06 Şubat 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR Mobil İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Elif Eki

TUBANUR TELCİ

‘Onu müellifi sipariş verdi’

Yeni Asya’dan Ali Toker Beyefendi “Yusuf kardeşim, Cevşen ve Türkçe açıklamasına Kur’ân hattıyla bize bir kompozisyon yapıver” dedi. Sadece Cevşen’i yapmak istedim. O akşam rüyamda Bediüzzaman… Omzumdan sıvazlıyor. “Evlât… Ben sipariş veriyorum. Namaz Tesbihatı kapağını da yazınız lütfen, sipariş benimdir. Ecrini, mükâfatını Rabbim fazlasıyla verecektir. Ömrün ziyade olsun, bereketli olsun. Yüzünüz gülsün evlâdım” dedi... Hem Cevşen’i, hem namaz tesbihatını teslim edince Ali Bey tabiî şaşırdı. “Kardeşim biz bunu sipariş vermemiştik” deyince, “Onu müellifi sipariş verdi…” dedim, şaşırdı kaldı.

Bir sabır ve muhabbet san'atının ustasını Elif sayfalarına misafir ettik. Kendisiyle tanışmak da, konuşmak da çok mutlu etti beni. Sohbetimizin tamamını paylaşmak mümkün olmadı elbette, ama en tatlı en lâtif bölümlerini paylaşmaya çalıştım. Pek çok ödülleri var. O, sadece Türkiye’de değil, dünya çapında da eserleriyle gözlere ve gönüllere ziyafet veren bir san'atkâr: Hattat Yusuf Sezer. Ve sahiden de mürekkep yalamış… İşte bol tebessümlü sohbetimizden kâğıda düşenler…

Sergilerinizi artık Anadolu’da açıyorsunuz? Bunun sebeb-i hikmeti nedir?

Sahanız ve mevkiiniz ne olursa olsun, karşınızdaki insana sesiniz, sohbetiniz ve sözlerinizle güven vermiyorsanız o sohbet size bereket vermez. Burada Hz. Ali Efendimizin şu sözünü hatırlamamız gerekiyor: “Olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu vardır.” İlmin şehri Peygamberimiz, kapısı Hz. Ali Efendimiz değil mi? Bizi böyle bir göreve sevk ediyor.

San'atı İstanbul’da tanımışız. San'atkârı burada buluyoruz. Hemen her semtte san'at hizmetleri veriliyor. İnsanlar arzularına göre bu hizmetin talibi oluyor. Ama Anadolu’da imkânlar; san'atkârın bilgisi, insanın ilgisi müsait değil. Biz ‘Her ilde bir sergi, her evde bir eser’ düşüncesinden dolayı Anadolu sergilerine önem verdik. İstanbul’da artık sergi açmayacağım. Anadolu’daki 80 ilde, ömrüm yettiğince en az bir sergi açarak üzerime düşen görevi yerine getirmeye gayret edeceğim. Görüyorum ki, Anadolu insanında da gerçekten bu san'ata muazzam bir iştiyak var. Biz geç kalmışız. Arkadaşlarımla sohbet ederken “Herkes doğduğu yerde bir sergi açsın arkadaş” diyerek, mükellefiyetimizi yerine getirelim diyoruz. Herkes İstanbul doğumlu değil. Hepimiz Anadolu’nun bir coğrafyasından çıkıp gelmişiz. Oradaki insanların da hakkımızda hüsn-ü şehadet edebilmeleri, bizi hayırla anabilmeleri için, hizmetimizi ayaklarına götürmek zorundayız. Zahmetli bir hizmet feragat, fedakârlık ister. Karşılığında alacağın ecir ve mükâfat kat be kat daha üstün. Durum böyle olunca biz Anadolu sergilerine ağırlık vermeye gayret ediyoruz.

Sergilerin akisleri nasıl oluyor?

Bu sergilerde edindiğim güzelliklerden; meselâ bizi çok insan tanıyormuş. Nasıl? Radyo, televizyon ve gazeteler aracılığıyla. Niye? Çünkü bizim ana sacayağımız var: Sevgi, sabır, sebat. Bunu destekleyen sacayağımız da var; tanıtım, sergileme, öğretim. Tanıtım; seslisiyle, görüntüsüyle, yazılısıyla olacak şekildir. Sergileme de eserlerimizi insanların gözü önüne çıkarmak, sofra kurmaktır. Öğretim ise talebelerimizle, yurdun her tarafına dağılmış talebelerimizle... Bu kadar hizmeti birarada götürmek de Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu olsa gerek. Bu nimeti iyi şekilde kullanmaya çalışıyoruz. Çünkü ömrümüz kısa. Bir eser hazırlıyorsunuz; o eserin kalacağı yıllar kadar ömrümüz yok. Meselâ bir eseri elimize alıp bakıyoruz ki, bu Şeyh Hamdullah’ın Kur’ân’ı ya da Hafız Osman’ın ‘vav’ı. Hafız Osman’ı gördük mü? Hayır. 500-600 yıllık mazide görmediğimiz insanların eserini tanıyoruz. Öyleyse eseri olan insan hatırlanıyor. Eser bırakmak durumundayız. Bediüzzaman’ı hangimiz gördük genç nesil olarak? Görmedik, ama eserleriyle hergün evimizde, iş yerimizde, kalbimizde değil mi? Hamid Hocamı kaç kişi gördü? Çok az. Ama Kur’ân-ı Kerimiyle, hatlarıyla, camilerdeki muazzam yazılarıyla hergün aramızda. İşte Cenâb-ı Hak da her saniye yanımızda, Peygamber Efendimiz bizimle beraber. Güzel şeyler yapmakta bizim için kolaylık oluyor, duâ alıyoruz.

Bir yerde Yusuf Sezer olacağıma 81 ilde Yusuf Sezer olayım. Anadolu’nun her tarafından duâ alırım. Kilometrelerce yolu otobüsle giderek etrafı tanıyabiliyorum. Sergimi açarken o insanların heyecanı, sergi süresince sohbetler... Mahalli yayınlarla da sohbetimizi geliştiriyoruz. Boş durmuyoruz. Zaman oluyor ki yarım saatlik program diyorlar, 1.5 saatte çıkıyoruz. Bu açıdan biz insana hizmetle mükellefiz. Yarın huzur-u İlâhide yaptıklarımız şahidimiz olur İnşaalah. Yazarken gözümüze şifa oluyor. Kur’ân okuyan, Kur’ân yazan insanların ömürleri uzun, sıhhatleri bereketli, ömürleri uzun oluyor. Bununla ilgili bir Rum doktor, hastalarının görebileceği şekilde, tam karşılarına bir yazı asıyor. “Gözlük kullanmak istemeyenler Kur’ân hattıyla meşgul olsun.”

Muazzam bir tesbit...

Kur’ân okuyorsun, Allah ile konuşuyorsun. O esnâda alacağın feyiz, bereket ve ecri zaten sayamazsın. Hat kursiyerlerimize “Hatla uğraşmaya bire on, bire 700 misline kadar sevap veriliyor” diye kursiyerlerime anlatıyorum, “İbadete, oruca, hacca, zekâta riya karışabilir; ama ‘hat’ta karışamıyor ki. Cenâb-ı Hakk’ın kelâmını yazıyorsun. Seninle ne kadar boğuşsa da, ne kadar uğraşsa da nefis ve şeytan, o yazmakta olduğun eseri bitirmekle mükellefsin. Zira yazdığın eser seninle mahşere kadar gidiyor. Amel defterinde Allah bunları zayi etmiyor ki. Karşımıza çıkarıyor. Öyleyse yazdıklarımızın kadrini bilelim. Abdestsiz yazmamaya, gıybet ve dedikodu yapmamaya çalışalım ve çok okuyalım” diyorum. Özellikle hat san'atının tarihini, ilmini, marifetini, hikmetini ve maneviyatını okuyalım, diyorum. Bununla ilgili bir büyüğümüz, Tarık Buğra, diyor ki: “Okumayan toplumlar okuyan toplumları taklit etmekle meşgul olurlar. Zira başarıya ulaşanlar okuyup araştıran, geliştiren insanlardır. Diğerleri de onları taklit etmekle ömürlerini geçirirler.” Bu da başka bir çerçeveden güzel bir söz. Yani okumak zorundayız. İlmini okuyorsak hikmetini de okuyacağız. Hikmetini okuyorsak, marifetini de okuyacağız. Marifetini okuyacaksak, muhabbetini de kazanacağız.

2010’lara geldiğimizde, ecdadımıza baktığımız zaman, onlar Kur’ânla yaşadıkça yükselmişler. Manevî eserler bırakmışlar. Biz de onların bize bıraktıklarını, mademki mirasçıları olduğumuzu iddia ediyoruz, hakkıyla bilip, anlayıp, yaşayıp ileriye götürmekle, ecdadımızdan manevî himmet isteme gayreti içinde olmamız gerekiyor. Eğer bu çerçeveleri düşünmezsek, yaşantımız sadece kuru bir silüetten ibaret olur. Adeta vitrinde bulunan giydirilmiş, donatılmış mankenin hâli gibi oluruz. Bu bakımdan hat san'atçısı bir çok vasıfla muttasıftır. Hat geleneğinde Şeyh Hamdullah diyoruz; bu şeyhlik bakkalda satılmıyor. Müderris diyoruz, Müderris Hattat Mustafa Rakım Efendi diyoruz. Yani Ordinaryüs profesör makamında. Seyyid diyoruz; yani kökleri tâ Peygamber Efendimize varan aile bağıyla gidiyor. Seyyid Kazasker Mustafa İzzet Efendi gibi daha niceleri var. Bu insanların yazdıklarında bir sır var ki, hâlen sırrını çözmek mümkün değil. Mânen öyle güzel bu sırra ermişler ki bizlere, nihayetsiz derece tercüme et et bitiremeyeceğimiz eserler ortaya koymuşlar.

Çalışmayı, başarmayı ve çalışırken başarmayı, karşımıza çıkan engellerle yüzleşmeyi göze alabilmemiz için bize düstur koyan büyüklerimiz de bu san'ata hizmet etmişler. Bu gün insanlık mânevî boşlukta yüzerken medeniyeti de unutuyor. Terbiyeyi gözardı ediyor. Güzellikleri de ıskalıyor. Nasıl oluyor? Bomboş bir heves... Sadece kazanmak ve tüketmekten başka bir şey yapmıyor. Nefesi tüketiyoruz, ömrü tüketiyoruz, evlâd ü iyâli tüketiyoruz, ülkemizi tüketiyoruz, güzellikleri tüketiyoruz. Ama yarına ne kalacağını hiç hesap etmiyoruz.

Birbirimizi kıskanmalar bugün de var. Tarihte de olmuş. Ama san'atkârlar arasındaki muhabbet Kur’ân ile olduğu zaman oraya bir terslik girmiyor çok şükür. Yunus Emre’nin “Dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek, derviş gönülsüz gerek” dediği gibi, biz o sözleri hayatımızın her kademesine yaymakla mükellefiz. Tabiî ki başarmak için çalışacaksınız, gayret edeceksiniz. Zorlukları aşmak için Allah’ın verdiği aklı kullanmak zorundasınız. Peygamber Efendimiz (asm) cihanşümul bir peygamber, kendisine Kur’ân-ı Kerim inmiş. Alah’ın sevgilisi başka bir peygamberin gelmeyeceği son peygamberin çektiği ıztıraplar karşısında bizim çektiğimiz sıkıntıların adı mı okunur? Efendimiz (asm) o günlerde Kur’ân’ın yazılması için uğraşmış. Sahabelerini çalıştırmış, teşvik etmiş. Kur’ân-ı Kerim bu sayede bugünlere gelmiş. Allah kıyamete kadar muhafaza edeceği bu hizmet için bazılarını görevlendirmiş. Hat san'atkârları da bunların içinde olduğunu hatırlamalı, bilmeli, unutmamalı ve gereği gibi yaşamalı.

İcazet alacak talebeleriniz var, değil mi ?

İnşaalah 3. dönem hat kursiyerlerimiz 18 talebe. Bir beyefendi, 17 hanımefendi.

Hanımlar daha mı başarılı?

Evet daha başarılı. Sevgiyi ortaya koydukları için çalışmalarda bu kadar ilerliyorlar. Biz yıllardır hanımları önemsememişiz. Siz hanımların bir şey üretmesini çekememişiz ve kıskanmışız.

Hattatlıkta bir çalışma geleneği var. Nedir bu?

Her hattatın ömr-ü hayatında sadaka-i cariye olarak Kur’ân-ı Kerim’i yazıp bırakma hizmeti vardır. Bu, Allah’ın verdiği lütfa karşı bir şükürdür. Yazılan Kur’ân-ı Kerimler sizin için hayat boyunca sadaka olur. Ayrıca çocuklarınıza güzel örnek olursunuz. Son dönem kursumuzda hangi talebeye Kur’ân yazdırılacağı manevî işaretlerle ortaya çıktı. Bu tamamen Yusuf Sezer’in dışında tecellî ediyor.

Kur’ân-ı Kerim’i yazmak ciddî bir sorumluluk değil mi?

Tabiî ki. Önünüzde Allah’ın kelâmı var. Onun hattına muvafık yazmak... Yazacakların çoğunu hafız kardeşlerimden seçtim. Elhamdülillah bitirdiler. 1-2 talebemiz kaldı. Talebelerimin çoğu kamu ya da özel sektörde bir işleri var. Bu kadar görevi bir arada yürütüyorlar. Diğer bazı talebelerimiz cevşen ve evrad yazdılar. Bir kardeşimiz de Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin derlediği dua demetlerini kapak hatları da dahil olmak üzere kitaplaştırdı. Başka bir talebemiz de namaz tesbihatını üstlendi.

‘Hat’ta hizmet ettirmek, hat san'atıyla kaynaştırmak, ruh ve evlerinin bu san'atın güzellikleriyle huzurlu olmasını temenni ederek başlarız çalışmaya. Bütün arzum şu oldu ve kursiyerlerime de bunu aksettirdim: “Sizlerin hizmet ettiğini, evinize iaşe kazanmanıza vesile olan güzellikleri gördüğümde mutlu olurum. Hizmet ettiğiniz yerlerde talebelerinize ders verirken yanınıza oturduğumda içeceğim çay ile emeklilik bahtiyarlığımı görmek istiyorum. Bu hizmete devam ediniz. Siz, sevgi ile anlatabilirsiniz.”

Bu san'ata talip olanlar da İnşaallah halis niyetle bu işe talip olurlar. Çünkü “Niyet hayır, akıbet hayır” düsturu ile yola çıkarız bir işe başlarken. Eğer bir insan ömr-ü hayatında bir takım güzel işler yapıyorsa ve bazı sıkıntılara maruz kalıyorsa, o, onun zekâtıdır. Ufak tefek tökezlemeleri olduysa da ikazıdır. Çünkü bu kalemi tutan ele Cenâb-ı Hak ufak ikazları yapar. Kısa ömürde çok eserler vermek zorundayız. Hem bu dünya, hem de ahiret için yapmalıyız. Hattat Hamid Aytaç Hocam rüyasında en iyi talebesi Hattat Halim Hocayı görüyor. Merhum normal hayatta da, ‘hat’ta da seri yazı yazar imiş. Rüyasında Halim Hoca harıl harıl yazıyormuş. Hamit Hoca “Halimciğim biraz yavaş yaz. Hata edebilirsin. Yavaş yaz” deyince, “Hocam cennetin duvarlarındaki yazıları yazdırıyorlar, yetiştirmem lâzım” deyince, Hamid Hocam heyecanla uyanarak, “Artık ölümden korkmuyorum. Orada da yazdırıyorlar, orada da yazdırıyorlar” derdi.

Maşallah ne güzel...

Hakikaten insan bu rüyalardan da ders almasını bilmeli. Çünkü “Kişi sevdiğiyle beraberdir” buyuruyor Peygamber Efendimiz (asm). Dünyada neyi seviyorsak ahirette onunla haşrolacağız. ‘Hat’la uğraşıyorsak Allah bizi orada ‘hat’la yüzleştirecek. Bununla ilgili Kayışzade Hafız Osman Efendinin ‘vav’ hikâyesi var. Bu zat Burdurlu. Merkez Efendi kabristanında yatar. Bu zatın mezartaşında şu cümleler yazılıdır. Bakın bir ‘hattat’ın ömrü nasıl bir çalışmayla geçiyor: “Hüve’l-Hallakum bâki. 157. Kur’ân-ı Kerim’ini yazarken Sûre-i Yusuf’taki ‘ersilhüm manen...’ âyetine kadar tashih eden Ramazan-ı Şerif’te teravih namazında 2. rekatta rükûda ömrünü Hakk’a teslim etti.” 157. Kur’ân sözü insanı hemen silkindiriyor değil mi?

Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz...

80-90 yıllık ömre demek ki sığabiliyor. Şeyh Hamdullah’ın kayıtlarda 100 tane Kur’ân yazdığı söylenir. Büyük Hafız Osman’ın yazdığı bütün Kur’ân-ı Kerimler padişahların özel koleksyonlarını, kütüphanelerini süslemiş. Büyük Hafız Osman, Sümbül Efendi kabristanında yatıyor. 1698 yılında vefat etmiş. 3 padişaha ‘hat’ hocalığı yapmış; Sultan Mustafa, 2. Mustafa ve Sultan Mahmut. Bu arada 26 padişahın 18’i fiilen ‘hattat’lıkla meşgul olmuşlardır.

‘Vav’ hikâyesine gelince; Hafız Osman Efendi Üsküdar’dan Sarayburnu’na kayıkla geçmeye çalışıyor. Herkes ücretini verirken Hafız Osman cübbesini yokluyor. Bir şey çıkmıyor. Kayıkçıya diyor ki “Evlât bugün cübbemi değiştirdim. Para kesesi ötekinin cebinde kalmış. Ben ‘hattat’ım, sana bugün bir ‘vav’ yazayım. Böyle helâlleşelim” deyince kayıkçı, “Ben senin ‘vav’ını ne yapayım. Bana akçe lâzım” der. “Evlât akçeyi verirdim, ama cübbemde kalmış. Sen bu günlük idare et.” Kayıkçı istemeye istemeye “Peki yaz” der. Kim olduğunu bilmiyor ki... Hafız Osman bir ‘vav’ yazıp veriyor. “Bunu gidip bedestende satarsın” da diyor. Bedesten, bugünkü Beyazıt Camii’nin arkasındaki Sahaflar Çarşısı.

Neyse kayıkçı ‘vav’ı cebine atıyor. Yolu bir gün oraya düşüyor. Tellalın yanına yanaşıp ‘vav’ı usulca gösteriyor. Tellal, el kaldırıyor “Hafız Osman” diyor. Herkesin kafası o yana dönüyor ve kulak kesiliyorlar. Kolunu gösteriyor. Arttıran arttırana. En yüksek parayı kim verdiyse ‘vav’ onda kalıyor. Parayı alıp kayıkçıya veriyorlar. Kayıkçı o parayla 3 tane kayık alıyor. Halbuki alacağı 1 akçe idi.

Kayıkçı, bundan sonra Hafız Osman gelsin diye dört gözle bekler oluyor. Gelse de bir ‘vav’ daha yazsa diye. Zaman geliyor Hafız Osman mütevazı haliyle yine aynı kayığa biniyor. Kayıkçı onu tanıyor. Akçeyi kayıkçıya uzattığında “Üstadım sizin akçeniz geçmez. N’olur bir vav daha yazar mısınız?” “Evlât, o vav her zaman yazılmaz. Sen bugün akçeni al.”

Gerek Kayışzade gerek Hafız Osman gibi tarihte binlerce örnek var bunun gibi... Bunlardan bîhaber, mirasyedi olarak yaşıyoruz. Farkında değiliz...

Şerefyâb olduk, selâmlaştık, dualaştık; gönül dostlarımız da bize dua etsinler, hattatları duâda unutmasınlar vesselâm…

Hüsn-ü ‘hat’tın hakikatini daim gösterebilmeniz duasıyla... “Onu müellifi sipariş verdi..” Hamid Hocamdan el aldıktan sonra kendisine gelen siparişleri, yazı işlerini “Hafız Yusuf’a götürün, icazet verdik” derdi, yönlendirirdi. Bakınız büyüklerin teşvikine… Onların elleri hep açık, vermeyi murad etmişler. Yeni Asya’da Ali Toker Beyefendi var. Sohbet büyüğümüzdür. Ali Bey dedi ki bana: “Yusuf kardeşim, Cevşen ve Türkçe Açıklamasına Kur’ân hattıyla bize bir kompozisyon yapıver. Öte yandan bilgisayarda namaz tesbihatının cep boyunu hazırlıyoruz, istersen onun da kapağını yazabiliriz. Ama ne ücret alırsın?” O günkü şartlarda bir şey söylemişim, “Biraz fazla söyledin, o zaman sadece Cevşen’in kapağını yazınız.” Aldım, çalışmaya başladım. Cevşen’in kapak hattı bitti. O akşam rüyamda Bediüzzaman… Omzumdan sıvazlıyor. “Evlât… Ben sipariş veriyorum. Namaz Tesbihatı kapağını da yazınız lütfen, sipariş benimdir. Ecrini, mükâfatını Rabbim fazlasıyla verecektir. Ömrün ziyade olsun, bereketli olsun. Yüzünüz gülsün evlâdım” dedi... Hemen o gün götürmem gereken yazıyı, bir gün sonraya tehir ettim, Namaz Tesbihatı ve Türkçe Açıklaması kompozisyonunu da hazırladık… İnanır mısınız? Cevşenin kapağından ziyade, Namaz Tesbihatı için hazırladığımız çalışmaya hayranım… Ali Bey tabiî şaşırdı, “Kardeşim biz bunu sipariş vermemiştik” deyince, “Onu müellifi sipariş verdi…” dedim, şaşırdı kaldı. Bakınız siz eğer Cenâb-ı Hakk’ın yolundan giderseniz, mânâ büyükleri de size refakat ediyor, himmet ediyor, elinizden tutuyorlar. Yeter ki “Ben kimin kalemini tutuyorum?” diye düşünecek insan. Kimin verdiği hünerle hareket ediyorum diye bir kere muhasebe edecek kendini. Hattat Hamid Aytaç Hoca… Bir gün yurttayım, gazetenin birinde arka sayfada Hattat Hamid Aytaç Hocamla tam sayfa röportaj yapılmış, renkli fotoğraflı… Hafta sonu Recep Hocam geldiğinde sordum ona, “Hocam Hattat Hamid Aytaç kimdir? Hiç görmedim.” “Evlât” dedi, “Hattat Hamid Aytaç, bizim Hat san'atında dedemiz. Bu fakir hocanız, Hattat Halim Özyazıcı’nın talebesiyim. Halim Özyazıcı, Hamid Beyin ilk talebesi.” Bakınız şimdi o günkü lise talebesinin ifade tarzına, “Hocam şayet refakât ederseniz, müsaadeniz olursa, sizi incitmeyeceksem, Hamid Hocamı ziyarete gidebilir miyiz?” Hocam dedi ki: “Evlât iyi olur, uzun zamandır Üstadımı ihmal ettim. Arefe Günü gidelim” dedi, ki Kurban Bayramı da yaklaşıyordu. Gittik, benim için muazzam bir sevinçti, dünyaca ünlü bir hattatın elini öpüyordum… Recep Hocamın takdimi “Üstadım, bu Hafız Yusuf Efendi çok kabiliyetli, gayretli, ahlâkı da bu işe müsait, sizden devam edip bitirmesini arzu ediyorum. İcazetini sizden almasını ümid ediyorum. İkimizin de ismini, bu san'atın yüzünü ak eder. İsmimizi yâd eder, size takdim ediyorum” deyince, “Receb’ciğim, siz daha sıhhatlisiniz, sizde devam etsin, yine biz icazetini yazarız” dedi. Receb Hocam (bu görüşmeden bir sene sonra) 1978’de vefat ettiğinde Hamid Hocam hayattaydı. “Demek ki seni bana bunun için getirmiş. Receb Hocanın emaneti olarak seni kabul ettim” dedikten sonra Hamid Hocam “Artık yaşımız ilerledi, senin emeklerin zayi olmasın, artık icazetini verelim” dedi.

Aşkın helâli-haramı...

HALİT ERTUĞRUL - halit1956@ttmail.com

Muhterem Halit Bey Hocam,

...Aşkla ilgili size soracağım bir konu var. Bunun için de bana yardımcı olursanız, problemimi biraz daha çözmüş olurum. Konu şu: Genciz, âşık oluyoruz. Gönül bu, sizin ve aklınızın istediğine değil, kendi istediğine âşık oluyor.

(...)

Aşkın helâli-haramı olur mu?

Kucak dolusu, gönül dolusu sevgi dolu selâmlar.

İskender

PARLAK

TEKLİFLER

Tabiî ki insan sever, aşık da olur. Ama bu aşkın kontrolsüz bir şekilde hayatımızı alt-üst etmesi çok vahim bir sonuçtur. Buna müsaade etmemek için çok özel bir çaba göstermelidir.

İskender Parlak kardeşimin sorduğu soru da çok önemli: Aşkın helâli-haramı olur mu? Hangi aşk haram, hangisi helâl?

Bunu bilmek şu açıdan önemli. Aşk tutkusuna kapılan gençlerin helâl-haram inancı varsa, hiç değilse harama yönelmemek için özel bir gayret gösterir.

Aşkın haramı ve helâli ayrımı, bizim uzmanlık alanımızın dışında olan bir konudur. Ancak bunun yerine toplumun onayladığı aşklar ve onaylanmadığı aşklar konusunda bir şeyler söylemek mümkündür.

Onaylanan aşklar:

Toplumun onayladığı aşklar deyince, bu konuya etki eden faktörlerin başında din, gelenek, töreler ve bilim gelir. Bunlar nelerdir:

1- İnsanı harama götürmemeli. Yani dinen uygun olmalı.

2- Aileleri rencide etmemeli.

3- Namus mefhumunu ön plâna almalı.

4- Gelenek ve göreneklere uygun olmalı.

5- Zamanı iyi ayarlamalı.

6- Bir kavga ve düşmanlık konusu yapılmamalı.

Yaşanan aşklar meşrû dairede iffet ve gelenek kurallarına uygun yürürse, toplumun onayladığı bir süreç oluşur. Ayrıca ilk görüşme ile nikâh arasındaki dönem ne kadar kısa olursa o kadar problemsiz bir evlilik programı ortaya çıkar.

Onaylanmayan aşklar:

Bunun örneklerini çevremizde sıkça görürüz. Nedir bunlar?

1- Görüşmelerdeki pervasızlık ve vurdumduymazlık.

2- Evli olmadığı halde birlikte yaşama, aynı evde kalma.

3- Nikâha ve resmiyete lüzum görmeme.

4- Nikâhsız çocuk yapmak.

5- Kaçırmak.

6- Ailelere rağmen evlenmek.

7- Namus ve iffeti önemsememek.

Bununla ilgili bana gelen bir mektubun küçük bir kısmına yer vermek istiyorum:

“Hocam,

Ben Yalçın, iki yıl önce mezun ettiğiniz öğrencilerinizden birisiyim. Öğretmenim, çalışıyorum. Okulu bitirirken kendi aramızda sözlendiğim kızla evlendim. Bir yıl sonra da ayrıldım.

Bu olay beni çok sarstı. Hâlâ kendime gelemedim. Suç bendeydi. Kız; davranış, anlayış ve inanç yeterliliği bakımından bana denk değildi. Her şey zamanla düzelir, diye düşündüm. Düzelmedi, daha da kötü oldu.

Bu evliliğe hem onun, hem de benim ailem karşı çıktı. Biz dindar bir aileyiz. Evimizde gelenek ve törelerimiz etkilidir. Kız ise, çok serbest büyümüş. Çekinme ve sakınma duygusu yok, çok rahat hareket eden birisiydi. Meselâ erkek kardeşimle öpüşüyor, anne ve babamla da tokalaşıyordu. Bunlar bizim orada hoş görülmüyordu.

Benim yanımda diğer erkeklerle senli-benli arkadaşlık ediyor. Çay içiyor, bahçeye çıkıp geziyordu. Onun attığı kahkahayı ben atmıyordum.

Ben bunu kaldıramadım, boşandık. Daha bir ay olmadan birisiyle çıkıyor, keyfi yerinde...

Yanlış bir tercihte bulunduğumu çok iyi anlıyorum. Evliliği tek başıma değil, çevreyle, ailemle birlikte düşünmek lâzımmış. Aklım başıma geldi, ama ailemiz yıkıldıktan sonra...”

R.I.

Bu mektup her şeyi özetlemiyor mu?

Gayr-i meşrû muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir

Ey bedbaht ehl-i dalâlet ve gaflet! “Gayr-i meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir” kaidesi sırrınca, siz, fıtratınızdaki Cenâb-ı Hakkın zât ve sıfat ve esmâsına sarf edilecek muhabbet ve mârifet istidadını ve şükür ve ibâdât cihazâtını nefsinize ve dünyaya gayr-i meşrû bir sûrette sarf ettiğinizden, bilistihkak cezasını çekiyorsunuz. Çünkü, Cenâb-ı Hakka âit muhabbeti nefsinize verdiniz; mahbubunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünkü, hakikî bir rahatı, o mahbubunuza vermiyorsunuz. Hem onu, hakikî mahbub olan Kadîr-i Mutlaka tevekkül ile teslim etmiyorsunuz, dâimâ elem çekiyorsunuz. Hem, Cenâb-ı Hakkın esmâ ve sıfatına âit muhabbeti dünyaya verdiniz ve âsâr-ı san’atını âlemin esbâbına taksim ettiniz; belâsını çekiyorsunuz. Çünkü, o hadsiz mahbublarınızın bir kısmı size Allahaısmarladık demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor. Bir kısmı sizi hiç tanımıyor, tanısa da sizi sevmiyor, sevse de size bir fayda vermiyor; dâimâ hadsiz firâklardan ve ümitsiz dönmemek üzere zevâllerden azab çekiyorsunuz.

Sözler, 3. Mevkıf, 2. Nokta’nın 2. Mebhası, s. 579

LÜGATÇE:

bedbaht: Bahtsız, mutsuz, kötü, fenâ.

ehl-i dalâlet: Hak yoldan sapmış olanlar.

fıtrat: Yaratılış.

esmâ: İsimler.

ibâdât: İbadetler.

Kadîr-i Mutlak: Sonsuz kudret sahibi Allah.

esbâb: Sebepler.

âsâr-ı san’at: San'at eserleri.

zevâl: Sona erme.

OKUDUKÇA

SELİM GÜNDÜZALP - sgunduzalp@yeniasya.com.tr

KALP KIRMAK BAŞ YARMAYA BENZEMEZ

Kırılan şeyin önemine göre, kırmanın tehlike ve sorumluluk boyutları da artar, yükselir ve derinleşir.

Bir sürahiyi kırmışsanız birkaç lira ödemekle bu zararı telâfi edebilirsiniz. Ağacın bir dalını kırmışsanız onun onarılması için koca bir kâinatın seferber olmasına, ağacın kökünden gövdesine, havaya, suya, güneşe kadar çok şeyin bu konuda bir şeyler yapmasına ihtiyaç duyulur.

Ağacın dalını değil de bir insanın kolunu koparmışsanız, böyle yüz kâinat bir araya gelse bu yaranın kapanması, bu zararın telâfisi artık mümkün değildir. Bu cürmün cezası da ona göre büyük olacaktır.

Nur Külliyatı’nda “Beden ruhun hanesidir” buyrulur. Bir kolu koparmak o hanenin bir bölümünü yıkmak demektir. O hanede görev yapan ruh, bu yıkımdan son derece et-kilenir, üzülür ve yapacağı birçok işlerin yarım kalması yahut noksan olması yönüyle de manen zarara uğrar.

En büyük yıkım, o hanede misafir olan ruha verilen zararlarda kendini gösterir.

Kalp kırmak, baş yarmaya benzemez. Birincisinde bizzat hane sahibine zarar verilmektedir, ikincisinde ise haneye. Bu tıpkı, bir evin camlarını kırmakla, o evde oturanın gözlerini kör etmek arasındaki fark gibidir. Bu ikinci yıkım, çok büyüktür; sorumluluğu ve cezası da ona göredir.

Prof. Dr. Alaaddin Başar

YAĞMUR VE NEBİ (asm)

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım 

Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım 

Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım 

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım 

Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

Bahira’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım 

Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım 

Senin için görülen bir düş de ben olsaydım 

Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım 

Senin visâlinle bir gülmüş de ben olsaydım 

Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım 

Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım 

Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın

Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım…

Nurullah Genç, Yağmur

ÖYLE BİR GÜN Kİ...

Öyle bir günden sakının ki, o gün hepiniz Allah’a döndürülüp götürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı amellerin karşılığı verilecek ve onlara asla haksızlık yapılmayacaktır.

Bakara Sûresi, 281

UMAR MIYDIN?

Görünmez âşinâ bir çehre olsun rehgüzârında;

Ne gurbettir çöken İslâm’a İslâm’ın diyârında?

Umar mıydın ki: Ma’betler, ibâdetler yetîm olsun?

Ezanlar arkasından ağlasın bir nesl-i me’yûsun?

Umar mıydın: Cemâ’at bekleyip durdukça minberler,

Dikilmiş dört direk görsün, serilmiş bir yığın mermer?

Umar mıydın: Tavanlar yerde yatsın, rahneden bîtâb?

Eşiklerden yosun bitsin, örümcek bağlasın mihrâb?

Mehmed Âkif Ersoy

EY İSTANBUL! SANA BU ŞEREF YETMEZ Mİ!

Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u zaptettiği zaman, Akşemseddin Hazretleri’nin rüyasıyla Ebâ Eyyübe’l-Ensâri Hazretleri’nin kabri keşfedildi. Asırlarca evvel İstanbul’u zaptetmeye gelen ordularla beraber İstanbul’a gelerek şehit düşen Ebâ Eyyübe’l-Ensâri hakkında Akşemseddin Hazretleri şu beyti söylemişti:

‘Yetişmez mi bu şehrin halkına bu nimet-i bâri

Habib-i Ekrem’in yâri Ebâ Eyyübe’l-Ensâri’

(Ebâ Eyyübe’l Ensâri Hazretleri’nin burada medfûn olması, İstanbul için Allah’ın (cc) ne büyük nimetidir. Bu lütuf, İstanbul halkına yetişmez mi?)

Şefik Can

ASIL ZENGİNLİK

Asıl zenginlik mal zenginliği değil, gönül zenginliğidir.

Hz. Muhammed (a.s.m.)

SEBEPLER DÜNYASI

Ağaç isteyen tohum eker.

Mevlânâ Celâleddin Rûmî

İPEKBÖCEĞİ

İpekböceği kozadan çıkarken alın teriyle ördüğü ipeği yırtıp parçalar. Bu yüzden çiftçiler ya ipeği seçerler, ya ipekböceğini. İkisini birden koruyamazlar. Çoğu zaman ipeği kurtarmak için ipekböceğinin canını alırlar. Bir tek mendil için bilir misin yüz ipekböceği can verir?

Elif Şafak, Aşk, s. 111

YAKINLIK

Neye yaklaşsam, sonu uzaklık ve kırgınlık;

Anla ki, yok, Allah’tan başkasıyla yakınlık…

Necip Fazıl Kısakürek, Çile, s. 49, 1977

GÖNÜL YIKMAK

Bir kez gönül yıktın ise

Bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi

Elin yüzün yumaz değil

Yunus Emre

ÇELİŞKİ

Size ne oluyor da dünyada kazandığınız az bir şeye seviniyor, ahirette kaybettiğiniz birçok şeye üzülmüyorsunuz?

Hz. Ali (kv)

YOKLUĞUMUN RESMİ

Var’da yoku, haykırırken her seda 

Aklım ki, aklımı başımdan aldı 

O’na gidiyorum, bana elveda 

Sonsuz olan sona, bir nefes kaldı..

Uğur Işılak

KAYITSIZ KALMAK

Bir insana karşı işlenebilecek en büyük günah, ona karşı kayıtsız davranmaktır.

Bernard Shaw

KENDİNİ TANIMAK

Kendini tanıtmaya değil, tanımaya çalış.

Franz Toussaint

DEĞER BİLMEK

Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyor ama hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar.

Oscar Wilde

İnkılâpçı padişah: II. Mahmud (1)

Bediüzzaman diyor ki:

Biliniz ki, asker ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer; bir çark itaatsizlik etse, bütün fabrika herc ü merc olur. Asker neferâtı siyasete karışmaz; Yeniçeriler şahittir.

Divân–ı Harb–i Örfî, s. 34

***

Düvel–i İslâmiyede velev nadiren olsun gayr–ı müslim, askerlikte istihdam olunmuştur. Yeniçeri Ocağı buna şahittir.

Münâzarât, s. 76

***

Ben işittim ki, askerler bazı cemiyetlere intisap ediyorlar. Yeniçerilerin hadise–i müthişesi hatırıma geldi; gayet telâş ettim. Bir gazetede yazdım ki....

Tarihçe–i Hayat, s. 60

Kurmuş olduğu

ordunun baş komutanı, öz oğlunu katletti

Konu hakkında detaylı bilgilere geçmeden önce, Sultan II. Mahmud ve iktidar dönemiyle ilgili belli başlı hususları satır başlarıyla hatırlamaya çalışalım.

* 1785 doğumlu olan Sultan II. Mahmud, 1808'de Saray'da ve hükümet merkezinde yaşanan kanlı boğuşmaların ardından tahta geçti. (Kabakçı Mustafa İsyanı, III. Selim'in katli, Alemdar Mustafa Paşanın asilerle çatışması, vesâire...)

* 23 yaşında tahta geçen Sultan II. Mahmud, 54 yaşında (1839), verem hastalığı sebebiyle vefat etmiş olup, saltanat müddeti 31 senedir.

* Onun devr–i saltanatında, gerek dahilî ve gerekse haricî çalkantılar, yani cephe savaşları ile iç isyanlar, idamlar, katliâmlar ve kanlı boğuşmalar hemen hiç eksik olmadı.

* Sultan II. Mahmud'un en bâriz vasıflarının başında, onun "yenilikçi", ya da "inkılâpçı" yönü gelir: 1) Orduyu yenileme, değiştirme, hatta lağvetme. 2) Kıyafet inkılâbı yapma; belli sahalarda cübbe, sarık, kovuk ve benzeri kıyafetleri yasaklamak, fes giyme mecburiyeti getirmek gibi...

* Sultan III. Selim'in öldürülmesi ve onun yerine geçen IV. Mustafa'nın da tahttan indirilip hapsedilmesinden sonra, II. Mahmut'tan başka tahta geçme ehliyetine sahip birtek Osmanlı Hanedanı erkeği kalmamıştı. Bundan dolayıdır ki, saltanatın kaldırıldığı 1922'ye kadar gelen bütün padişahlar, Sultan II. Mahmud'un neslindendir. Sultan Abdulmecid (1939–61) ile Sultan Abdulaziz (1861–76) onun oğlu, diğer dört padişah (V. Murad, II. Abdulhamid, Mehmed Reşad ile Vahideddin; ayrıca, son halife Abdulmecid Efendi) ise onun torunlarıdır. (Padişah olan dört torun da, çok evlilik yapmakla nâm salan Sultan Abdulmecid'in çocuklarıdır.)

* Yeniçeri Ocağını söndürerek kaldıran ve onun yerine "Asakir–i Mansure–i Muhammediye" ismiyle yeni bir ordu kuran Sultan II. Mahmud, çok büyük bir taktik hata yaptığını ancak ölüm döşeğinde tam anlayabildi. Hz. Muhammed'in (asm) ismini de âlet ederek kurmuş olduğu bu ordunun, (Mısır Eyaletine bağlı) bir mahallî kuvvete karşı Nizip'te bozguna uğraması Sultan Mahmud'u verem ederken, kendi sevgili oğlu Sultan Abdulaziz'in yine aynı ordunun başkomutanı (Hüseyin Avni Paşa) tarafından önce hâl, sonra da katledilmesi (Haziran 1876) ise, bütün Osmanlı'ya kan ağlattırdı.

Sultan Abdulaziz için sarf edilen şu sözler, dillere destan olmuştur:

Seni tahttan indirdiler,

Beş çifteye bindirdiler,

Topkapı’ya gönderdiler,

Uyan Sultan Aziz uyan,

Kan ağlıyor bütün cihan.

İki büyük inkılâp: Ordu ve kıyafet

Sultan II. Mahmud, 31 yıllık saltanat devrinde, şüphesiz çok işler yaptı, birçok yeniliğe imza attı. Savaşlarda galibiyet ile mağlûbiyet halkaları birbirini takip etti. Sonuç itibariyle, hezimetlerin ağır bastığı söylenebilir.

Şanssızlığı, koca Osmanlı devletinin bütün kurum ve kuruluşlarıyla yaşlanmış olması. Yaşlılıkla gelen takatsizlik, her canlı gibi her devlet için de mukadder bir âkıbet. Bazıları çabuk çöker. Osmanlı, yine en dayanıklı ve en uzun ömürlü hanedan devleti olarak tarihe geçti.

Şanssızlık bir yana, Sultan Mahmud'un bir de şahsından ve karakteristik özelliklerinden kaynaklanan bazı kusurları vardı.

Meselâ, öz ile uğraşmak yerine kabuk tabakasına önem vermesi. Yani, ilim ve irfan ile insanları, sosyal grupları eğitip aydınlatmak yerine, şekille, kılık–kıyafet gibi işlerle uğraşması, dış görünüşe değer vermesi. Bunun için kan dökmeyi göze alması.

Keza, askeriyede ıslâhat yapmak yerine devrim yapma cihetine gitmesi. Meselâ, Yeniçeri Ocağını çok kanlı bir şekilde ortadan kaldırarak, kendince kökten çözüm yollarını tercih etmesi.

Kazan taştı, ocağı söndürdü

Yeniçeri, Osmanlı'da devşirme piyade kuvvetiydi. Savaşta cepheye gider, yiğitçe harbeder, barışta ise İstanbul'un güvenliğini sağlardı. Özellikle fetihlerde çok büyük hisse sahibidir. Ne var ki, bu önemli kurumu zaman zaman siyasete, şahsî menfaate ve iktidar hırsına âlet edenler de olmuştur. İktidarın vazifesi, bu tehlikeli gelişmelere fırsat vermemektir.

İşte, bazı padişahlar (Genç Osman ve III. Selim gibi), değişik sebeplerle zaman zaman kazan kaldırarak isyan eden Yençeri Ocağını ıslâh etmek yerine, bu askerî kurumu kapatma cihetine gitmişler. Ancak, bu tarz teşebbüsler hep geri tepmiş ve tam aksine sonuçlar vermiştir.

Nihayet, 1808'de padişahlık sırası Sultan II. Mahmud'a geldiğinde, o da aynı şeyi düşündü, ancak harekete geçmek için fırsat kolladı ve tâ 1826'ya kadar bekledi.

15 Haziran 1826'da bir ferman yayınlayan Sultan II. Mahmud, Yeniçeri Ocağının lağvedildiğini duyurdu.

Bir taraftan da, temin etmiş olduğu alternatif kuvvetlerle, Yeniçeri birliklerinin bulunduğu noktalara ani baskınlar yaptırarak ele geçen bütün neferatı öldürttü. Bir kısmını denize döktürdü.

Bu tarihte, İstanbul ve taşradaki Yeniceri Ocağına kayıtlı askerlerin mevcudu on bini geçiyordu. Fermanı müteakip tenkillerle, hiç mübâlâğasız, askerlerin yarıdan fazlası öldürüldü.

Yaklaşık beş yüz sene hizmet eden bu askeri ocak, bu sûretle söndürülmüş oldu. Üstelik, bu hadiseye "Vak'a–yı Hayriye" ismi verilerek kayıtlara geçirildi.

Kapatılan bu askerî ocağın yerine ise, Asakir–i Mansure–i Muhammediye teşkilâtı kuruldu.

Ne var ki, peygamber ismi âlet edilerek kurulan bu yeni askerî düzen, sonradan zuhur eden hemen hiçbir savaşta ordunun eski kuvvet ve satvetini yakalayamadı.

Dışa karşı âciz duruma düşen, hatta Mısır vilâyetinin mini ordusuna bile mağlûp olan bu yeni teşkilât, aslî vazifesini terk ile siyasete bulaşmayı tercih etti. 1876'da saltanat darbesi yapan aynı ordu, kurucusu olduğu Sultan II. Mahmud'un aziz evlâdı, Sultan Abdulaziz'in başını yedi.

Ölüm mülâhazaları

ELİF RUHEFZA ALTUNER 2ceffelkalem@hotmail.com

(I)

Sınıfın camından bir vakit durup âlemi seyre koyuldum, âlemin hüzne düşmüş mevsimini.. Mevsim lisân-ı hâliyle “hazan”, eskimez/eskimeyecek adıyla “ölüm”... Yaprakların gökten yere arz-ı endâmı, kuşların dallarda tek tük kalışı acâib bir hüzün veriyor rûhuma.. Pencereme konan kuşlar görünmez oluyor.. O şeklinde Rabbin “Hâlık” ismine haşyetle şahit olduğum ve “Musavvir” ismine hayret ettiğim yapraklar “Mümît” isminin tecellisi olup toprağa düşüyor. Hepsi birden şehadet ediyor büyük gerçeğe: “Toprağın üstünde ne varsa topraktır” diye.. Tam da hüznâlud bir fütur sîneme yaklaşmışken, Üstad Hazretlerinin kavak ağaçlarının raks eden sûretine bakıp sonra zihnine bu kavak ağaçlarının kış aylarındaki mahzun hâllerinin düşüp mahzun olması1 yerleşti sîneme. Sonra Üstad Hazretleri demiş ki: “Birden hakikat-ı Muhammediyenin (asm) getirdiği nur, imdada yetişti. O hadsiz hüzünleri ve gamları, sürurlara çevirdi”.

Rûhum bu hakikâti tekrar sırtlayınca, yani “Metîn” isminin tecellisi ile teselli bulunca feraha kavuştu, ihyâyı bekler hâlde Mümît esmâsının endâmı fikrimi temizledi, zikrime mebde’ oldu.. Mevsim deverânı (yani nebatâtın / hayvanâtın / mevcudâtın firak ve zevâllerinin tezâhürü) ölümü yakînleştirdi / yakınlaştırdı; ölümü gözüme “güzel” kıldı.. Sonra baktım ki yol arkadaşım ölüm, hep varmış.. Yani hâkîki bir yol arkadaşı gibi hep yanımdaymış, yakınımdaymış.. Bir ses duysam bilmem lâzımmış ki bu ses bir vakit sonra kesilecek, yani ölecek. Bir kıvılcım alev alsa bilmem lâzımmış ki sönecek ölecek.. Ölümün varlığı, varla var arası.. “Her canlı, ölümü tadar...”2 âyetinin bürhanı şu ölümler.. Bir salâ niyetinde şu âlemin sesleri. “Ey ins, duy beni, gör beni, gör de bil, bil de sev .. sev de hazırlan gelişime..” diyor ölüm.. Kimisi ölümden kaçacağını sanıp bütün emârelerini kaldırmak istiyor ama “...Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır”3 âyetinin acı şahitleri olmaktan da kurtulamıyor.. Kimi nûra müştâklar4 da kefenini çantasında gezdiriyor.. Ölümü hatırlamak, onu sevmek, hatta şair gibi “Ümitler içindeyim, çok sükür öleceğiz”5 demek ne güzeldir.. Mevlânâ Hazretleri de ölümünü maşuğuna kavuşmak gecesi saymış.. Ölümün bakmakla şekilleneceğini haber vermiş ve bunun için demiş: “Ölüm, herkese kendi rengindedir”6

(II)

“En son ölüm gelir,

yine de erken deriz”7 diyor şâir.. Haklı değil mi? Hayattan memâta kadar binlerce emeli râm ediyoruz ömrümüze.. Her şeyi yaşıyoruz, ânı taşırıyoruz zaman aynasından.. Her yaşanılası olanı istiyor ve yaşıyoruz geç-erken.. Gelen ölüme “erken” ; gidene “daha gençti” diyoruz hesap-kitap etmeden.. Şu ömür bizim değilse fâni ise meselâ ve ölüm kat’î ise gelene erken demek, vakti beğenmemek, nazı niyâz etmek kimin haddine? Hem şu dünyanın zulmü, çirkefliği ölümsüz çekilir miydi yani ölüm ahirete bir dibâce olmasa nasıl yaşardık? Mazlûmun dünya ateşini söndürecek, zâlimin âhiret ateşini başlatacak bir el şu ölüm.. Sahi: “içinden ölüme geçmeyen bir hayatım olsa ölürdüm!”8

Ölüm gölgesidir, yol arkadaşıdır insanın ve ânı taşır, “CAN” yoldaşı olur câna... İnsan bir ömür boyu yoldaş olduğu dostuna dönüp de bakmaz mı hiç? Hani ya solundadır ya sağında.. Hiç değilse arkasında, önünde de gider başkaları ile beraber.. Gölgesidir ve bir gün gölge öne düşer! Görmez mi hiç insan hep yanında olanı, yâhut niçin görmek istemez? Kör olmalıdır, yâhut deli.. “Her insan ölecek yaşta”9 ise ve Bediüzzaman Hazretlerinin bahsettiği üzre “bazı olayların vukuundan evvel bilinmesinin elîmliği sebebiyle ölümün ve ecelin mübhem bırakılması”10 varsa ve her halükârda ölüm kendini emareleri ile belli ediyor ve en büyük emâre olan bizatihi varlığı ile her saat başı kendini gösteriyor ise ‘gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar’11 misâli gözünü kapamak delilik değil de nedir ki? Ecdadın “ölüm”ü hatırda tutmak ve gafilâne dünyaya dalmamak için şehrin tâ içine taşıdığı kabristanları şimdi şehrin dışına ve izbe yerlere atan günümüz modern insanı ölümden kurturabilmiş mi kendini? Kurtarmak istedikçe önüne gelmemiş midir? Kabristanlar şehrin dışına atılmış, ama baş köşe ettiğimiz aynalar ‘ölümün keşif kolları’nı saklayamamış. Binler emârelerle kendini belli etmiş ölüm ve vakti gelmiş safiyâne sûretini göstermiş..

Evet insan doğumla doğsa da ölümle yaşıyor. Ölümü istemese de ölüm bir şekilde çekiyor insanı ve insan en azından başkalarının ölümüne hayır diyemiyor, banane edemiyor. Titriyor, ürperiyor bir kere, en lâkayd adam dahi... “Bize ne başkasının ölümünden demeyiz” diyor şâir ve devam ediyor:

“Çünkü başka insanların ölümü / en gizli mesleğidir hepimizin / başka ölümler çeker bizi / ve bazen başkaları / ölümü çeker bizim için.” 12

(III)

Ey ölüm! Andım ve yazdım seni.. Can yoldaşımsın, öyle olacak ki canım çıkacak seninle! Keyfiyetin nasıl bilmem, ben seni sevdim; lâkin azığım gelmeye yeter mi bilmem.. Geleceksin belki şu kalemi elimden bırakmadan, belki yazacağım da sonra diyecekler ki: “Ölmeden önce yazdı da gitti”.. Geleceksin, biliyorum..

Ve sen ey ölüme dibâce olmuş, şu dünyanın kendine dönüşünü 17 def’a gördüğü hâlde gel-gitlerini unutmuş ömrüm! Bil ki unutma ki; ÖLECEKSİN!

HÂMİŞ:

1- Meyve Risâlesi; 2- Enbiya: 35; 3- Nîsa: 78; 4- Bekir Berk Ağabey kefenini çantasında taşırmış. 5- Ziyâ Osman Sabâ-”Rabbim, Nihayet Sana”; 6- Mevlânâ Celâleddin-i Rumî - Mesnevî (III); 7- Mevlânâ İdris-”Sis Oldu Şarkılar”; 8- Keyfince Lügât; 9- Cüneyd Suâvi; 10- Mektubât, 19. Mektub; 11- Âyet-ül Kübrâ; 12- İsmet Özel - Capriccio Ölüm (Erbain)

06.02.2010

 
Sayfa Başı  Geri


Önceki Elif Eki

  (30.01.2010) - Sultan II. Abdulhamid'i doğru anlamak

  (24.01.2010) - Kur’ân’ın dört esası: Hayat yolculuğunda yol haritamız

  (18.12.2009) - ‘BEN BİR CANIM AMMAA!’

  (11.12.2009) - ÇIĞIR AÇAN BİR ANSİKLOPEDİNİNHİKÂYESİ

  (04.12.2009) - Kimin cenazesini taşıyacağımı Urfa'da öğrendim

  (20.11.2009) - ‘Yetimler babası kahraman Kâzım Karabekir’

  (13.11.2009) - Eşi Zarife Canan, İbrahim Canan'ı anlatıyor:

  (06.11.2009) - “Kayıp” değil; geçici firak...

  (30.10.2009) - “ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU”NA ADNAN MENDERES DE MUHALİFTİ

  (23.10.2009) - Küre-i arzın merkezindeki ibadet

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim oktay usta yemek tarifleri Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl