30 Ocak 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR Mobil İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Elif Eki

Sultan II. Abdulhamid'i doğru anlamak

Geçen haftadan devam

Şahsî ve siyasî hayatı

Evet, kiminin "Kızıl Sultan", kimininse "Ulu Hakan" diye yâdettiği 34. Osmanlı Padişahı Sultan II. Abdulhamid, 21 Eylül 1842'de dünyaya geldi.

Babası Sultan Abdulmecid, amcası ise, darbecilerin zulmüne mâruz kalmış olan Sultan Abdulaziz'dir.

10 yaşında iken annezi Timujgan Sultanı kaybetti. Amcası Sultan Abdulaziz'in 1867 yılında çıktığı Avrupa seyahatine katıldı. Dokuz sene sonra ise (1876), amcasının hem tahttan indirilmesine, hem de şüpheli/şaibeli şekilde katledilmesine şahit oldu.

Ayrıca, ruhî buhran geçiren büyük kardeşi V. Murat'ın kısa süreli saltanatına da şahit olduktan sonra, 31 Ağustos 1876'da kendisi Osmanlı tahtına geçerek padişah oldu.

Aynı sene içinde I. Meşrûtiyet ilân edildi, anayasa (Kànun–i Esasî) yürürlüğe girdi, iki heyetli (Ayan ve Mebûsan) Meclis ihdas edildi.

Bir sene sonra (1877) patlak veren "93 Harbi" ise, hemen herşeyin değişmesine sebebiyet verdi. Tayinle gelen ve ciddî bir fonksiyon icra etmeyen Ayan Meclisi dışındaki herşey kaldırıldı, herşey eski vaziyetine döndürüldü. Yani anayasa askıya alındı, meclis kapatıldı, dolayısıyla I. Meşrûtiyet lağvedilmiş oldu.

1878'de şekillenen bu siyasî tablo, tam 30 sene aynı minval üzere devam etti.

1908'in Temmuz ayına gelindiğinde, II. Meşrûtiyet'in ilânı kaçınılmaz oldu. Anayasa ve Meclis, faaliyete kaldığı yerden devam etti.

Ne yazık ki, 30 yıl sonra yeniden açılan hürriyet çiçeklerinin yanında daha dehşetli bir istibdadın dikenleri yeşerdi. On yıl içinde hemen herşey altüst oldu.

33 yıldır perde altında biriken kin ve iğbirar, öylesine şiddetli ve gürültülü bir sadâ ile patladı ki, 1909'dan sonra 600 yıllık Osmanlı'nın maddî saltanatını parça parça etti.

27 Nisan 1909'da tahttan indirilen Sultan Abdulhamid, Selânik'e gönderildi. 1912'deki Balkan Harbi sebebiyle, oradan Beylerbeyi Sarayına getirildi ve 10 Şubat 1918'de vuku bulan vefat tarihine kadar burada gözetim altında tutuldu.

* * *

Diyebiliriz ki, 1877'den 1950 yılına kadar yaşanan yıkım ve tahribatın içinde Sultan Abdulhamid'in şahsiyetinin değil de, ancak siyasetinin büyük payı vardı.

Zira, Padişah'ın mutlakıyet siyaseti, hayır–şer demeden konuşan, yazan hemen herkesi sürmeye, yahut bir şekilde susturmaya çalıştı. Böylelikle, Sultan'ın etrafındaki meddahların, yalakaların sayısı kadar, belki daha fazla düşmanın, muhalifin teşekkülüne de sebebiyet verdi.

En hazini şudur ki: Kendisine muhalif olanların kısm–ı âzamı, bilvesile İslâma da düşman kesildi. Zira, o kendince "devletin kuvvetiyle İslâm siyaseti" güdüyordu.

Oysa, İslâmiyetin—zayıfça da olsa—istibdada hiç, ama hiç ihtiyacı yoktu.

Evet, dinin hak ve doğruluk veçhesi, herşeye kâfidir, vâfidir.

* * *

Herşeye rağmen, şahsiyeti itibariyle Sultan Abdulhamid'in gayretli, şefkatli, iyiniyetli ve dindar bir padişah olduğuna inanmak durumundayız.

Aksine bir iddianın ispatı mümkün olmadığı gibi, onu yakından tanıyanların şehadeti de, bize bu mânâda tam kanaat veriyor.

İşte, kızı Ayşe Sultan'ın babası hakkındaki müşahadeye dayanan bir mülâhazası: "Babam doğru ve tam dinî itikada sahip bir Müslümandan başka biri değildir. Beş vakit namazını kılar, Kur'ân–ı Kerîm okurdu. Daima camilere devam ettiğini, Ramazanlarda bilhassa Süleymaniye Camiinde namaz kıldığını, o zamanlar camide açılan sergilerden alış veriş ettiğini bize hikâye tarzında anlatırdı. Babam herkesin namaz kılmasını, camilere devam edilmesini çok isterdi. Sarayın hususî bahçesinde beş vakit Ezân–ı Muhammedi okunurdu." (Ayşe Osmanoğlu; "Babam Sultan Abdulhamid"den.)

İfrat, tefrit, vasat

Sultan Abdulhamid'in şahsî hayatı ile siyasî tatbikatını birbirinden ayırmayanlar, iki zıt kutup halinde ayrıştılar.

Bir kısmı, varsa yoksa düşmanlık ile saldırganlık üzere giderken, diğer bir kısmı Sultan'ın herşeyine sahiplilik ile meddahlık çizgisinde yürüdü.

Yani, biri ifrat, diğeri de tefrit çemberinde debelendi durdu.

Vasat yol ise, Padişah'ın bu iki yönünü birbirinden ayırarak bakmaktır. Ki, bu bakış açısını özellikle Bediüzzaman Said Nursî'de görmekteyiz.

Nursî, Sultan Abdulhamid'in şahsiyetini veli derecesinde ve şefkatli bir padişah olarak görürken, "hafif istibdad"a dayanan siyasetine ise, şiddetle çatmış ve bu tarz bir siyasete "Her nerede rastlarsam sille vuracağım" demiştir. (Bkz: Münâzarât)

Bununla beraber, Sultan Abdulhamid'den sonraki (1909–1950 arası) siyasî yapılanmaları da, "şiddetli istibdat" ve "mutlak istibdat" şeklinde görüp onlara aynı şiddette muhalefet etmiştir. (Bkz: Tarihçe–i Hayatı, baştan sona...)

Siyaset ve şahsiyet farkı

Makbul bir insan, akıllı düşmanından çok, ahmak dostlarından zarar görür.

Ulvî, kudsî dâvâlar için de aynı durum geçerli.

Bugünlerde tahttan uzaklaştırılmasının 100. ve vefatının 91. yıldönümü vesilesiyle rahmetle andığımız Sultan II. Abdulhamid, hakikaten hem makbul bir şahsiyet idi, hem de bütün gayesi vatana, millete ve kudsî İslâm dâvâsına hizmet etmekti.

İşte, 33 sene müddetle padişahlık yapan bu zirve şahsiyet, süper güçleri arkasına alan zalim düşmanları tarafından değil, belki düşmanın oyununa gelen, tuzağına düşen dengesiz, muhakemesiz dostlarının hatası sebebiyle yıkıldı.

Evet, Sultan Abdulhamid'i, Osmanlı ve Rusya arasında 1877–78'de yaşanan ve tarihte "Küçük Kıyâmet" diye isimlendirilen dehşetli "93 Harbi" yıkmadı, yıkamadı.

Aynı şekilde, Osmanlı tarihinin en önemli iç hadisesi sayılan Hürriyet, Meşrûtiyet ve Kànun–i Esâsî çalkantıları da yıkmadı, yıkamadı.

Ne zaman ki, 31 Mart Hadisesinde (13 Nisan 1909), güyâ padişahın dostu ve hayırhahı ayağıyla bir kısım muhakemesizler meydanlara çıkıp sokaklara taştılar ve adeta "tuti kuşları" misâli "Şeriat isteriz!" diye ortalığı velveleye verdiler, işte o zaman sinsî düşmanların kamufleli tuzağına düştüler ve o dâhî padişahı da fecî bir âkıbete düçâr ettiler. (Bkz: Münâzarât, s. 83)

Demek ki, birileri her türlü planı hazırlamış, iş sadece bir sebebin, bir bahanenin zuhûruna kalmıştı. Beklenen sebep, 31 Mart Vak'asında pek büyük bir gürültü ile ortaya çıktı.

Evet, hem velî, hem de dehâ derecesinde bir kabiliyete sahip olan Sultan Abdulhamid, ne yazık ki bu ibretlik vak'adan çok kısa bir süre sonra (27 Nisan) Selânik'ten İstanbul'a hurûç eden gayr–ı nizamî Hareket Ordusu'nun dayatması neticesi tahttan indirildi.

Ne acıdır ki, iş bununla da sınırlı kalmadı, ayrıca şu fecâatler yaşandı:

1) Padişah hakkındaki "hal kararı"nı Meclis'ten çıkarttıran kişi, Yahudi ve masonların en çok perestiş ettiği komitacı tabiatlı Talat Beydir.

2) Meclis'in "hal kararı"nı Sultan Abdulhamid'e götüren heyetin sözcüsü, Selânik mebusu azılı Yahudi Emanuel Karasso'dur. (İleride, Hahambaşı Haim Naum'la birlikte Lozan Konferansına da nüfûz kabiliyetini gösterecek kişidir.)

3) Devletin en mahrem mevkii olan Yıldız Sarayı, Hareket Ordusu çapulcuları tarafından yağma edildi.

4) Çapulcular, padişahın hususî hayatına da tecavüz ettiler, hanımının özel ziynetine varıncaya kadar, ne buldularsa gasp ve garet ettiler.

5) Kurdukları sıkıyönetim mahkemesinde yüzlerce mâsumun hakkına ve kanına girdiler.

6) Devleti ele geçiren komitacılar, eski istibdada rahmet okutacak dehşetli bir dikta rejimini ihdas ettiler.

Dünden bugüne

Cinnî şeytanlar gibi, insî şeytanlar da hep var olmuşlar ve saldırıya geçmek için daima fırsat kollamışlardır.

Onlara kızmanın bir faydası yok. Muhim olan tedbirli olmak, aklını kullanmak, dikkatli, müteyakkız davranmak, hata yapmamaya ve onların sinsî oyunlarına gelmemeye gayret sarfetmektir.

İşte, Sultan Abdulhamid'le dost geçinen muhakemesiz meddah gürûhü, maalesef o zamanlar akl–ı selimin gereği olan böylesi bir olgunluğu gösterememiş, dolayısıyla padişahla birlikte kendilerinin ve daha pekçok mâsumun hayatının kararmasına sebebiyet vermişlerdir.

* * *

Medâr–ı ibrettir ki, dost cenahta görünen muhakemesizler gürûhunun sözcüleri, dün olduğu gibi günümüzde de ufukları karartmaya, zihinleri bulandırmaya devam ediyorlar.

Bugün bu "sâdık ahmaklar"dan bazıları çıkıp meselâ şu tarz iddialarda bulunabiliyor: "Birçok Osmanlı münevveri gibi, Mehmet Âkif ve Bediüzzaman Said Nursî gibi şahsiyetler de Sultan Abdulhamid'i vaktiyle anlayamadı. Ona saldıran, ona hakaret edenlerle beraber oldu; sonra da pişmanlık duyarak ondan özür ve helâllik diledi."

Bakınız, Üstad Bediüzzaman'ın bütün yazdıkları meydanda duruyor. Hiçbir eserinin hiçbir yerinde Sultan Abdulhamid hakkında nedamet ettiği, yahut ondan özür dilediğine dair bir kayıt yok. Vardır diyen, göstermek durumunda.

Hem, Üstad Bediüzzaman'ın Sultan Abdulhamid'in şahsına yönelik hakaretâmiz bir sözü yoktur ki, bundan pişmanlık duysun, yahut dönüp özür dilesin.

Ayrıca, özür dilemek ile helâllik dilemenin farklı şeyler olduğunu her mü'minin idrak etmesi gerekir. Birbiriyle bir şekilde hukukları olan herkes, din kardeşiyle helâlleşir, helâlleşmeli.

Evet, Sultan Abdulhamid'in şahsına yönelik herhangi bir hakaret veya saldırısı bulunmayan Üstad Bediüzzaman, onun Mutlakıyet rejimi ve "mecbur olduğu istibdat" idaresini açık bir dille "menfî siyaset" şeklinde görmüş ve hayatının sonuna kadar da bunu böyle tarif etmekten çekinmemiştir.

Üstelik, bu tarz–ı siyasetin dahilde en büyük zararı dine ve dindarlara verdiğini de gayet açık bir sûrette beyan ediyor, Üstad Bediüzzaman. (Bkz: Sünûhat, s. 67)

Bugün haddini aşarak Sultan Abdulhamid üzerinden Üstad Bediüzzaman'ı (belki bilmeden) karalamaya çalışanlar, iki önemli noktayı ayrıca gözardı etmektedirler:

1) Bediüzzaman, o devrin de en büyük mağdurlarından biridir. Fikri çürütülemediği halde, önce tımarhaneye, ardından tevkifhaneye gönderilmiştir. (Mağdura vurmak, zulme ve zalime taraftar olmak demektir.)

2) Hürriyete, Meşrutiyete muhalefet edilerek, Mutlakiyet rejimine özenti veya taraftarlık meyli mi canlandırılmak isteniyor? (Sultan Abdulhamid meddahlarından, hürriyet ve meşrûtiyet hakkında ne düşündüklerini öğrenmek istiyoruz.)

"Suçun şahsîliği" prensibi

Her türlü hak ve hukukun tecellisinde "Suçun şahsîliği" prensibi esas alınır, olmazsa olmaz şartlardan biri olarak kabul edilir. Meselâ:

1) Cumhuriyet'in ilk 27 yılında din ve mukaddesatı temelinden yıkmaya kadar varan dehşetli tahribatın sorumlusu "cumhuriyet rejimi" değildir; en büyük günahkâr, bu rejime "mutlak istibdat" şeklini veren şahıslardır.

2) On–on iki yıllık (1908–1920) Meşrûtiyet döneminde işlenen iç ve dış cinayetlerin, ihanetlerin, hata ve günahların faturası, hiçbir şekilde "meşrûti sistem"e yüklenemez. Günahlar, derecesine göre suç işleyen şahıslara aittir.

3) Otuz yıllık (1878–1908) Mutlâkıyet rejiminin bütün suç ve günahı Sultan Abdulhamid'e yüklenemez. Ona yüklemek, büyük insafsızlık olur. Zira, onun etrafını kuşatan sadaret (hükümet) ve mevzuatın (bürokrasi) çeşitli kademesinde bulunan bir dizi gaddar, müstebid, yalaka tabiatlı adam var. Bununla beraber, devletin bütün çarklarının işleyişini kendi şahsına bağlayan Sultan Abdulhamid, bu "tekelci rejim"in sorumlu olarak, yapılan idarî hatalarda elbette ve hiç şüphesiz ki ciddî oranda sorumluluk sahibidir.

Bu hatırlatmadan sonra, şimdi asıl meselenin detaylarına bakalım.

Her muhalif kişi aldanmış mı sayılır?

Sultan Abdulhamid'in idarî politikalarına muhalefet eden herkesi "aldanmışlar" kategorisinde görmek, bize göre katmerli bir aldanıştır.

Zira, Sultan Abdulhamid'in tatbik ettiği tarz–ı siyaset, hatadan, kusurdan, günahtan vareste değildir.

Dahası, o tekelci siyasetin başına meselâ Sultan II. Mahmud gibi garp hayranı, gaddar ve şerîr bir padişahın da gelip geçebileceğini bir türlü düşünemiyorlar, böyle bir ihtimali hesaba katamıyorlar.

Oysa, böylesi bir mutlâkıyet rejiminin başına, kıyafet dayatması sebebiyle on binlerce insanı katleden Sultan Mahmud gibi bir adam, hatta ondan beteri de gelip geçebilir.

Demek ki, burada şahıs gibi sistem de güvenilir bir durum arzetmiyor. Zira, bilhassa bu zaman "şahs–ı vahit" zamanı değil, belki "şahs–ı mânevî" zamanıdır.

Şahıs veli de olsa, hatta dâhî derecesinde bile olsa, şayet bir heyete, bir meclise, yani bir "şahs–ı mânevî"ye dayanmazsa, kıymeti de, kameti de, hükmü de kocaman bir HİÇ derecesine düşebilir, gerileyebilir. Şahsın yakıp yıkması da, yıkılıp gitmesi de ân meselesidir; dolayısıyla güvenilmez ve ona bel bağlanılmaz.

1920'lerde telif etmiş olduğu Sünûhat isimli eserinde, bu hususla ilgili şunları ifade ediyor, Üstad Bediüzzaman: "Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs–ı vâhit (tek adam) idi. ...Şimdi ise, zaman cemaat (meclis) zamanıdır. Hâkim (ise), ruh–u cemaatten çıkmış ...metin bir şahs–ı mânevîdir ki, şûrâlar (meclisler) o ruhu temsil eder." (Age, s. 51)

Çağın değişen ve gelişen bu açık gerçeğine rağmen, yine de kafası basmayan ve geçmişe takılıp kalarak hâlâ "Peki, Sultan Abdulhamid gibi kudretli bir padişah gelmeyecek mi, yani eski hâl olmayacak mı?" tarzında sorular soranlara ise, Üstad Bediüzzaman ezberlenmeye lâyık şu cevabı verir: "...Eski hal muhal; ya yeni hal veya izmihlâl."

Ayrıca, bu veciz cevabın, siyah kıl çadırlarda yaşayan göçebeler tarafından dahi kolaylıkla anlaşılabilmesi için şu misâli verir: "Acaba sizin şu siyah çadırınız parça parça edilip yandırılırsa havaya savrulursa o külden yeniden çadır edip içinde oturmak kâbil midir?" (Münâzarât, s. 52)

Diktanın mahsülleri

Tek adam merkezli totaliter rejimler, kategorik olarak belli başlı üç tip insanın türemesine sebebiyet verir. Bunlar:

1) Düşman, muhalif, saldırgan, tetikçi ve işbirlikçi tipler.

2) Üst tabakaya karşı yalaka, yağcı, yaranmacı; alttakilere karşı ise haşin, gaddar, müstebid tipler.

3) Pasif, "nemelâzım"cı tipler.

Mutlâkiyet dönemlerinde, piyasada bu karakterdeki insanlar mebzul miktarda bulunmuştur.

Son olarak, 1878–1908 yılları arasındaki istibdat rejiminin işleyişi hakkında fikir edinmek maksadıyla, neşriyat sahasından bir misâl vererek meseleyi noktalayalım.

Diyelim ki, o dönemde bir dergi, yahut bir gazete çıkarmak istediniz. Bırakınız İstanbul veya Anadolu'nun herhangi bir şehrini, Kahire'de, Şam'da, Bağdat'ta, yahut Üsküp'te de olsanız, uymak zorunda kalacağınız prosedür şudur: Önce, bulunduğunuz vilâyetin valisine maksadınızı açıkça izah eden bir dilekçeyle müracaat ediyorsunuz. Valinin mülâhazasından geçen bu dilekçe, ardından Dahiliye Vekâletine (İçişleri Bakanlığı), oradan Mâbeyn Kâtipliğine (Saray Sekreterliği) ve oradan da geçerek—o da geçebilirse—padişahın tetkik ve iradesine arz olunur.

Hür neşriyat için zaten kolayca izin çıkmadığı o dönemde, ayrıca çok ağır işleyen bürokrasinin, müracaat sahibine kaç zaman sonra cevap vereceği de meçhûldür.

Şimdi, tekrar başa dönüyor ve istibdat rejiminin bugünkü meddahlarına soruyoruz: Siz, ciddî bir niyet ve gayretle, gezete yahut mecmua çıkarma teşebbüsü karşısında, şayet siz bu tarz bir muameleye tâbi tutulacak olursanız, acaba tepkiniz nice olur(du?)

Muhtemelen, ya tam yalaka, müdahaneci, ya da birden düşman ve isyankâr olup çıkardınız. Yani, mutedil kalamaz, vasatta duramazdınız.

Evet, tarih meddahların, yalakaların, hakim rüzgâra göre hep saf ve çizgi değiştirdiklerinin, keza, âniden eski dosta düşman kesiliverdiklerinin iğrenç örnekleriyle doludur.

Sultan Abdulhamid, kendini her ne kadar yalaka tiplerden ve silik şahsiyetlerden uzak tutmaya çalıştıysa da, Mutlakıyet rejiminin tabiatı ve karakteristik özellikleri sebebiyle, siyaseten buna muvaffak olamamıştır. Dolayısıyla, şahsiyeti itibariyle ne derece temiz, dürüst ve dirayetli ise, istibdat siyaseti itibariyle, o nisbette kanlı, kirli ve karmaşık bir tablonun müsebbibi, en azından büyük hissedarı olarak tarihe geçmiş bulunuyor.

Medyum ve falcılara inanılır mı?

HALİT ERTUĞRUL- halit1956@ttmail.com

En Saygıdeğer Kıymetli Halit Abi,

Medyum, cinci, falcı veya üfürükçülerin dinî açıdan veya bilim yönünden bir gerçeği, bir faydası ve bir değeri var mıdır? Niçin insanlar bazı problemlerinden dolayı bu gibi kişilere koşuyorlar? Çevremdeki bazı arkadaşlar, problemlerini bu yolla çözmeye çalışıyorlar. Bununla ilgili ne dersiniz?

Allah’a emanet olun. E. A.

TEKLİFLER

Medyum, falcı, cinci ve üfürükçü adıyla toplumumuzda rol üstlenen kişilerin varlığı, insanların sosyalleştiği ve iletişim içinde olduğu günden beri kendini hissettirmektedir.

Önemli problemler yaşayan, bazen de çaresiz kalan insanlar, medyum, falcı ve cinci gibi kişilere başvurup, çare aramışlardır. Ayrıca geleceği öğrenmek, bilinmeyenden haberdar olmak, yüzyıllar boyunca insanların da ilgisini çekmiştir. Bu tür haberler verdiğini söyleyen kişiler, toplumda genellikle hanımlar tarafından ilgi görmüştür.

Bu tür kişiler, garip düşünceleri, davranış, inanış ve tavırları vardır. Tabiatüstü güçlerle ilişkili olduklarını ve birtakım tabiatüstü yeteneklere sahip bulunduklarını iddia ederler. Bu gariplik ve sıradışılıklar ile ve oluşturdukları mistik ve egzotik ortamla, ilginç giyinişleriyle gelenleri kolayca etkilerler.

Çareyi bu tür insanlardan arayanlar, onlar hakkında yakın çevrelerinden ya da değişik kaynaklardan: “Çok iyi biliyor. Şunu da bildi, onu da söyledi” gibi birtakım sözler duyarak giderler; yani bir nev'i “inanmaya hazır” bir haldedirler. Falcıya giden insanlar, falcının söylediklerinden kendileriyle ilgili olanları duymak için, seçici bir dikkat ve algılama içerisindedirler.

İNSANLAR NİÇİN BU TÜR KİŞİLERDE ÇARE ARIYORLAR

1) Bu tür kaynaklardan istifade etmeye çalışanların, genel kişilik özelliklerine baktığımızda “kendilerine güveni az, kendileri yararına çaba gösterebilmek için gerekli bilgi ve deneyimden yoksun, bağımlı, kolay inanan, karşılarındaki insanları otorite olarak görmeye hazır ve telkine açık bireyler” olarak görürüz. Bu tarz kişiler, bir medyuma ya da falcıya gittiklerinde onların söylediklerine çok kolay inanırlar ve telkine açıktırlar.

2) İslâmî bilgilenmenin azaldığı yerde, hurafe ve yanlış itikatlar rağbet bulmaktadır. Aynen bakımsız tarlalarda yabanî bitkilerin çoğalması gibi. İnsanoğlu, fıtraten inanmaya yatkındır. Dinden dışarı kaydığında bir şeye tutunmaya çalışır. Bu da metafizik olmaktadır. Medyanın da olayı reklâm şeklinde vermesi bunu körüklemektedir. İyi eğitilmiş insanların metafizik konulara eğilmesi, psikolojik bir tedirginlikten kaynaklanır. Ev hanımları ise, önce boş vaktini dolduracak bir şey olarak ilgilenir, sonra bunu tutku haline dönüştürebilir.

3) Bu kadar cin-peri hikâyeleri ile yoğrulan bir toplumda, insanların kendilerinden kaynaklanan problemleri defans mekanizması ile cinlerin üzerine yıkmaları kaçınılmazdır. Çünkü kişilerdeki suçluluk fikirlerini giderir, rahatlamaya sebep olur.

4) Medyum, cinci, falcı ve üfürükçü gibi kişiler, bir hasta için asla “olmaz, çözülmez, çaresiz” demezler, hep “ben yaparım” diyerek ümit vermektedirler.

Bu ve benzeri sebeplerden dolayı, bu gibi kişiler dün olduğu gibi bugün ve yarın da aynı rolü oynamaktadırlar.

Bu konu yalnızca ülkemizin problemi değil, bütün dünyanın problemidir.

Parapsikoloji uzmanları, falcılar, büyücüler ABD ve Avrupa ülkelerinde de giderek daha çok rağbet görüyorlar. Bu konuda yazılan kitaplar çok satıyor. Maddeciliğin bombardımanı altındaki insanlar, kendilerini manevî boşlukta hissedince, inanç da verilmediğinden bu gibi hurâfeye açık konulara sığınmaktadır. Adeta maddecilikten bu şekilde kaçmaktadırlar.

Eski çağlarda kâhin diye adlandırılan bu kimseler, şimdilerde medyum adı altında, dinsiz kalan Batı insanına deva olmaya çalışıyorlar.

CİNLER NASILDIR? BÜYÜ DOĞRU MUDUR?

Cinler aynen insanlar gibi, Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar, diye iki grup halinde bulundukları bilinmektedir. İyi huylu Müslüman cinler daha çok büyücülükle uğraşanların ilgisini çekmektedir. “Huddam” (hizmetçiler) adı altında “cinci hoca”ya bağlanan bu cinler sayesinde hastalıkları iyileştirdiklerini, kötülüklerini def ettiklerini ve birtakım tabiatüstü olayların meydana getirildiğini medyumlar iddia etmektedirler.

Cinler, yalana çok başvuran yaratıklardır. Ancak gaybı ve istikbali bilmeleri mümkün değildir. Çalınan bir şeyin yerlerini söylemeleri, hırsızlığın failini haber vermeleri, kimin kime düşmanlık beslediğini bildirmeleri bazen doğru çıkabilir, ama çoğunlukla asılsız çıkan hususlardır. İnsan bunlara inanarak, suçsuz birtakım kişileri suçlu zannedebilir. Dostu olan kimseyi düşman belleyebilir. Dostluklar, arkadaşlıklar sona erebilir, masum kişiler zarar görebilir. Kavga, cinayet vs. kötü olaylar meydana gelebilir. (Ateş, 1998: 25)

İnsanların çok ilgi duyduğu konulardan biri de büyü konusudur. Bir adına da sihir dediğimiz büyünün bugünkü hayatımızda oldukça etkili bir yeri vardır. Birçok kimseler, içinde bulundukları huzursuzluk ve rahatsızlıkları büyüye yorumluyor, falan ve filanların yapmış olabilecekleri bir büyü yüzünden böyle rahatsızlıklara maruz kalmış olabileceklerini düşünüyorlar.

Aslında büyü, yani sihir vardı. Tarih boyunca kutsal metinler büyüden, yani sihirden söz etmiş, etkisini nazara vermişlerdir. Ancak büyünün, sihrin nasıl yapılacağına dair bilgi, yani ilim o tarihlerde kalmış, bugüne gelinceye kadar uğradığı kesintiler yüzünden elimize kesin bir büyü yapma ya da bozma metni geçmemiştir.

İslâm, sihirle uğraşmayı, büyü yapmayı şirk ve küfür derecesinde bir fiil saymıştır. Bu açıdan, sihir ve büyü kitaplarında yer alan ve az çok ilmî bir kaynağı olduğu ileri sürülen, insanlara ve eşyaya tesir ettiği iddia olunan bu sihirlerin hurafe mi yoksa gerçek mi olduğunu deneyerek, tecrübe ederek ortaya koymaya da cesaret edilememiş, günümüze kadar bu konuda kesin ilmî sonuçlara varılamamıştır.

İSLÂMİYET MEDYUM VE MEDYUMCULUĞA NASIL BAKMAKTADIR ?

Medyumluk bir çeşit falcılık, cincilik ve ruhçuluktur. Şeytanî cinlerin sözcülüğünü üstlenen bu kişiler, ruh çağırma seanslarında, gelecek hakkında ahkâm kesmeye varıncaya kadar her türlü kehânete başvururlar. Oysa, “Gaybın anahtarı Allah’ın yanındadır, onları ancak O bilir. De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez!” mealindeki Kur’ân âyetleri bize birer ölçüdür.

Hadisler de bu konuda bizi ikaz ediyorlar. Hz. Aişe’nin (r.a.) rivayetine göre bazı sahabiler Resulullah’a (a.s.m.) gelerek kâhinler hakkında fikrini sorarlar. Resulullah da, “Kâhinler bir şey değildir!” buyururlar. İçlerinden bir kısmının tekrar, “Yâ Resulullah! Onlar bazen bir şey söylüyorlar da doğru çıkıyor!” demeleri üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar:

“Bu söz cinlerindir. Cin bilgiyi kapar da dostunun kulağına tavuğun gıdıklaması gibi gıdıklar. Bu şekilde ona yüz yalandan fazlasını karıştırır.”

Günümüzde medyum diye vasıflandırılan insanlar ile cahiliye dönemindeki “kâhin” ve “arraflar” arasında hiçbir fark yoktur. Resul-i Ekrem’in (asm) “Her kim arrafa veya bir kâhine gider de onun söylediklerini tasdik ederse, bana indirilene küfretmiş (inanmamış) olur!” buyurmaktadır. Kâhin ve arraf “Kendisinin cinlerden bir dostu olduğunu ve ileride olacak hadiseleri onun vasıtasıyla bildiğini” iddia eden kimsedir. Onlara müracaat etmek câiz değildir. (Saygılı, 1999: 199)

Sonuç olarak konuyu şöyle bitirelim:

Medyum, falcı, cinci ve büyücü gibi bazı insanlara çok ilgi duyulan yerlerde, şifa aramayı ne İslâm dini ne de bilim tavsiye etmemektedir. Bu yola başvuranlar ise, kesin bir sonuç alamadıkları gibi bazen de felâketle karşılaşmaktadırlar.

Kur’ân-ı Kerim, büyü ve nazar gibi olaylara karşılaşanlara Felâk ve Nâs Sûrelerini okumalarını tavsiye etmektedir. Böylelikle medyum ve bazı kötü niyetli kişilerin sömürüsünden korunmaları mümkün olmaktadır.

Biyolojik ve psikolojik problemleri olan hastalar, bu tür kişiler yerine tıbbî tedaviye başvurmalılardır. Ancak bunun yanında Allah’ın âyetlerine sığınarak, şifayı Allah’tan istemek, hastaya moral gücü verir, tıbbî tedaviye destek olur.

OKUDUKÇA

SELİM GÜNDÜZALP - sgunduzalp@yeniasya.com.tr

Ahmed Rufâî'nın yaşayişi

Büyük âlim İmam-ı Şaranî, Tabakatü’l-Kübrâ isimli eserinde, Ahmede’r-Rufâî'nin yaşayışını anlatırken şunları kaydetmektedir:

“Bir köyde veya kasabada birinin hasta olduğunu duysa, gider onu ziyaret ederdi. Çoğu zaman yolda durur, âmâları gözetirdi. Onları görünce hemen gider, ellerinden tutar; gidecekleri yere kadar götürürdü. Yolda bir ihtiyar görse, hemen elinden tutar, götürürdü. Sebebini soranlara Sevgili Peygamberimizin (asm) bir hadisini hatırlatırdı:

“‘Kim bir ihtiyara ikram ederse, Allahu Teâlâ ihtiyarladığı zaman ona ikram edecek birini emrine verir’ derdi.”

KELİMELER

Deniz kıyılarında sedef kabuklarının kovuğu içinden gelen uğultuyu dinlemişsinizdir. Şair der ki: “Bu sedef kabuklarında duyduğumuz gürültüler, denizin geçmiş fırtınalarına ait hatıralardır.” Kelimeler, bu sedef kabuklarına benzer. İçlerindeki uğultular, babaların, cedlerin uğultusu, onların nefesleridir. Kelimelerde onların ruhu yaşıyor. Onlar, bize verdikleri lisanla bizim içimize giriyor; nesilden nesile yaşıyor, intikal ediyorlar.

Hamdullah Suphi Tanrıöver

NEREYE DOĞMALI GÜN?

Gülen bir çocuğun üstüne doğmalı gün.

Ağrısı dinmiş hastanın, coşkun bir tomurcuğun, tarladaki işçinin üstüne doğmalı…

Nârin otlar arayan delifişek kuzular üstüne; annesini terk eden kaybolmuş bir gazalın gözleri üstüne doğmalı…

Ama, gün doğmalı.

Saçaklara saklanmış serçelerin, yuva kurmayı bilmez kumruların ve diri kara zeytinlerin üstüne doğmalı.

Upuzun yollar üstüne, tükenen hasretler üstüne doğmalı.

Dağların en uçlarında, sade sallanmayı bilen, toz yüzü görmemiş papatyalar üstüne doğmalı. Nicedir uykusuz yük gemisi kaptanlarının pusulası üstüne, bitkin ama güler yüzlü doktor hanımların ak gömlekleri üstüne, ille de gülen bir çocuğun dişleri üstüne doğmalı güneş.

Paralar pullar üstüne değil. Kamalar, kurşunlar üstüne değil!..

Gürbüz Azak

YIRTICI HAYVANLARIN DİLİ

Gönül erlerinden biri bir kaplana binmiş, elinde bir yılan, onu hızlı hızlı sürüp gidiyormuş. Adamın biri; “Bana da bu gittiğin yolda kılavuz ol, ey Allah yolunun yolcusu! Ne yaptın da yırtıcı bir hayvan senin sözünü dinliyor? Ve saadet yüzüğünün taşına senin ismin kazındı?” demiş. Gönül eri cevap vermiş: “Kaplanın, yılanın, filin ve akbabanın benim sözümü dinlemesinde şaşılacak bir şey yok. Sen de Allah’ın emrinden dışarı çıkma ki, senin emrinden de hiçbir şey dışarı çıkmasın.”

Sadî-i Şirazî

GÜLMEK

Nar alıyorsan, gülen, “çatlak” narı al ki, onun gülmesi sana, tanesi olduğunu haber versin. O ne mübarek bir gülmedir ki, can kutusundaki inci gibi ağızdan gönlü gösterir. Mübarek olmayan gülme, lânetin gülmesidir. Ağzını açınca, kalbinin karanlığını gösterir.

Mevlânâ

TARİHE ALLAH HÜKMEDER

İnsanlar tarihe hükmedemezler. Tarihe, Allah hükmeder ve O ne derse o olur. Gerçekte tarih, öngörülemeyen gelişmelerin hikâyesidir. Bunu öngörmeyi kimse başaramamıştır. Bunu bir düşünürseniz, ‘kehanetlerin’ hiçbir zaman tutmadığını göreceksiniz.

Aliya İzzet Begoviç

ONURLU TOPLUMLAR

Kişilerin olduğu gibi toplumların da onuru vardır. Kişilikli toplumlar, onurlu toplumlardır.

Sezai Karakoç

ŞÜKÜR

Şükür, nimeti değil, nimeti vereni görmektir.

İmam Şiblî

BAŞARI İÇİN

Başarılı olmak istiyorsan, yağcılardan ve dalkavuklardan uzak durmalısın.

İbn-i Sina

ALLAH’I HATIRLAMAK

Allah’ı hatırlamakla insanın gönlü açılır.

Hz. Ali (ra)

YAZAR

Yazar, halkı karanlık dünyadan aydınlığa götüren kişi olmalı.

Ömer Hayyam

SİNEK ISIRMASI

Birkaç sineğin ısırması, hızlı koşan atı durduramaz.

Voltaire

GÖNÜL HİRASINDA OTURMAK

Bir müddet gönül hirasında otur. Kendini terk edip Hak diyarına göç et. Hak ile kuvvet kazandıktan sonra kendine dön; hevesin Lat ve Uzza’sının kafasını kır.

Muhammed İkbal

UTANMAK

Ali Akgündüz Hoca’ya bayram ziyareti için gelen bir dostu, yanındaki çocuğunu kast ederek: “Hocam, bizim çocuk çok utangaç. Hemen kızarıp bozarıyor, eli ayağı titriyor” diye dert yanınca, hoca: “Çok iyi, maşallah, çok iyi” demiş. “Utansın utansın, zaten ne çekiyorsak utanmazlardan çekmiyor muyuz?”

ÖLÜME ALDIRMAMAK

Kim aldatmış bu kadar insanı, Ki; kimsecikler aldırmıyor ölüme.

Ahmet Muhip Dranas

ÇOCUĞUN GÖZYAŞLARI

İnsanlığın bütün hayat bilgisi, acı içinde ağlayıp Allah’a yalvaran bir çocuğun gözyaşlarına bile değmez.

Dostoyevski

YÜREKLE BAKMAK

İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir.

Antoine de Saint Exupery

DUA

Allah’ım, okuduğumuz ve söylediğimiz her söz, yazdığımız her yazı, yaptığımız her güzel iş için Senden hayırlı ve sıhhatli bir ömür istiyoruz. Tâ ki Senin yolunda bu hayatı, bu bilgiyi yine Senin yarattığın insanlar için harcamış olalım.

Vefa

EKREM KILIÇ - ekzile44@yahoo.com

Dilimizde: “Sözünü yerine getirmek, borcu ödemek, dostlukta sebat göstermek” mâ’nâlarına gelen bu kelime, hayli zamandır kullanılmaz oldu. İstanbul’da bir semt adı ve ba’zı şahısların bu şekilde isimlendirilmeleri istisna edilirse, neredeyse unutulan bu güzel hasleti, pek az insanda sıfat olarak görebiliyoruz.

Hz. Üstad Bediüzzaman Saîd Nursî, yıllar önce yazdığı bir mektubunda: “Sıddîk-i vefiy bu zamanda yoktur diyenlere”, talebelerini örnek göstermiş. Rahmetli Ömer Nasûhî Bilmen Hoca da, “Zamane dostlarından vefa ummak, şûrezardan (çorak topraktan) mahsûlat beklemeye benzer.” diye yazmış... Düşünelim, altmış – yetmiş yıl önceleri vefanın yokluğundan yakınan bu hakîkat-bîn zatlar, bugün yaşasalardı, acaba nasıl hüküm verirlerdi?

Daha eskilerde, Nazım Paşa bir beytinde: “Unutma hüsn-i ülfet ettiğin ahbabı her yerde;/ Vefadır ol, vefa insana lâyık bir meziyyettir.” şeklinde, bu güzel huyun unutulmaması gerektiğini belirtir. Ayrıca, fıkıh kitaplarında vefasızlığın kavlen ve fiilen bir yalancılık olduğu kaydedilmiştir.

Verdiği sözü tutmamak münafıklara ait bir sıfattır. İnançlı ve şerefli bir kişide bulunması yadırganır. Sözünü tutmamak ya acizlikten veya ehemmiyet vermemekten ileri gelir ki, her iki hal de Müslüman için önemli bir kusûrdur. Gücünün yetmeyeceğini bilerek söz vermek, bile bile yalan söylemek demektir. Tabiî, bunun istisnası da vardır. İnsan, iyi niyetle bir va’dde bulunabilir. Fakat, iradesi dışında cereyan eden hadiseler sebebiyle va’dini yerine getiremeyebilir. Bu durum, saded haricidir.

İnsanlar arası yardımlaşma kurallarının en mühimlerinden olması dolayısı ile Cenâb-ı Hakk’ın, Kur’ân-ı Hakîm’de zikre şâyân gördüğü “Karzı Hasen”, herhangi bir karşılık gözetmeden kişilerin birbirine borç vermeleri anlamına gelmektedir. Bu borç, para, mal, emek, cesaret, tesellî gibi maddî ve ma’nevî cinslerden olabilir. Hepsinin vakti geldiğinde iâdesi îcab eder. Parayı alanın onu va’desinde ödemesi cem’iyetin maddî intizamını sağlayacaktır. Bugün piyasada, ödenmeyen borçlar yüzünden nice insan sefîl olmakta, işyerleri kapanmakta, şeref ve haysiyetler ayaklar altında kalmaktadır.

Emeği ile komşusuna, dostuna, akrabasına Allah için yardım eden bir kişiyi düşünelim. Günün birinde bu şahsın da yardıma ihtiyacı olursa, ondan daha önce istifade edenlerin, o zatın yardımına herkesten önce koşmaları bir insanlık borcu değil midir? Aynen bu durum gibi, lüzûmu olduğunda bir insanı teşci’ etmek, derdine ortak olmak, sevincine katılmak gibi ma’nevî davranışlar da birer borçtur ve yeri geldiğinde aynen iâdeleri zarûrîdir.

Dostluğa gelince, bunun sınırları çok geniştir. Hele, sırf ma’nevî dostluklar; içinde herhangi bir maddî çıkar bulunmayan, fedakârlığa dayanan, karşısındakinin nefsini kendi nefsine tercîh fazîleti ile süslü dostluklar ne kadar yücedir! Sahabelerin bu fevka’l-âde meziyetleri, Cenâb-ı Hakk tarafından “îsar” hasleti olarak tavsîf edilmiş ve Kur’ân-ı Kerim’de öğülmüştür. Bu kabîl dostluklarda sebat göstermek çok önemlidir. Çünkü bu dostluğun meyveleri dünyada da âhirette de sahiplerine şeref, şan, fazîlet, temâyüz kazandırmakla kalmaz; Allahu Teâlâ’nın rızâsına, Hz. Muhammed Mustafa’nın (asm) hoşnudluğuna mazhar olmak gibi çok yüce bir neticeye de ulaştırır.

Risâle-i Nûr Külliyâtından, Uhuvvet ve İhlâs Risâlelerinde bu şekildeki dostluğun temel umdeleri çok güzel îzah edilmiştir. Zamanımızda bu eserler vasıtası ile iman esaslarını idrak eden ve yaşayış şeklini Kur’ân ve Sünnet ışığında düzenleyen, sayıları azımsanmayacak bir kitle, yukarıdan beri ta’rifine çalıştığımız vefâ hasletini taşımakta ve mûcibince amel etmektedir.

Hâlık-i Hakîm, kâinatta yarattığı varlıklar arasında insanları en şerefli mevkîe yerleştirmiştir. Onların, kendi mukaddes ahlâkı ile ahlâklanmasını istemiştir. Bunun esâslarını ve şeklini son indirdiği yüce kitabında belirtmiştir. Peygamberlerinin sonuncusu Hz. Muhammed'de (asm) bunun nasıl olacağını hayatında gösterdiği açık örneklerle bizlere ta’lim etmiştir. Peygamberlerin gerçek ta’kibçileri olan ihlâslı âlimler, bu güzel ahlâkı ve hasletleri topluma unutturmamak için sık sık îkazlarda bulunmuşlardır.

Bizler, kaybettiğimiz değerli bir eşyâmızı bulmak için nasıl çabalıyor, gayretler sarfediyorsak, ondan daha şiddetli ve ciddî şekilde ma’nevî değerlerimizi muhâfaza etmek için cehd içinde olmalıyız. Beşeriyetin yaratılış maksadını nefsimizde tecellî ettirmeliyiz.

Kâinat ve sevgi

MEHMET SEVİLİ - msevili22@hotmail.com

Kâinatın mayası muhabbetle yoğrulmuştur. Kâinatın yaratılış sebebi muhabbettir. Kâinatın nuru, hayatı muhabbettir. İnsan kâinat ağacının meyvesi olduğu için, kâinatı içine alacak bir muhabbet, meyvenin çekirdeği olan kalbine yerleştirilmiştir. İnsan, kâinatı kuşatabilecek bir sevgi çekirdeği taşımaktadır.

İnsanın fıtratında cemâl, kemâl ve ihsana karşı sevme/muhabbet meyli vardır. Cemâl, kemâl ve ihsan derecesine göre muhabbet ziyadeleşir, aşkın en son derecesine kadar gider. İnsan bu meyli mecazi mahbublara sarf etmeden asıl gayesine yönlendirmelidir. Bu sonsuz muhabbete lâyık olacak, sonsuz bir kemâl/mükemmellik sahibi olabilir. Bu sonsuz muhabbet, hakikî sahibi olan Hâlık-ı Zülcelâl’e verilmelidir. O, bu hadsiz muhabbete lâyıktır. Bütün eşya O’nun nâmıyla ve O’nun âyinesi olduğu cihetle sevilmelidir.

İnsanın mahiyeti yüksek, fıtratı geniş olduğundan binler ihtiyaçlarla bin bir Esmâ-i İlâhiyeye, her bir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Şiddetli ihtiyaç, iştiyaktır; şiddetli iştiyak, muhabbettir; şiddetli muhabbet dahi aşktır. Ruhun mükemmelleşmesine, kemâle ermesine göre muhabbet mertebeleri, Esmâ mertebelerine göre gelişir.

İnsan için en parlak saadet ve en tatlı nimet Allah’ı sevmektir. Bütün hakikî saadet, hâlis sevinç, şirin nimet ve sâfî lezzet Allah’ı tanımak, bilmek ve sevmektir. Allah’ı bilmeden ve sevmeden hakikî anlamda saadet ve sevinç olmaz.

İnsan ebed için yaratılmıştır. İnsanın hakikî lezzetleri ancak marifetullah (Allah’ı tanımak ve bilmek), muhabbetullah (Allah’ı sevmek) ve ilim gibi ebediyet işlerindedir.

Aşk, şiddetli bir muhabbettir. Fâni sevgililere sarf edildiği vakit, ya o aşk kendi sahibini azap ve elem içinde bırakır veya o mecâzî mahbub (sevgili) o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için, bâkî bir mahbubu aratır, mecâzî aşk hakikî aşka dönüşür.

Bir insan muhabbetini Allah’a verirse, O’nun muhabbeti dolayısıyla Allah’ın sevdiği her şeyi sever; mahlûkata taksim ettiği muhabbeti, Allah’a olan muhabbetini azaltmaz, ziyâdeleştirir.

Allah’ı sevmek, O’nun istediklerini yapmaktır. İstedikleri ise en mükemmel bir sûrette “Levlâke levlâke lemâ halaktü’l-eflâk” (Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım) sırrına mazhar olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’de (asm) görülüyor. Cenâb-ı Hakk’ı sevmek, Hz. Muhammed’e (asm) uymayı gerektiriyor.

İnsanın korku ve muhabbeti halka yöneldiği takdirde, korku bir belâ, bir elem olur; muhabbet bir musîbet gibi olur. Gayr-i meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir. Muhabbet, Cenâb-ı Hakk’ın zât, sıfat ve esmâsına sarf edilmelidir.

Dünya ve içindekiler mânâ-i harfîyle sevilmelidir. Yani Cenâb-ı Hakkın sıfat ve esmâsına âyine olduğu cihetle sevilmelidir.

Dünyaya aşk ve alâka pek mânâsızdır. Dünya bir kitab-ı Samedânîdir, mânâsını bil, al, nukûşunu (nakışlarını) bırak git. Bir mezraadır, mahsulünü al, muhafaza et, geri kalanına kıymet verme. Bir misafirhânedir, misafirhâne sahibinin izni dairesinde ye, iç, şükret; kanunu dairesinde hareket et. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle uğraşma.

İnsan, kâinat Hâlıkını bütün mahlûkat üzerinde sevmeli ve sevgisini şöyle dile getirmelidir: “Ey bizi nimetleriyle perverde eden Sultanımız! Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbâlarını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celb et. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al, bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zeval ve teb’îd ile tâzib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu mutî raiyetini başı boş bırakıp idam etme. Yâ Rab! Resûl-ü Ekrem (asm) hürmetine, bize ihsan ettiğin maddî ve mânevî rızkımıza bereket ihsan et. Yâ Rab! Kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanetinde emin kıl.”

Şüphesiz “Dua edin, cevap vereyim” buyuran Hâlık-ı Zülcelâl, duamızı işitecek ve mutlaka cevap verecektir.

İman ve Allah sevgisinin neticesi, dünyanın bin sene mesûdâne hayatı, bir saatine değmeyen Cennet hayatı ve Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat müşahedesine değmeyen bir kudsî, münezzeh cemâl ve kemâl sahibi olan Zât-ı Zülcelâl’in müşahedesidir. Allah, bizi bu neticeye ulaşanlardan eylesin, âmin...

(Yukarıdaki metin Risâle-i Nur Külliyatından bir derlemedir.)

Bir gün...

N. SERKAN DAĞLI - alacam-yeniasya@hotmail.com

Gün Çarşamba, bugün pazar kuruluyor, her yerde gürültü yoğun bir kalabalık var. Öğle namazı için camiye doğru gidiyorum. Cami tıklım tıklım dolmuş bir şekilde beni karşılaşıyor. Bir yandan seviniyor, diğer yandan üzülüyorum. Çünkü hiç genç yok saflar arasında. Kendime iki soru soruyorum:

“Nerede bu gençlik?”

“Nereye gidiyor bu gençlik?”

İş yerinin balkonunda oturuyorum, bir yandan bitirmeye çalıştığım Risâle-i Nur Külliyatı’ndan son kitabım olan Barla ve Kastamonu Lâhikalarını okuyorum altını çizerek. Diğer taraftan, ara verdiğim zamanlar dağların yamaçlarına bakıyor, tefekkür ediyorum kâinatı. “Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır” sözünün sırrına ermeye çalışıyorum gökkubbeyi seyrederken.

Saat beşi gösteriyor, işten çıkış vaktim geliyor ve bir gün bu dünyadan da çıkış vaktimin geleceğini düşünüyor, bir yandan seviniyor diğer yandan hüzünleniyorum.

Evet zaman âhir, dünya fani..

Yine birgün daha sürüklendi ömürden, yine bir günü daha götürdü ne zaman biteceğini bilmediğim ömürden. “Ömür eninde sonunda bitecek, önemli olan silinmemek gönülden” diyorum bir Çarşamba günü.

ESMÂ-i HÜSNÂ

ARAFAT DENİZ

Derdime derman sensin ya Rahman

Derdi veren, dermanı sunan sensin ya Gufran

Ben ki senin aynan

İsim ve sıfatlarınla var kıldın beni ebediyen

Kâinat kitabını okurum satır satır Senden

Her varlık bir mektup, bir ferman

Kâinat sergisinde Seni tanıttırır her eserin

Seni sever her vicdanlı ve akıllı insan

HAYAT

Zeynep MENTEŞE - zeynepmentese@windowslive.com

Hayat, okyanusa açılan yelken gibi

Yelkenindeydi bütün yük

Hayat, süslü oyunlarıyla

Kandırmıştı bizi

Hayat, beklemediğimiz anda

Sabrı öğretti bize

Hayat...

Biten günün ardından

Gerçekleri görmeye başladık.

Kalp sessizlik içinde çırpındı

Umutsuzluğumuza düştüğümüz anda

Açılan yeni umutları beklemeye başladık

Sabırla...

30.01.2010

 
Sayfa Başı  Geri


Önceki Elif Eki

  (24.01.2010) - Kur’ân’ın dört esası: Hayat yolculuğunda yol haritamız

  (18.12.2009) - ‘BEN BİR CANIM AMMAA!’

  (11.12.2009) - ÇIĞIR AÇAN BİR ANSİKLOPEDİNİNHİKÂYESİ

  (04.12.2009) - Kimin cenazesini taşıyacağımı Urfa'da öğrendim

  (20.11.2009) - ‘Yetimler babası kahraman Kâzım Karabekir’

  (13.11.2009) - Eşi Zarife Canan, İbrahim Canan'ı anlatıyor:

  (06.11.2009) - “Kayıp” değil; geçici firak...

  (30.10.2009) - “ATATÜRK’Ü KORUMA KANUNU”NA ADNAN MENDERES DE MUHALİFTİ

  (23.10.2009) - Küre-i arzın merkezindeki ibadet

  (16.10.2009) - Ahmed Hanî Hazretleri

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu

Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.
Kurumsal Linkler: Risale-i Nur Kongresi - Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim oktay usta yemek tarifleri Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl