31 Temmuz 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Elif Eki

NEVŞEHİR’İN NURLU ŞAHSİYETİ, ÇOCUKLARIN “BİSMİLLAH DEDE”Sİ SON ŞAHİTLERDEN

AHMET AVŞAR

Üstad’la görüşme şerefine nail olan bahtiyarlardan birisi de Nevşehirli Ahmet Avşar amcamızdır. Seksen küsûr yıllık hayat serüveni hep iman ve Kur’ân dairesinde geçmiş. Ahirete bâkî meyveler kazanmak için harcamış hep ömrünü…

Üstad gibi iktisadı kendisine rehber edinen Ahmet Amcamız, israf edenlere de çok kızar. Onlara, israf ettikçe “deccalın tuzağına” düşme ihtimâlinden kurtulamayacaklarını kendine has üslûbu ile anlatır. Çünkü “İsraf, âhir zaman deccalının en belirgin özelliğindendir” der. İktisatlı olmanın lüzumunu anlatır.

Kendi hayatında az ile yetinirken, hayır işlerinde cimrilik etmez. Bilâkis her zaman tasadduk etmenin zirvesinde gezinir. Mahallimizde yapılacak bütün hayır faaliyetlerine azamî derecede katkıda bulunur. “Ben devlete bu kadar para yatırmadım” diye emekli maaşına el sürmeden hizmet merkezlerinin ihtiyaçları için harcar.

Risâle-i Nurları askerlik yıllarında tanımış. 1948 yılında Sebilürreşad mecmuâsında Eşref Edip’in Bediüzzaman’ı anlatan yazısıyla başlar onda Nur sevdası. Onun için basının önemine inanır. Nurun naşir-i efkârı Yeni Asya’ya ve diğer yayınlarımıza ayrı bir ilgi gösterir. Daha önceki hayatında da Nurlardan uzak değilmiş. İnançlı ve ibadetinde olan bir gençmiş. Hatta annesine nazdarlığından “Beni geç dünyaya getirmişsin, keşke medrese eğitiminin olduğu zamanda gelseydim” dermiş. Ancak Nurları bulunca “Sâfî ilimler denizine düştüm. Medrese eğitimindekinin fazlasını buldum” diyor. Askerden döndükten sonra da Nevşehir’in hemen yanı başındaki Nar Kasabasında ilk Nur dershanesini açmış. Evinin bir bölümünü hizmetler için ayırmış. Öncelikle aile efradını, akrabalarını haberdâr etmiş. Hizmetteki “Narlılar Hanedan”lığının tohumlarını o günlerde atma şerefine nâil olmuş. Uygun zamanlarda eş-dostu çağırarak Nurları oku/t/muş.

Üstad’a olan sevgisi onu yerinde durdurmamış. Hayatta Üstad’ının cemâlini görme özlemi yüreğinde ateş olup bütün benliğini sarmalamış. Bu ateşin hârında yanmış kavrulmuş her an. Gecesi-gündüzü, Üstadı ziyaret edebilme hayaliyle geçmiş. Takvimler 1957’li günleri gösterirken bir yolunu bularak Isparta’da Üstadı görme şerefine erişmiş. Üstad kendisine ekmek ve zeytinden oluşan tayinât vermiş. Anne-babası ile beraber duâsına dâhil olduğunu müjdelemiş. Emanet para vermiş. Ankara’da Risâlelerin basımı ile ilgilenen Said Özdemir’e verilmek üzere...

Dönüş yolunda hemen uğramış Said Ağabeye, teslim etmiş emaneti. Üstadı görmenin yanında bir de bizzat hizmette Üstad tarafından vazifelendirilip “istihdam” olunmanın hazzını tatmış bütün iliklerine kadar. Hâlâ da o günleri bütün berraklığı ve canlılığı ile hatırlamakta. İfade ederken “bir başka iklim”e girmekte.

Namazlarına ayrı bir özen gösteren Ahmet Amcamızı, her namaz vaktinde Nevşehir’in değişik camilerinde görmemiz mümkündür. Sürekli aynı camide bulunmaz. Teravih namazını muhakkak surette hatim ile kılar.

Mezarlık ziyaretlerini ihmâl etmediği gibi “Ben arkadaşlarımı ziyarete gidiyorum” diyerek çevresindekileri de ölüm hakikatiyle yüzleştirir. Evinin ziline dokunduğunda “Kim o?” sorusuna kesinlikle “Benim” demez, “Lâilâheillallah” diye seslenir. Sürekli olarak zikirle ve evrad ile meşgul olur. Mâlayani işleri pek sevmez. Börtü, böcek ve bütün canlılar ile özel bir ünsiyeti vardır. Evinin bu işe de müsait olan çatısında “tavuk” besler. Her gün mutad olarak “ziyaretlerine” gider. Bakımlarını kimseye havale etmez.

Gece sadece iki saatlik bir göz dinlendirme ile yetinir. Uyku nedir, bilmez. Yıl içerisinde Külliyat’ı en az bir kez okur. “Son Şahitler Anlatıyor” isimli kitabı yanından eksik etmez. İbretlik hatıraları yanına gelenler ile paylaşır.

Bir işe başlayacağı zaman muhakkak Besmele çeker. Cebinde bilhassa çocuklara dağıtmak üzere kuru üzüm ve şeker bulundurur. Elindekileri, karşısındaki sağ elini açıp Besmele çekene kadar bırakmaz. Sokakta olsun, dershanede olsun herkes onu “Bismillah Dede” diye tanır ve tanıtır.

Ailesi ile yemek yerken muhakkak yemek esnasında salâvat ve kelime-i tevhid çeker. Yanındakilere de çektirir. Konuşarak ortamı bozan olursa “Uçurtma uçurma” diyerek tatlı-sert uyarır. “Bu nimetler, Resul’ün (asm) hürmetine bize veriliyor, ona (asm) salâvat getirmeliyiz” der. Başkasından gelen ikramı yemek istemez. Helâllik noktasına azamî dikkat eder. Münzevî yaşar. Kimsenin dünyevî işine karışmaz. Aile şirketlerinden emekliye ayrıldıktan sonra personelin yemeğinden yememiştir. Sebebini ise “Benim artık dükkânda emeğim yok, onların (ortaklarımın) bana hakkı geçmesin” diye açıklar.

Kendine has üslûbu ve giyim tarzı ile ayrı bir dünyanın insanı gibi yaşayan Ahmet Avşar Amcamızın sağlığında hakkında bir şeyler yazarak tarihe not düşelim istedik. Hakkımızda müstecap duâlarınızı bekliyorum. Eşref Mert

Eyüp kardeşim, sen kimselere yük değilsin, herkes imtihanını yaşıyor

Okuma programımız ve sonrası izin günlerimiz içerisinde hemen her gün telefonda gençlerimizle hasbihâl halinde olduk. Belki de ilk kez bu yaz gençlik gündemli bir zaman dilimi içerisinde olduk. Evet, her zaman gençlerimizin içinde olduğumuzdan, gündemimiz de gençler olmuştur, ama bu husus, bu yaz daha bir belirgin hale geldi.

Özellikle de ‘Peygamberimiz (asm) ve gençlik’ konularında kitaplar okumaya başlayınca, gençlik gözümde daha bir anlamlı ve dikkat çekici oldu.

Peygamberimizin (asm) etrafında olan, ondan ders alan, onunla bir kez görüştükten sonra bir daha onun yakınından ayrılmak istemeyen, onun ile duygularını terbiye etmiş, kendisine onu rol model kabul etmiş gençler beni çok etkiledi.

Tabiî ki Hazret-i Peygamber’in (asm) rahle-i tedrisinden geçmiş olan gençler, birer öncü olmuşlar, birer model olmuşlardır. Ama benim asıl dikkatimi çeken ise, Peygamberimizin (asm) etrafındaki gençlerden hiçbirisinde bir yalnızlığa terk edilme, dışlanma, ötekileştirme, yadırganma, kınanma, diyaloğu kesme halinin görülmemesidir. Böyle olunca da, ne aşağılık komplekslerine düşmüşler, ne kendini beğenmişliklere yakalanmışlar, ve ne de nefsinin esiri olmuş genç manzaraları görülmektedir.

Şunu arz etmeye çalışıyorum. Gençlerle muhatap olanlar güzel model olurlarsa, gençlerin o modellerden etkilenmemesi düşünülemez. Ama model olmayıp, model davranışlar beklendiğinde bu pek mümkün olmuyor. Çünkü öğretilmeyen, gösterilmeyen bir davranışın beklenilmesi pek akıllıca gözükmemektedir.

Enteresan bir şey var ki, o da, ben o hafta içinde hangi kitabı okumuşsam ve Peygamberimizin (asm) hangi bir yönünü keşfetmişsem, gençlerden gelen telefonlar da o konularda toplanıyordu. Gençlerle telefon muhabbetimiz içinde, ifade edilen konu etrafında Peygamberimizden (asm) örnekler geçince ister istemez, sohbet daha bir tatlılaşıyor ve ölçü kazanıyordu.

Şunu da anlıyorum ki, insanlar günümüzde hangi konu olursa olsun, eğer Peygamberimizin (asm) o konu ile ilgili yaklaşım tarzını merak ediyorlarsa, o konuyu şekillendirecek muhteşem örnekler bulunuyor.

İşte bu haftaki köşe misafirimiz de, gerçekten çok sevdiğim Eyüp kardeşim. İki yıllık gıda teknolojisi mezunu. Adana’da yaşıyor. Henüz branşına uygun bir iş bulabilmiş değil. Doğrusu herhangi bir iş bulabilmiş değil. Tabiî bu, 20’li yaşlardaki bir gencin ihtiyaçları için her gün birilerinden harçlık istemesi demektir. Bu da haliyle hiç de kolay bir şey değil.

Eyüp’ün annesi o henüz çok küçükken ondan ayrılmış ve dünyadan da ayrılmış. Hatta Eyüp, akraba birkaç kadının sütüyle büyümüş. Onun için de süt annesi çok. Ama tabi hangi süt anne gerçek annenin yerini tutabilir, sıcaklığını verebilir?

Belki çok daha acı vereni ise, babanın da artık Eyüp’le bir bağının olmaması. Yani Eyüp hem öksüz hem de manevî yetim. Böyle bir durumda insan çok daha güçlü olmak ve donanım içerisinde bulunmak durumunda.

Eyüp’le hemen her hafta bir, bazen de birkaç kez telefonlaşıyoruz. Özellikle okuma programının haftasındaki gelen telefonu beni çok etkiledi. Kendisiyle neredeyse bir saati bulan bir konuşma yaptık. Ama o da doğrusu yaşadıklarından çok etkilenmişti. Ses tonu oldukça duygulu ve ağlamaklı idi. Eyüp’ün sürekli kaldığı bir adresi yok. 20’li yaşlardaki bir genç için bu durum çok vahim. Bazen dayısında, bazen amcasında, bazen de teyzesinde kalıyor.

Tabi asıl problem ise, ona yaşatılanlar. Annesizlik, babasızlık ve bir de akrabalar tarafından da yalnızlığa terk edilmek, zor imtihan. Özellikle Eyüp’ü çok etkileyen ise, o günlerde teyzesinin, “Eyüp, artık seni taşıyamıyorum. Okul da okudun, yine bir iş yapmıyorsun. Bu böyle gitmez. Artık biraz da başının çaresine bak” kabilinden söylediği sözler olmuş.

Eyüp, bu cümleleri aktarırken ağlamaklı idi. Kendisini zor tuttuğu anlaşılıyordu. Fakat bu sırada güzel olan, Eyüp, teyzesinin de haksız olmadığını vurguluyordu.

Ben de Eyüp’e, “Kıymetli kardeşim, sıkıntı artınca, sığınmayı arttırmak gerekiyor. Allah, bizim her halimizi görüyor. Kapıları açacak olan da O. Kapatacak olan da. Bize düşen, sebeplere baş vurmak ve kapıları çalmak, iş aramaktır. Kendimizi geliştirmeye devam etmek ve Allah’ın kâinatta koyduğu tekvini kanunlara riayet etmektir. Allah, hikmetsiz iş yapmaz. Hepimizin yaşadıklarının mutlaka ki pek çok hikmetleri vardır. Bazen bize sıkıntı gibi gözüken şeyler, neticesi itibariyle hakkımızda büyük rahatlıklar ve ferahlıklar içerebilir, bazen de mutluluk ve saadet gibi gözüken haller hakkımızda şerler içeriyor olabilir. O zaman ne yapıp etmeli, kulluğumuzu en güzel şekilde yerine getirmeliyiz, ama Allah’ın da işine karışmamalıyız” dedim.

Konuşmalarımız bu kabil devam edip gitti, ama benim Eyüp’le ilgili asıl dikkatimi çeken ise Hazret-i Peygamber’in de (asm) bir öksüz ve yetim olduğu idi. Yani, bir hali peygamber yaşamışsa, o hali yaşayacak olan bütün insanlar için bir örnek, bir model var demektir.

Eyüp kardeşimle bunu paylaştım. Eyüp’ü asıl rahatlatan ve “Bir terapi gibi geldi” dedirten ise, kendisinin içinde olduğu hallerin de peygamberde yaşanmış olması oldu.

Hatta kendi ifadesi ile, “Değil mi ki kâinatın kendisi için yaratıldığı Peygamberimiz de (asm) benim yaşadıklarımı yaşamış, o zaman bütün yaşadıklarıma ve yaşayacaklarıma ne gam.”

Gençler, içinde oldukları hallere, psikolojilere Peygamberimiz’den (asm) örnekler bulunca daha bir etkileniyorlar ve sabırları daha bir güçlü hale geliyor. Bu günlerde Eyüp’ten gelen telefonlarda artık şikâyet hali azalmış görünüyor.

Kendisine “Nasıl gidiyor Eyüp?” dediğimde, Eyüp, “Hocam, biz kul olarak bize düşeni hakkıyla yapmaya çalışıyoruz, gerisi bizi aşar. Doğrusu oldukça güzel haberler de var. Sonuçlansın sizinle paylaşacağım” diyor.

SEBAHATTİN YAŞAR

[email protected]

Unutulmayan dostluklar

“Dostlar unutur.” dendi de isyân etdim;

Meclisde o dost bilmezi pişmân etdim!

Bir tâne, yazık, şimdi kapımdan geçmez!

Doğruymuş o söz, ben dahi îmân etdim...

İnsanlar sevdikleri ile hep bir arada yaşayabilseler! Ne yazık ki, bu mümkün değil. Hele günümüzün hayât şartlarında, bunu temennî edebilmek bile bir hayâl. Ne çocukluk arkadaşlarımızı, ne gençlik sırdaşlarımızı, ne tahsîl veyâ askerlik gibi bir sebeple aynı mekânda uzun zamanların birlikte geçtiği dostları yakınımızda bulmak kàbil. Yıllarca birlikte çalıştığımız iş arkadaşları da, Allâh ömür verip de emeklilik sûretiyle başka yerlere yerleşmişsek, ayrıldığımız ahbâb arasında.

Hele mânevî bir gàye, ulvî bir hedef için kardeşâne alâkalar kurduğumuz sevdiklerimizden ayrılmak, rûhumuzda daha başka te’sîrler icrâ eder. Gerçi, Allâh için olan dostluklarda ahbâbın, zâhiren ayrılık olsa bile, mânen bir arada bulundukları bilinir. Ancak, yine de bu mâlûmât, o hâli yaşamaya hak kazanamadığımızdan olacak, tam tesellîye yetmez.

Bâzen yıllarca haber alamadığımız bir dostumuz hakkında bir bilgi ulaşır; bakarız o çok sevdiğimiz arkadaşımız bu mihnet âlemini bırakıp rahmet âlemine intikal etmiş. Veyâ bir hastalık, bir musîbet dolayısı ile cefâ çekiyor. Duâlarımızı Cenâb-ı Hakk’a takdîm ile dostumuza afv ve mağfiret veyâ derdinden kurtulması için yardım etmesini dileriz. Ulaşma çâresi varsa yakınlarına tâziyelerimizi, rahmet niyâzlarımızı beyân ederiz. Veyâ kendisine şifâ, devâ dileklerimizi iletiriz.

İzini kaybettiğimiz, bilene rastlamadığımız dostlarımızdan birinin hayatta, sıhhatli ve bahtiyar olduğunu herhangi bir vesîle ile öğrendiğimizde ne kadar memnûn oluruz. Keşke bu sevincimi onunla paylaşabilseydim, diyerek çâreler ararız. Ama buna zaman ve zemîn hep elvermez.

Yazarımız Osman Zengin’in izini bulup, kendisi ile buluşarak bizleri de haberdâr ettiği Zafer Ali hakkında, çoktandır merâk etmeme rağmen, bir bilgi sâhibi değildim. Yetmişli yıllarda, Yeni Asya’da çalışmaya başladığı sıralardı sanıyorum, o zaman görev yaptığım Batman’da birkaç gün birlikte olmuştuk. Türkçe’yi henüz çok iyi telâffuz edemiyordu. Az ve öz konuşuyordu. Dikkatini çeken bir konuda filozofça, nükteli ve özlü olarak fikrini beyân ediyordu. İçi-dışı birdi. Söylemek istediğini dolaştırmadan ve tereddütsüz ifâde ederdi. Et yemediği için kendisini misâfir etmek kolaydı. Tek sıkıntımız, alıştığı şartlarda bir ortamı her yerde hazırlayamamaktı. Avrupalı birinin alıştığı hayattan ayrılıp Asyalı olması kolay değildi. Bereket, Zafer Ali, Asyalı olmadan önce, tam vaktinde Yeni Asya’lı olmuştu…

“En sevdiğim hayvan, eşektir.” derdi. Sebebini de, kocaman kulakları ile çok çok dinlediğini, ama az konuştuğunu(!) söyleyerek îzâh ederdi. Sonraları zaman zaman İstanbul’a seyâhatimde kendisini bâzen gazete idârehânesinde bulurdum. Çoğu zaman dışarıda olurdu. Yıllarca yıllarca görüşemedik. Emekli olup ayrıldığını duymuştum. Çok şükür, sıhhatte ve aynı istikàmette yaşıyormuş. Cenâb-ı Hakk’dan nice yıllar ömür ve hüsn-i hâtime dilerim.

Bu vesîle ile gerek mesleğimiz, gerek meşrebimiz çerçevesinde tanışıp mânevî dostluklar kurduğumuz nice insanları hâtırlamaya çalıştım. Hâfızam kiminin ismini, kiminin resmini bulup getiremedi. Şarkıda söylendiği gibi: ”Unutulmuş isimler de; / Kim bilir ki, nasıl, nerde? / Şimdi yalnız resimlerde, / Eski dostlar, eski dostlar…”

Güfteyi yazan ve şarkıyı besteleyen aynı duygularla gönül tellerini titretmiş ki, hâli güzelce belirten bu eser ortaya çıkmış… Ancak, yalnızca maddî gözle bakıldığından ve bu hayattan sonra da insanın devâmını bilmeyenlere mahsûs bir tavırla ele alındığından, hüzünden başka bir his uyandırmıyor. Ahbâbdan geçici bir ayrılık ve sonunda ebedî bir berâberliğin olacağına inanmak kadar, bu hüznü izâle edecek bir çâre gösterilebilir mi?

Evet, yeter ki, sevmek Allah için olsun. Yaratanın izin verdiği ve sevdiği şekilde dostluklar kurulmuş olsun. Böyle dostluklar, beşeriyet gereği unutulmuş bile olsa, İlâhî kayıtlara geçtiği için hakîkatte unutulmaz. Ebedî âlemde “Dost, dostuyla birlikte bulunacaktır” hadîs-i şerîfinin hükmüyle, berâberlik mukadderdir.

Zaman zaman, yukarıdaki rübâî gibi, dostların unutmasından yakınsak bile, ne mutlu, ahbabsızlık yok! Dostlardan muvakkat ayrılık var…

EKREM KILIÇ

[email protected]

SECDE

İnsanlığa en güzel hediyendir Ya Rab

Peygamberimin yürüdüğü yolda yürümek

Onun yürüdüğü yolda bir iz aramaktır secde

Acizliğini bilip boyun bükmektir

Allah’a iltica etmenin huzurudur secde

Meltemin esintisini içine çekmek gibi

Denizdeki yakamozun en uzun gecesidir secde

Yağmurun kokusunu doyasıya içine çekmek

Bir selvide uzanıp gölgelenmektir secde

Kâh kendini Kâbe’de bulmak

Kâh Medine’de olmaktır secde

Bazen kalabalık içinde yalnızlık

Bazen yalnızlık içinde kalabalıktır secde

Hasretle sevgiliye kavuşmak gibi

Binlerce ağacın bahar çiçekleridir secde

Rabbin huzuruna bir kutlu dâvettir

Nefsini keşif yolculuğuna çıkarmaktır secde

Ruhun nefes alması için açılan pencere gibi

Canın Canan’ına kavuşması gibidir secde

Bazen bir gülü koklar gibi huzurda

Bazen şaha kalkmış küheylan gibidir secde

Huzura varmanın en güzel ânı

Bazen zemzemi kana kana içmektir secde

Bir sevgiliyi bekler gibi zamanı beklemek

Bir kar tanesinde Allah’ı bulmaktır secde

Bazen bir sırdaşındır duada fısıldadığın

Bazen gizli sırlarını paylaştığındır secde

Rabbin dâvetine anında icabet etmek

En güzel randevunun adresidir secde

Bazen kardelen kadar saf ve ak

Bazen inci tanesi gibi gözyaşıdır secde

Bazen secdedeyken uzakta olmak

Bazen secdedeyken secdede olmaktır secde

Kâh Resulullah’ın arkasında saf tutmak

Kâh günde Rabbe seksen kere

Baş koymanın adresidir secde

VECİHE EREL

KİTAP

Kitaplar var, lezzetle okunup tadılmalı

Uyurken başucunda yeni lezzet almalı

Kitapların bazısı, bir soluk yutulmalı

Sellerde kalmış gibi, nefesler tutulmalı

Bir kısmı kitapların; yavaşça çiğnenmeli

İnsan bir ılık gölde, yıkanıp dinlenmeli

En güzel kitaplarsa; iyi sindirilmeli

Mücevher cümlelerin kıymetini bilmeli

Kitapsız bir hane ki, bir vücut sanki ruhsuz

Yağmura hasret bahçe, kuruyup kalmış susuz

Sayfalar, kelimeler, cümleler ve fasıllar

Zevahir geçip gider, baki kalır asıllar

Canlı cansız her varlık kitap gibi yazılmış

Bir Bir’lik turrası ki, her sayfada kazılmış

Hocamın duasıydı; gönlümde kanaviçe

Kitap dolu bir evle, çiçek dolu bir bahçe

Kitaplar incelemek, en faydalı bir uğraş

Hakikat yazan kitap, en hayırlı arkadaş

Elbet insan ruhuna, usanç vermeyen hitap

Zaman geçse de asla, solmaz çiçektir KİTAP...

DR. HİKMET ERBIYIK

DUA

DU eden kul, Allah’ına yaklaşmıştır. Ruhu, Allah ile çok yakın ilgi kurmuştur. Zaten ibadetin aslı da Allah’a yaklaşmaktır.

Yüce Allah, Yusuf Sûresi’nde Hz. Yakub’un gönülden Allah’a bağlanışını, her şeyi O’na havale edip, O’ndan asla ümit kesmeyişini bize bir örnek olarak anlatmaktadır: “Ben Allah’tan, sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim. Ey oğullarım, gidin Yusuf’u ve kardeşini arayın, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, zira Allah’ın rahmetinden ancak inkârcı millet ümit keser.” (Yusuf, 56 ve 87)

AÇLIK

PEYGAMBER Aleyhisselâm, bir gün mescidde kendi başına nafile bir namaz kılıyordu. Ancak namazını oturarak kılıyordu. Ebu Hureyre kendisini böyle görünce koşup yanına vardı. Namaz bitince de:

“Ey Allah’ın Resulü, bir hastalığınız mı var? Neden namazınızı oturarak kıldınız?” diye sordu.

Allah’ın son Peygamberi, bütün peygamberlerin reisi şöyle bir cevap verdi:

“Yâ Ebu Hureyre, günlerdir ağzıma götürecek bir şey bulamadım. Açlık takatimi kesti, ayakta duracak dermanım kalmadı, onun için namazı oturarak kıldım.”

Ebu Hureyre, bu cevabı duyunca ağlamaya başladı. Peygamber Aleyhisselâm, onun ağladığını görünce:

“Ağlama ey Ebu Hureyre! Burada çekilen açlık, ihsanı ahiret azabından kurtarır” buyurarak, kendisini teselli etti.

BİLGELERİN SÖZÜ

Bilgelerin sözü doğru olursa ilâç, yanlış olursa hastalık olur. Hz. Ali (ra)

ÂZÂLARIMIZ...

Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi tezgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden O’dur. Bunları size vermiştir. Öyle ise, yalnız Rab O’dur. Mabud da O olabilir.

Bediüzzaman, Sözler, s. 387

KABİRLER

Kabirler ana rahmi gibidir. Doğmak için ölmek gerekir.

S. Gündüzalp

KAFA VE RUH BİLGİSİ

Dünya kafa ve ruh bilgisinin baş başa yarış edeceği meydandır. Hangi yarış meydanında tek at koşturulur?

Samiha Ayverdi, Batmayan Gün, s.97

CAN VERMEK

Hak uğruna ekmek verirsen, sana ekmek verirler. Hak uğruna can verirsen, sana da can bahşederler.

Mevlânâ, Mesnevî’den Seçmeler, s.149

MEMLEKET İSTERİM...

Ne başta dert, ne gönülde hasret olsun;

Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Cahit Sıtkı Tarancı

OKUMAK

Genç insanları yaşlarına göre olgunlaştıran ve ihtiyarları gençleştiren şey, samimiyetle söyleyeyim ki, okumaya karşı gösterdikleri derin sevgidir.W. Murdoch

GERÇEK YOLCULUK

Gerçek yolculuk geriye dönüştür. Ursula le Guin

Hayatta başarı, akla değil, azme dayanır. Muhammed İkbal

ANSIZIN BAŞLAYANLAR

Ansızın başlayan şeyler hayatı değiştirebilir mi? Ansızın başlayan bir yağmur, ansızın görülen bir çift göz, ansızın göze ilişen bir dize, kulağa çalınan bir şarkı, bir gazete sayfasında karşılaşılan bir fotoğraf, okunan bir kitap, görülen bir rüya… Sanki böyle bir şeyi bekliyorum günlerdir. Melek Paşalı, Hayal Günlüğü

S.Gündüzalp

SERMAYEDEN YEMEK

Ömrümüz, zamanımız kadar kolay harcadığımız bir şey yok.

En küçük bir şeyimizi verirken gösterdiğimiz tereddüdü, sıradan bir şeye saatlerimizi verirken göstermiyoruz.

Suat Ünsal

ABDULKADİR-İ GEYLÂNΒDEN.

Ölmeden önce Allah’la aranızdaki sözleşmeyi yenileyin.

Dert gelince onu sabırla karşıla ve deva gelinceye kadar bekle. Deva gelince de onu şükürle karşıla. Bu hâl üzere olursan, dünya hayatında mutlu olursun.

Allah’ı seveni Allah da sever. Kim Allah’ı isterse, Allah da onu ister. Ona yaklaşanı Allah kendine yaklaştırır. Kim Allah’ı tanımak isterse, Allah kendini ona tanıtır.

Önemli olan tövbe etmek değil, tövbede sebatlı olmaktır.

KANUNî’DEN...

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi

Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır

Olmaya baht u saadet dünyada vahdet gibi

(…)

Muhibbî (Kanunî Sultan Süleyman)

SÖZ ODUR...

Sözde darb-ı mesel irâdına söz yok amma;

Söz odur âleme senden kala bir darb-ı mesel

Nâbî

(Şiir içinde atalar sözü kullanmaya diyecek yoktur, fakat senden sonra dünyada bir atalar sözü gibi yadigâr kalan şiir, şiirdir.)

GÜL VE KARANFİL

Bir vazoda bulunan aynı cins çiçeklerin aynı vazoya konan çeşitli çiçeklere nazaran daha uzun ömürlü oldukları görülmüştür. Bilhassa gül ve karanfil bir vazoya konulursa ikisinin de ömrü çok az olmaktadır. İkisi ayrı ayrı vazolara konulursa üç dört misli fazla bir zaman tazeliklerini muhafaza etmektedirler.

Millî Güvenlik dersimiz...

Neredeyse bir yıldır Millî Güvenlik Dersi görüyorum ve gerçekten her dersten önce “Acaba bugün hangi saçmalıkları duyacağız?” diye düşünüyorum. Derse giren hocamız piyade kıdemli albaymış…

Kendisinin anlattığına göre köyden gelmiş, şehirde de harp okuluna girmiş. Yani hayatında askeriyeden başka bir şey görmemiş. Bize anlattıkları kalıplaşmış ya da herkesin söylediklerinden farklı değil.

İlk dersimizde biraz gergindik ve “Acaba bize bir şey söylerse nasıl cevap veririz?” diye düşünmüştük. Dersten önce sınıf başkanı tahtaya çıktı ve koridorda onu görünce “Dikkaaaaaaaat!” diye bağırdı. Biz ayağa kalktık “Sağol” dedik. Tabi sesimizin tonunu beğenmedi ve bağırmak zorunda kaldık. O derste bize kılık kıyafetin ne kadar önemli olduğundan bahsetti, hatta “Camide başörtü, okulda da üniforma giyilir” dedi. Ve daha ilk dersten başörtüsü yasağının gerekliliğinden bahsetmeye başladı. Sınıftan birkaç kişi karşı çıkınca önce “Zaten 1400 yıl öncesinden kalma bir şey, hem Arabistan sıcaktır, orada örtünmek gerek, bu çağdaş devirde kapanmaya gerek yok, o zamandaki gereklilik kalkmıştır” dedi. Biz de, “Hocam sizden fetva beklemiyoruz bize başörtüsünün gereksizliğini değil yasağın gerekliliğini ispatlayın” dedik. O da “Yanlış anlamayın, benim annem de kapalı, ablamlar da, ama yasak var, kanun böyle” dedi. Biz yine karşı çıkınca bu sefer “Zaten hiçbir erkeği kadının saçı etkilemez” dedi. Bizim onun fikirlerine katılmadığımızı görünce “Açmayacaksan başını, okumazsın; evinde oturur kocanın kölesi olursun” dedi.

Bunları söyleyen hoca, bir de bize çağdaşlığın öneminden, teknolojinin gerekliliğinden, kitap okumanın öneminden, okula gidemeyen kız çocuklarından bahsediyor. “Git evinde otur” diyen hocamız bu sefer de bunlardan yakınıyor. Çağdaşlıktan bahsedenler, bizi çağdaş olmamakla suçlayanlar, bizim önümüze set çekip “Okuma” diyor. Sonra beyin göçünden bahsedip yakınıyorlar. Ama yurtdışına okumaya giden başörtülü kızlardan bahsedince kulaklarını tıkıyorlar. 16 yaşındaki kızın önüne iki seçenek koyuyorlar: “Ya bizim gibi olursun ya da vatan evlâdı olmaktan men olursun” diyorlar. Çağdaş kadını ‘sosyal hayatta mini etekli, camide başörtülü’ olarak tanımlıyorlar. Çağdaşlığın kıyafetle değil beynin içindekiyle olduğunu fark edecek kadar ilerleyememişiz demek ki. Bir türlü şekilcilikten uzaklaşamıyoruz. Bu dersten sonra arkadaşlarla şakalaştık ‘Başörtüsünü takınca içeri güneş ışığı girmiyor. Bu yüzden ben de dersleri anlayamıyorum’…

Tabiî iş bu kadarla sınırlı kalmıyor. Hocamız Amerika’nın Irak’ı mahvettiğini, sıranın İran’da olduğunu sonra Türkiye’ye geleceğini zaten Türkiye’nin işinin bittiğini ve Amerika’nın ‘Kürdistan’ adında bir devlet kuracağından bahsediyor. Hatta jeopolitik konumdan bahsederken Güneydoğuyu Kürdistan olarak gösteriyor. Biz de diyoruz “Bu kadar kolay mı?”… Sonraki dersimizin konusu irtica… İrticanın anlamı geriye dönmek. Ve bize diyor ki: “Osmanlı’da Yavuz’dan sonra şeriat gelmiştir. Öncesinde bir Türk devletidir.” O zaman öncesine dönüş istemek irtica değil midir? Şeriat istersen irtica, Fatih dönemini istersen değilmiş(!). Ve gericilikten bahsediyor… “Atatürk Cumhuriyeti getirmiş, Sosyalist devlet daha iyi olsaydı onu getirirdi.”

Yine aynı derste albay, namazın işten sonra geldiğini, kazaya bırakılabileceğini, Peygamberimizin de (asm) kazaya bıraktığını, zaten memurların her türlü rüşvet, dolandırıcılığı yaptığını, namaz kılsa ne fark edeceğini söylüyor. Yani bize yine fetva veriyor.

“Ben bazen Cumaya giderim, ama işim varsa önce görevim gelir” diyor. Fakat ecdadımızın savaşta nöbetleşerek namaz kıldığını ve Kurtuluş Savaşını onların kazandığını unutuyor.

Bir de 12 Eylül öncesinde ülkenin tamamen ikiye bölündüğünü söylüyor. “İyi ki 12 Eylül oldu da ülke kaostan kurtuldu” diyor…

Evet, Türkiye’de hâlâ Millî Güvenlik dersleri işlenmekte… Ve bizler de bir yıl boyunca millî güvenliğimizi öğrenmek adına bunları dinliyoruz. Derste siyaset konuşuluyor, din konuşuluyor, Türk-Kürt konuşuluyor… Bir de bize laiklikten, okula, kışlaya, camiye siyasetin girmeyeceğinden bahsediliyor. Başörtüsü okula girmiyor, ama başka her türlü şey giriyor. Bu mudur Türkiye’nin çağdaş eğitim sistemi?

NACİYE SULTAN

Eğitimin müşfik eğitilmişleri

Onları gördüğümde sıradan kişiler, gençler zannetmiştim, ama yanılmışım.

Tanımadıkları kişileri karşılamak, onları kalacakları yerlere götürmek, gelenlerin eşyalarıyla beraber yürüyerek getirip yerleştirmek o yaştaki çocuklar için büyük fedakârlıktı. Bu yaptıkları işler için onlara bir ücret verilmiyordu. Aklımıza gelirse, o anın heyecanıyla unutmazsak, kuru bir teşekkürümüz vardı, ama gördüğüm oydu ki bunlar onu bile beklemiyorlardı. Peki onlara bütün gün bu işi yaptıran neydi?

Bu gencecik çocuklar, Risâle-i Nur Eğitim Merkezi kızlarıydı ve bütün bunlar Allah rızası için yapılıyordu. Onları gördüğümde bizler gibi 1 aylık eğitime gelenlerden zannetmiştim, çünkü kendilerini bizden farklı addetmiyorlardı. Ama onlar çok farklıydı. Birisinin bir şeye ihtiyacı oluyor onlar onu gidermekle meşgul, birisi üzüntülü mü; bakıyorsun birisi hemen yanında sebep arıyor, birisi hastalanmış şefkatli bir anne gibi yanındalar, nöbetçi beklemeden yemek dağıtırlar, bizler dersten kalmayalım diye her fedakârlığı yaparlar, sabahları şefkatle namaza kaldırmak; akşamları yatmamız için uyarmak onların işi. Hülâsa onlar sütün içindeki yağ gibi ihtiyaç hâsıl olan her yerdeler.

Bunlar Anadolu’nun yollarını gözlediği, şimdinin dershane ablaları... Gelecekte, saff-ı evvelde gerektiğinde oya işler gibi nakış nakış Risâle-i Nur yazan, gerektiğinde kocasını aylarca hizmete gönderip tarlasının bağının işini kendisi yapan, gerektiğinde hizmet için hapse düşen kocasının yokluğunu belli etmeyen Ayşeler, Fatmalar, Asiyeler olacaklar... Şimdi de Anadolu’daki ablalarının göz bebekleri, sıkıştıklarında yol göstericileri, talebelerin iki dünya saadetlerinin temini için çaba harcayanları, en önemlisi de Risâle-i Nur’un kalplerde, gönüllerde yer etmesi için çabalayan Nur kahramanları olacaklar.

Ne mutlu bu münbit tarlaya fidan gönderen ailelere... AYŞE ANAKIZ KOÇAK

‘Ruhunu kaybetme’ üzerine düşünceler

‘Ruhunu kaybetmek’ tâbiri düşüncelerimi ancak ortaya koyabiliyor. Ölü diyemiyorum çünkü hayat belirtisi olan hareket var. ‘bir ...ın ruhu’ denildiğinde, bu tabirin hayat emaresinden daha farklı olduğunu biliriz; kimi zaman fikir akımları için kullanırız bu tâbiri, ‘ruhunu kaybetmiş’ deriz, çizgisinden saptığını belirtmek için... Kimi zaman kavramlar için kullanırız, ‘ruh-u aslîsine dönmeli’ deriz. Bazen de fethedilmesi ile tarihte yeni bir sayfa açılmasına öncülük etmiş bir şehrin, modern zaman hallerine bakarak bu tâbiri kullanırız, ‘Bu şehir ruhunu kaybetmiş’ diye...

“İnsan, âlemini değiştirmeden ruhunu kaybeder mi?” sorusuna ancak bu tabirle karşılık verilebilir. ‘Ruhunu kaybeden insan’ sadece cansız bedenler için kullanılmaz olduğunu bu tabirle anlayabiliriz.

Ruhunu teslim eden dendiğinde daha güvenilir bir mânâ açılır önümüze. Kaybetmek ve teslim etmek mânâları irdelendiğinde, birinin olmaması gereken bir durumu; diğerinin de olması gerekenin olması gerektiği gibi gerçekleştiğini çağrıştırdığını görürüz. Önceki olanı yitirilen birşeyi, sonraki olanı ise bir emanet taşıma bilinci içerisinde eldekinin adrese ulaştırılmasını anlatır bizlere.

Hayat ‘kaybetmekler’ ve ‘teslim etmekler’ üzerine var ediliyor, denilebilir. İradelerimizle yaptığımız seçimler, aynı fiillerin mânâlarını ya kaybetmek ya da teslim etmek olarak belirliyor. Parmakların, klâvye üzerinde heyecanla tuşları dolaşması, kaybetmek ve teslim etmek mânâlarına hizmet ediyor. Çarşaf çarşaf gazeteler; renkli renkli dergiler; 24 saat konuşan TV’ler; her daim güncellenen web siteleri; dersine çalışan öğrenciler; maksadını arayan yolcular... Hepsi, ya kaybetmek ya da teslim etmek için varlar. Gelecek kaygısı ile oluşturulan haller; güvenle dolu hayaller; kaygılı gözlerle izlenen gençler; zamanın ruhuna uymadığı düşünülen yaşlılar... Kaybetmek ve teslim etmek mânâları etrafında geziniyorlar.

İnsanları konuşmaya sevk eden de kaybetmemek veya teslim etmek kaygısı olmalı. İfade etmek istediklerimiz ya kaybetmek ya da teslim etmek hanesine yazılıyor gibi bir durum söz konusu. Belki de teslim ettiğimizi sanarken kaybediyoruzdur... En güzeli de söylemek istediklerimizi ‘kaybetme kaygısı’ taşıyarak ifade etmek oluyor bu noktada. Zaten konuştuklarımıza güzel elbiseler giydiren de bu kaygı değil mi?.. Kaybedenlerden olmama arzusu. Hava akımına vesile kılınan sıcaklık farkı gibi, mânâlar arasındaki ‘kaybetmek’ ve ‘teslim etmek’ ayrımı bizleri konuşturuyor. Birbirimizin dilinden kulağına veya gönlüne doğru akıyoruz...

Hayatıma bu pencereden baktığımda ne görüyorum? İki kavram arasında bir tercih. Ve bu tercihlerden ortaya çıkan mânâlar. Ve bu mânâların toplamından ortaya çıkan bütün insanlığın genel bir görünümü.

Sanki ibre ‘kaybetmek’ tarafını gösterir bir durumda; ruhunu kaybedenlerin çokluğu rahatsız edici bir seviyede, sanki... Ruhunu yakalayan kavramlar, ruhunu kaybetmeyen şehirler ‘teslim etmek’ uğruna yola çıkan düşüncelere bağlı.

Teslim etme kaygısı taşıyanlara selâm olsun.

SAİD HAFIZOĞLU

[email protected]

İki Elif’te, iki Zafer Ali röportajı…

Bu röportajın bu kadar ses getireceğini tahmin etmiyordum.

Geçtiğimiz günlerde, genç muhabirimiz Elif Nur Kurtoğlu kardeşimizle beraber, gazetemizin eskiden foto muhabirliğini yapmış olan Zafer Ali ile yapılan röportajdan bahsediyorum.

Müfritane irtibat ve muhabbet fedailerinin bir mensubu olan bizler, bazen maziyi yâd ederek, eskiden beraber olduğumuz arkadaşlara hasret duyuyoruz. Hep düşünüyordum... Yeni Asya’nın, özellikle 70’li yıllardaki kadrolarından; iftiraklar neticesi ayrılanların dışındaki arkadaşlarımızın nerede olduklarını, ne yaptıklarını... Erol Erşenkal neredeydi? Kasım Baydemir neredeydi? Zafer Ali neredeydi v.s. 21 senedir ikamet ettiğim Bursa’da, arkadaşlarla sohbet ettiğimiz zaman da konuşuyorduk. Birkaç sene önce Zafer Ali’nin Bursa’da ikamet ettiğini söylemişlerdi arkadaşlar, ama kesin bir bilgi elde edemiyordum. Yeni Asya camiasına dahil olduktan sonra, biz onu çok sevmiştik, seviyorduk. Nasıl irtibat kuracağımızı hep düşünürken, geçtiğimiz aylarda Bursa’ya gelerek onunla görüştüğünü öğrendiğim Hasan Yalçın Ağabeyimizden, Zafer Ali’nin cep telefonunu alıp, irtibata geçtim. Röportajın takdim kısmında bahsettiğimiz gibi, nihayet biraz koşturma ve ısrarla, o işe muvaffak olabildik.1976 yılında çıkan ilk (birinci) Elif’te onunla, Cemal Uşşak bir röportaj yapmıştı. Anarşinin dorukta olduğu o yıllarda komünistler, sırf Yeni Asya muhabiri olmasından dolayı onu linç etmek istemişti. İşte o hadise üzerine Cemal Uşşak’ın röportajıydı o. Aradan geçen 35 sene kadar sonra da bizim yaptığımız röportaj gerçekleşti. Ama, işin esas ilginç yönü, yurdun çeşitli yerlerinden gelen; mail, telefon ve mesajların çokluğuydu. Hem bize teşekkür ediyorlar, hem de onunla nasıl irtibat kurabileceklerini soruyorlardı kadim dostları Zafer Ali’nin. Bir ara Elif Nur telefon açtı, “Osman Ağabey, sentez habere baktın mı? En çok okunan ve yorum yapılan olmuş röportaj” dedi. Tabii biz de takip etmiştik, bizlerin şahsıyla alâkalı olmayan şahs-ı manevinin bir tezahürüydü oradaki haller.

İstanbul Beşiktaş’tan telefon açan bir ağabeyimiz, “Kardeşim, ben yetmiş beş yaşındayım. Yeni Asya’dan önce İttihad da okuyordum” diyerek röportajla alâkalı hissiyâtını dile getirip, diğer bazı muhabbet fedailerinin de ihsas ettirdiği gibi, sanki kayıp bir akrabasını bulmuş gibi sevinerek, benden telefon numarasını ve adresini isteyerek, onu ziyaret etmeye arkadaşlarıyla geleceğini ifade etmesi, bizi bayağı duygulandırmıştı. Hani “Bu ne sevgi ah” der gibi. Zafer Ali ile irtibatı kesmeyeceğiz İnşâallah. Onu her faaliyetimizden haberdar edip, dostlarıyla bir arada bulunmasını arzu etmekteyiz tabiî. Biz vazifemizi yaparız, gerisi bizim dışımızda olan şeyler. Vefalı, kadim dostlarımıza da, buradan binlerce selâm olsun ….

OSMAN ZENGİN

[email protected]

EVVELİ VE ÂHİRİ

Telefonla birkaç defa aramış..

Şimdi fark ettim.Henüz İstanbul’a geleli bir gün olmasına rağmen hemencecik geri dönmek istemesini hâlâ çözebilmiş değilim doğrusu. Ona göre bu gidişinin sebebi; birilerinin huzurunu bozmak. Altında yatan gerçekler zannım o ki; hep onda kalmalı. Telefonu açtığımda gideceğinden emin bir tavırla; birkaç saat sonra Sultanahmet’te olmam gerektiğini söyledi. Gitmesine üzülmeme rağmen; ayrılırken uğurlamam gerektiğinin farkındaydım. Hem eşyalarının bir kısmı da ben de kalmış... Gelme sebeplerinden biri olan o pahalı ………i yanından ayıramadığı için yoktu, fakat ona çok yakışan uzun paltosu ve seyahat için gerekli bütün malzemeleri ve birkaç ıvır zıvırdı ondan kalan.

İsteksiz koyulmuştum yola. Evden ayrılırken dışarının sıcak olduğunu hatırlatan arkadaşıma güvenerek -akşam tir tir üşüyeceğimin farkında olmadan- ceketimin altına kazak giymeyip kısa kollu gömlek tercih ettim. Otobüs durağına vardım ve beklemekteyim, Eminönü otobüsüne hasretimden usanmak ilk izlenimlerim. Fakat yanıldım, şaşırdım... Ağır adımlarla yaklaştım otobüse ve aynı ağır adımlarla çıktım merdivenlerden. Akbilim olmadığı için 25 kuruş fazla vereceğimin acısı etkileyici gerçekten. Eminönü’ne varmadan aldığım telefonda; onun da Sultanahmet’ten aşağı doğru ağır adımlarla gelmek üzere olduğu haberi kulağımda. Bu, namazı vakit kaybetmeden kılmam demekti. Onunda namazı kıldığını sanmışım...

Eminönü’ne vardığımda vakit kaybetmeden ikindiyi eda etmek için Yeni Cami’ye vardım. Sessiz sessiz caminin ön taraflarına ilerlerken, caminin giriş kapısındaki turist kafilelerine gözüm ilişti; kimi fütursuz, kimi gayet edepli, kimi caminin manevî atmosferine kaptırmış kendini.

Bir an camide cami edebiyle edeplenmeyen turistler geldi aklıma, fitil oldum. Edep ya Resûlallah…

Sünneti hemencecik kılmak için acele ediyordum. Sessiz sessiz caminin ön taraflarına ilerlerken iki arkadaş gözüme takıldı. Biri gayet mülâyim, diğeri üstüne başına bakılırsa pek kâmil mürşit değil gibi. Tabiî ki bu zahirî bir hüküm. Biri birini imam olmaya ikna ediyor. Aslında çalışıyor. İlk önce mülâyim kardeşin imam olmasını isteyen ‘tercihimi’ daha sonra “Diğeri neden olmasın?” sorusu değiştirdi. Neden olmasın?

İlk denemeler heyecanlandırırdı beni. Stres dolu dakikalar geçerdi üzerimden. Karnıma kramplar girer, acaba nerede yanlış yapacak diye söylenirdim kendi kendime. Bu sadece namazla ilgili bir mevzu değildi elbet. Kâinatta en büyük hakikatten sonra gelen bir hâl olan namazın daha çok bu hallere beni giriftar etmesi olağandı. Ben ilk denemeleri severdim ama.

Hakikatlere çıkan merdivenler teennî iledir. Birinci basamaktan başlanması ise en ideali. ‘İlel-i müteselsiledeki terettübü atlamakla müşevveş eden aculiyet çıkar’ ve ben aculiyet kelimesine pek yakın değilim. Öyle “Birkaç basamak atlayarak çıkayım” söylemleri pek işe yaramaz ve yuvarlanırdı bunları dillendiren merdivenlerden aşağıya. Yüzlerine dahi bakmaya tenezzül etmeyerek geçtikleri basamaklar alınlarından öpe öpe indirirdi onları.

Sonuçta ‘ilk denemeler’ beni o cemaate dâhil etmişti. Yanlış yapar endişesi yeni caminin manevî atmosferine bırakmıştı kendini.

Evet, ilk denemeler…

İnsan heyecanı…

Küçük bir çocuk adımları ilk…

Toy bir yazar yazıları daha başlangıç…

Saygılı bir eş evlilikte evvel dakikalar…

Bir imam ve sabah namazı…

Bir berber ne kadar dikkatli…

Belediye başkanı siyasette tek zaferi daha…

Daha binlerce ilkler…

Daha milyonlarca başlangıçlar…

(Bir fikir önderi etrafına yeni yeni insanlar toplanıyor… )

Evvel hareketler hep ciddiyet barındırıyor. Alabildiğine iş severlik… Hele bir de bir grubun etkisini arkanda hissediyorsan. Sana kapılar açan bir topluluğun. Sonraları cozutman kuvvetle muhtemel…

Cozutmak kelimesi meclisten dışarı. Ama öyledir işte! Pohpohlamalar, alkış tutmalar, takdir etmeler… Bir müddet sonra olmayanı göstermeler. En yakınların uzaklaşmaya başlamıştır bu gidişi iyi idare edemediğin takdirde.

Her şeyi kendinden bildiğin anda, şişen balonun iniş serüveni başlıyor demektir. Her şey bir yana bir iki Elhamdülillahtan sonra “Acaba bende birşey mi var?” tereddüdü Ağustosta kar savurtmaya kadar yol alır alimallah. Karun’u da unutmayalım.

İlk denemelerin heyecanı…

Evet ilk denemeler. Duâ etmeler, Allah’ım yardım et! Titremeler, terlemeler, sessiz sakin durmalar… Bu yüzden heyecanlandırmıştır beni. Bir müddet bu git-geller yaşansa da sonunu düşünmek de etkiler beni. Duâları unutmalar mı dersin, kendine pay biçmeler mi, fütursuz konuşmalar mı?

Bu tereddütlerle boğuşurken, Üstadı anlatan Ali Ulvi Ağabeye bakalım, genel prensipler çiziyor diyebiliriz. Bir kişinin ne kadar değerli olduğunu anlamak için onun herhangi bir işe başlamadan evvel ve sonrasını değerlendirmek en doğru çözümleme olsa gerek diyerek, sözü değerli edip Ali Ulvi Kurucu’nun Üstadı anlattığı veciz ifadelere bırakıyorum:

“Herhangi bir iklimde zuhur eden bir ıslâhatçının mahiyet ve hakîkatini, sadakat ve samîmiyetini gösteren en gerçek miyar, dâvâsını ilâna başladığı ilk günlerle muzaffer olduğu son günler arasında ferdî ve içtimâi, uzvî ve rûhî hayatında vücuda gelen değişiklik farklarıdır, derler. Meselâ, o adam ilk günlerde mütevazı, alicenap, feragat ve mahviyetkâr; hülâsa, bütün ahlâk ve fazîlet bakımından cidden örnek olan gâyet temiz ve son derecede mümtaz bir şahsiyetti. Bakalım, cihadında muzaffer olup, hislerde, emellerde, gönüllerde yer tuttuktan sonra yine o eski temiz ve örnek halinde kalabilmiş mi? Yoksa, zafer neş’esiyle birçok büyük sanılan kimseler gibi, yere göğe sığmaz mı olmuş? İşte, büyük küçük herhangi bir dâvâ ve gâye sahibinin mahiyet ve hakîkatini, şahsiyet ve hüviyetini en hakîki çehresiyle aksettirecek olan en berrak ayna budur. Tarih boyunca, bu müthiş imtihanı kazanmanın şaheser misâlini, evvela peygamberler ve bilhassa Sultanü’l-Enbiya Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz, sonra onun halîfe ve Sahabeleri ve daha sonra onların nurlu yolunda yürüyen büyük zatlar vermişlerdir.”İlk başlangıçlar heyecanlandırmıştır beni…

ERSİN ACAR

31.07.2010

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Elif Eki

  (24.07.2010) - Bir haber ve düşündürdükleri

  (17.07.2010) - Onlar İslâma hizmet ettiler

  (11.07.2010) - Almanya’da Risâle-i Nur fütuhatı yaşanıyor

  (03.07.2010) - Said Nursî, hayatını iman kurtatmaya adamış bir mücahit

  (27.06.2010) - Ezanlar okundukça…

  (19.06.2010) - Türkçe ezan laikliğin iflâsı oldu

  (12.06.2010) - İkinci Elif, ikinci yaşında

  (05.06.2010) - Zulüm devam etmez

  (29.05.2010) - Feth-i Mübîn

  (22.05.2010) - Mazhar Osman’dan ibretli bir hamiyet-i milliye dersi


Son Dakika Haberleri

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.