Mektubat - page 484

şuunat-ı rububiyet göründü. o vakit bu gaye dahi kâfi
gelmemeye başladı. Belki şu gaye kadar büyük bir muk-
tazi ve dâî dahi lâzımdır bildim. İşte o vakit, şu İkinci re-
mizdeki muktaziler ve gelecek İşaretlerdeki gayeler gös-
terildi ve yakînen bana bildirildi ki, kâinattaki kudretin fa-
aliyeti ve seyrüseyelân-ı eşya o kadar manidardır ki, o fa-
aliyetle sâni-i Hakîm enva-ı kâinatı konuşturuyor. güya
göklerin ve zeminin müteharrik mevcutları ve hareketle-
ri, onların o konuşmalarındaki kelimelerdir; ve taharrük
ise, bir tekellümdür. demek faaliyetten gelen harekât ve
zeval, bir tekellümat-ı tesbihiyedir. Ve kâinattaki faaliyet
dahi, kâinatın ve envaının sessizce bir konuşması ve ko-
nuşturmasıdır.
ÜÇÜNCÜ ReMİZ
eşya, zeval ve ademe gitmiyor; belki daire-i kudretten
daire-i ilme geçiyor, âlem-i şahadetten âlem-i gayba gi-
diyor, âlem-i tagayyür ve fenâdan âlem-i nura, bekaya
müteveccih oluyor.
Hakikat nokta-i nazarında eşyadaki cemal ve kemal,
esma-i İlâhiyeye aittir ve onların nukuş ve cilveleridir.
Madem o esma bâkîdirler ve cilveleri daimîdir; elbette
nakışları teceddüt eder, tazelenir, güzelleşir. Ademe ve
fenâya gitmiyor; belki yalnız itibarî taayyünleri değişir.
Ve medar-ı hüsün ve cemal ve mazhar-ı feyiz ve kemal
olan hakikatleri ve mahiyetleri ve hüviyet-i misaliyeleri
bâkîdirler.
adem:
yokluk, hiçlik.
âlem-i gayp:
varlığı kesin olan ve
mahiyeti Allah tarafından bilinen,
görünmeyen başka dünyalar.
âlem-i nur:
nur âlemi, aydınlık
âlemi.
âlem-i şahadet:
gözle gördüğü-
müz âlem.
âlem-i tagayyür ve fenâ:
her şe-
yin, aynı kalmayıp devamlı değiş-
tiği ve son bulup yok olduğu
âlem.
bâkî:
devamlı, sürekli.
beka:
sonsuzluk, devamlılık ve
kalıcılık.
cemal:
güzellik.
cilve:
yansıma, görüntü.
dâî:
sebep, illet.
daimî:
sürekli, devamlı.
daire-i ilim:
ilim dairesi.
daire-i kudret:
Allah’ın ezelî ve
sonsuz gücünün hâkim olduğu
daire.
enva:
çeşitler, türler, neviler.
enva-ı kâinat:
varlık türleri, var-
lıkların çeşitleri.
esma:
isimler.
esma-i İlâhiye:
Allah’ın isimleri.
faaliyet:
çalışma, iş görme.
fenâ:
yok olma, yokluk, geçip git-
me.
gaye:
maksat, hedef; netice.
güya:
sanki.
hakikat:
gerçek, doğru.
harekât:
hareketler.
hüviyet-i misaliye:
örnek mahi-
yet, özellik.
itibarî:
gerçek olmayan, varsayı-
lan.
kâfi:
yeterli.
kâinat:
varlıklar, bütün âlemler.
kemal:
mükemmellik, kusur-
suzluk.
kudret:
güç, kuvvet.
mahiyet:
bir şeyin aslı, esası,
niteliği.
manidar:
anlamlı, manalı.
mazhar-ı feyiz ve kemal:
mükemmellik ve berekete
erişme, kavuşma, feyiz ve ke-
mali yansıtan, gösteren.
medar-ı hüsün ve cemal:
gü-
zellik kaynağı.
mevcut:
varlık.
muktazi:
gerekçe, gereklilik.
müteharrik:
hareket eden,
hareketli.
müteveccih:
yönelmiş, yöne-
len.
nakış:
işleme, süs.
nokta-i nazar:
bakış açısı.
nukuş:
nakışlar, işlemeler.
remiz:
işaret.
Sâni-i Hakîm:
her şeyi sanat-
la ve hikmetle yaratan Allah.
seyrüseyelân-ı eşya:
varlık-
ların hareketleri.
şuunat-ı rububiyet:
idare ve
terbiye edici Rabbimizin zatı-
na mahsus işleri, şuunları.
taayyün:
meydana çıkma,
belirlenme.
taharrük:
hareket etme, ha-
reketlenme.
teceddüt:
tazelenme, yeni-
lenme.
tekellüm:
söyleme, konuş-
ma.
tekellümat-ı tesbihiye:
Al-
lah’ı her türlü kusur ve nok-
sanlardan uzak tutarak onu
şanına lâyık ifadelerle anan
konuşmalar.
yakînen:
kesin olarak.
zemin:
yer, yeryüzü.
zeval:
sona erme, yok olma.
Y
irmi
d
ördÜncÜ
m
ekTup
| 484 | Mektubat
1...,474,475,476,477,478,479,480,481,482,483 485,486,487,488,489,490,491,492,493,494,...1086
Powered by FlippingBook