takip ediliyordu. Ben o zaman 18 yaşlarındaydım. Üstad kensini takip edenlere de bedduâ etmiyordu. Vefatında, bunca muhalefete rağmen cenazesine 70 bin kişinin katıldığı söylenmişti. Allah rahmet eylesin.

Risâle-i Nur’u okuduğunuz için siz de sıkıntılar

çektiniz mi?

Tabiî ki biz de zulümler gördük. İzmir İmam Hatip Okulu’nda müdür yardımcısı bir gün sınıfa girdi ve “Herkes ellerini kaldırsın” diye bağırdı. Aslında benim Risâle-i Nur’ları okula getirdiğimi biliyorlar, bana suç üstü yapmak istiyorlar. Ama bunu da belli etmek istemedikleri için güya herkesi arayacaklar. Sıra ile çantaları açmaya başladılar. Ben de o gün İhlâs ve Uhuvvet Risâlelerini yanıma almıştım, bu eserler çantamdaydılar. Dedim ki: “Eyvah, her halde kitaplarımı alacaklar.” Müdür yardımcısı geldi, çantamı açtı, aradı-taradı; Allah’ın hikmeti, bu kitapları bulamadı. Çantayı didik aradı, ama bulamadı.

Fakat okulumuzda bir müdür vardı, peygamber kabul etmez, dinle alay ederdi. Benimle çok uğraşmaya başlamıştı.

Bu kişi, o dönem çok meşhur idi. Şöyle yaptı, böyle yaptı, benim okumama engel olamadı. İmam hatip lise son sınıftayken ve üstelik imtihanlara bir ay varken bana keyfî bir sûrette ‘tasdikname’ verdi, okuldan uzaklaştırdı.

Sebep şuydu: O dönemde Halide Nusret Zorlutuna isimli bir hanım vardı. O, Risâle-i Nur’a hücum edenler hakkında “Nur ve nurdan ürkenler” diye bir makale yazmıştı. Ben de o yazıyı, o zaman matbaa ve fotokopi olmadığı için teksir makinası ile çoğaltmış ve arkadaşlara dağıtmıştım. O dönemde bizde korku yoktu, her şeyi göze almıştık. Aleyhte olan birisi bu yazıyı götürüp müdüre vermiş. O da emniyete vermiş, “Bu Nurcudur, propaganda yapıyor” demiş, şikâyet etmiş. Neticede beni mahkemeye verdiler. Gece polisler geldi, evimi bastılar. Ne kadar Risâle-i Nur eseri varsa hepsini aldılar ve karakola götürdüler. Sabaha kadar beklettiler, ertesi gün emniyete götürdüler. Emniyet müdüre de güya bana iyi davranarak, “Sen iyisin... iyisin de kimlerle görüşüyorsun, onları bize anlat” diye benden isimler istedi. Ben de “Ben bir imam hatip talebesiyim. Dinî muhtevalı kitapları okuyorum, kimse ile bir ilgim yoktur” dedim. Biraz tehdit etti, ama baktı ki olmuyor mahkemeye sevk ettiler. Mahkemede insaflı bir hâkim vardı. Mahkemede savunma yaparken, “Ben imam hatipte din eğitimi alıyorum. Bana soruyorlar: ‘Bediüzzaman kimdir, eserleri ne anlatır?’ Ben bu eserleri okumadan bu sorulara cevap versem doğru olur mu? Bana soranlara doğru bilgiler vermek için bu eserleri okuyorum” dedim.

“Şart mıdır, Ömer Nasuhi Bilmen’in kitaplarını oku” dedi hakim. Ben de “Onu da, başka kitapları da okuyorum” dedim. Baktılar ki bundan bir iş çıkaramayacağız, neticede beraat ettik ve kitaplarımızı da iâde ettiler.

İşte bizim müdür bu hadiseyi de bahane ederek elime bir tasdikname verdi ki, o belgede “İzmir’in hiçbir yerinde okuyamaz” diyordu. Tasdiknameyi aldım, imkân yok, para yok, ben nereye gidip okulu bitireyim?

Allah rahmet eylesin, Ali Rıza Güven vardı, okuduğum Kur’ân kursunun müdürüydü. Bana o günkü para ile 200 lira verdi. İzmir’den İstanbul’a geldim ve İstanbul’daki imam hatip okuluna gittim. O zaman İstanbul’da bir imam hatip lisesi vardı zaten.

Okulun müdürü ilâhiyatçı değil, biyoloji öğretmeniydi. “Sana niçin tasdikname verdiler?” dedi. Ben de “Risâle-i Nur okuduğum için” dedim. “Bizim okulda Nurculara yer yok” dedi. Ben de “Sen bilirsin” dedim.

Sonra bir arkadaşım vardı, Mustafa Öztürk isminde. Kur’ân öğretmeniydi, şimdi o da emekli olmuş. O zaman İstanbul Gülhane Parkı karşısında Zeynep Sultan Camii var, orada müezzin idi. Bu zat İzmir’den arkadaşımdı, onun yanında kalıyordum. O da Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine gidip (o zaman Yüksek İslâm Enstitüsü idi) benden bahsetmiş ve Sakarya imam hatip okuluna kaydımın yapılması için yardımcı olmasını istemiş. O okulun müdürü ilahiyatçıydı. İlahiyattaki bir zat, bir mektup yazmış, arkadaşım mektubu bana getirdi. Baktım ki mektupta “Bu arkadaş zekiymiş, ama Nurcuymuş. Yine de kaybetmeyelim, sahip çıkalım” gibi bir şey yazıyordu. Ben bu ifadelere üzüldüm, mektubu yırtım, attım ve yine de Sakarya’ya gittim.

Maddî imkânım yok, İlim Yayma Cemiyeti’ne gittim ve durumu anlattım. Onlar da bana bir yatak ve yorgan verdiler. Yatağı yorganı sarıp sarmaladım ve doğru Sakarya’ya gittim. Oradaki okul müdürü de “Doğru söyle, sana niçin tasdikname verdiler” dedi. Ben de doğruyu söyledim, “Risâle-i Nur okuduğum için” dedim. Dedi ki, “Bak ben seni okula alacağım, ama o kitapları bu okulda okuma, evinde istediğin kadar oku.” Ben de “Tamam” dedim ve okula kaydoldum. Neticede imtihanları verip okuldan birincilikle mezun oldum.

Sonrasında İslâm Esntitüsü’ne nasıl kaydoldunuz?

İmam hatip okulunu bitirince, bu sahada eğitimime devam etmek istedim ve İstanbul’a geldim. Fakat İzmir’deki okulumuzun müdürü buraya da haber göndermiş ve “Bu öğrenciyi almayın” demiş. Başta okula almadılar. Fakat Sakarya’daki okulumuzun müdürü kalktı İstanbul’a geldi ve benim okula kaydolmam için ricada bulundu. Neticede okula kaydımızı yaptırdık. Öyle maceralı oldu okul hayatımız.

Türkçe ezan okunduğuna şahit oldunuz mu?

Evet, bizim köyümüzde, Yenice’deki camide ezanın “Tanrı Uludur, Tanrı Uludur” diye okunduğuna şahidim. Mehmet Ali isminde bir hocamız vardı, o da bizim köydendi. Bu şekilde okunduğuna çok şahit olduk.

Hatta bir gün jandarmalar geldi, biz okuldaydık. Duymuşlar ki bu köyde birisi çocuklara Kur’ân öğretiyor. Rahmetli amcam Hafız Ahmet çocuk okuturdu. “Bunun bir yeğeni var” diye bizim okula geldiler ve “Amcan nerede, bizi onun yanına götür” dediler. Biz de güya iyilik yapıyoruz diye jandarmanın önüne düşüp amcamın yanına gittik. Jandarmalar Kur’ân okuttuğu için amcamı alıp Kaptanpaşa nahiyesine götürdüler, saatlerce sopa attılar. Amcam ondan sonra daha çocuklara Kur’ân öğretemedi...

Askerlikte de namaz kıldığınız için sıkıntılar

çekmişsiniz galiba...

Evet. İslâm Enstitüsü’nü bitirdim, evlendim ve 1968’de askere gittim. Askere gitmek için Kasımpaşa Askerî Hastanesi’nden rapor almak gerekiyordu. Benim de sol kolum 9 yaşında düşmem sebebiyle kısmen sakat kalmıştı. Doktor dedi ki, “Bu sebeple sen istersen askerlik yapmayabilirsin.” Ben de “Hayır, askerliğimi yapayım” dedim ve neticede Ankara’ya asker olarak gittim.

Ankara Etimesgut Zırhlı Birliklerde askerlik yapmaya başladık. Ama öyle bir komutan vardı ki namaz kıldığımız seccadeleri yırtıp atardı. Çamurlarda namaz kılmak zorunda kalıyorduk. Öyle günler geçirdik. Çok sıkıldım ve sürekli Cevşen okumaya, duâ etmeye başladım. Dedim ki “Ya Rabbi bu sıkıntıdan beni kurtar da ölünceye kadar İslâma hizmet etmeyi nasip et.” Gülhane Askerî Hastanesine sevk aldım. Komutan da, “İstediğin kadar git, sen rapor alamazsın” diye beni engellemeye çalışıyordu. Ben de Allah’a duâ ettim “Beni bu zulümden kurtar” diye. Neticede “Askerlik yapamaz” diye rapor aldım ve ismi Hakkı olan komutanımız albaya teslim ettim. Bana bu raporu verenlere bir küfretti. Ben de “Allah’a ısmarladık, mahkeme-i kübrada görüşürüz” dedim ve oradan ayrıldım.

Yahya Alkın kimdir?

1942 yılı, Rize ili, Çayeli ilçesi, Yenice Köyü doğumlu. İlkokulu kendi köyünde bitirdi. Hıfzını İzmir’de tamamladı. Sakarya İmam-Hatip Okulunu bitirdi. 1968 yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsünü (bugünkü Marmara Ü. İlahiyat Fakültesi) bitirdi. Üç yıl imam-hatiplik yaptıktan sonra, 1970 yılında Erzincan İl Müftülüğüne, 1971’de de Muğla İl Müftülüğüne atandı. Bir ara Pendik Müftülüğü de yapan Yahya Alkın, 1978 yılında Haseki Müftü ve Vaizler İhtisas Kursunu birinci olarak bitirdi. Aynı yerde öğretim üyesi olarak görev aldı. Emekli olduktan sonra da (şu anda Pendik’te faaliyetini devam ettiren) Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı İstanbul Haseki Eğitim Merkezinde ders vermeyi sürdürdü. “Bize Göre Durum ve Gerçek”, “Kur’ân’da Peygamberler ve Peygamberimiz”, “İslâm ve Temel Bilgiler” gibi bazı basılmış kitapları vardır. Yeni eserler vermek için de gayret sarfettiğini ifade eden Alkın Hocamıza muvaffakiyetler diliyoruz.

YARIN: İLAHİYATÇILAR RİSÂLE-İ NUR’A DAHA FAZLA SAHİP ÇIKMALI

[email protected]

FARUK ÇAKIR

04.11.2009

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Röportaj

  (02.11.2009) - Uzlaşma teslimiyete dönüşmesin

  (26.10.2009) - TÜRKİYE’DE ÇEKİRDEK ÇATLAMIŞTIR

  (19.10.2009) - BEDİÜZZAMAN’IN KUŞATICI BİR VİZYONU VAR

  (17.10.2009) - Bilinçaltımız Kur’ân’a göre programlanmış

  (13.10.2009) - SAİD NURSî TOPLUMSAL BARIŞI TEMSİL EDİYOR

  (08.10.2009) - GÖLCÜK’TE İKAMET EDEN 40 YILLIK OKUYUCUMUZ İSMAİL KELEŞ:

  (06.10.2009) - 1982 anayasasına ‘hayır’ oyu verdik

  (05.10.2009) - Barış açılımında asker sonsuza kadar susmalı

  (04.10.2009) - Bayramların hatırlattıkları

  (03.10.2009) - Din eğitimi ilk sınıftan başlamalı

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.