Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 13 Ağustos 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Görüş

Taşların konuştuğu medeniyet: Güneydoğu

Bir sır; insan için ne kadar çetrefilli, çözümü zor ve âşinalığı pek de kolay olmayan bir şeyse, Güneydoğu’yu anlatmak, özellikle incilerinden olan Diyarbakır ve Mardin’i satırlara dökmek o derece zordur. İnsan, burada taşların medeniyet olup yüzyıllarca konuştuğu duygusuna kapılıyor. Bu durum bariz olarak da Mardin’de gözüküyor.

Karşıdan bakıldığında, bir kalenin dibine sokulmuş izlenimi veren alt alta dizili evlerin, gittikçe açısı genişleyen yamuk görünümü arz etmesi insana tuhaf geliyor. Ancak Mardin’e girdikten sonra, bir anda kendinizi eski zamanlara yolculuk eden bir seyyah gibi hissedebilirsiniz. Ulu Camii, Kasımiye ve Hatuniye Medresesi, Şehidiye ve Latifiye Camii, Zafaran Kilisesi, Kırklar Kilisesi vb. yapılar hâlâ geçmişten iz taşıyan bir koku yaymaktalar. Hele insanın hayallerini dalgalandıran yapıların menkıbelerini dinlemek, insana ayrı bir tat veriyor. Meselâ Ulu Cami’nin altına nerede olduğu bilinmeyen, ancak çok büyük bir savaşın, daha doğrusu Mardin’in ciddî bir savaşla karşı karşıya olduğu zamanda bulunacağı söylenen hazinenin hikâyesi size hafif bir ürperti verebilir ya da Bediüzzaman’ın demir korkuluklarının üzerine çıkarak yürüdüğü Ulu Cami’nin şerefelerine bakmak, onları yakından görmek geçmiş zamanlarda ne denli olayları bünyesinde taşıyan bir yapı olduğunu göstermesi açısından dikkate değer.

Bunun yanında, ilginç yapıya sahip Kasımiye Medresesi’ni savunanın, Kasım Paşa olacak, esir alındıktan sonra kubbeli çeşmede boynu vurulurken fışkıran kanının bir türlü silinemediğini duymak ve görmek taşların, sinelerinde ulvî zaman ve olayları da barındırdığını nazara verir kanısındayım. Ayrıca Hatuniye Medresesi’nde bulunan Peygamberimizin ayak izi de bir antik şehir olan Mardin için ayrı bir değer ifade eder.

Şüphesiz Mardin’in diğer esrarlı yönü olan mağaraları da unutmamak gerekir. Sanırım “Büyü” filmine de konu olan mağaralarda, eskiden kayda değer esrarengizliklerin yaşandığı yönünde kuvvetli rivayetler mevcuttur. Hatta mağaralar bir dönem tünel vazifesi de görmüş. Meselâ en alt kısımda yer alan bir mağaradan tâ kaleye kadar çıkabileceğiniz mağara yolları da mevcuttur. Anlayacağınız, başlı başına bir sit alanı olan ve koruma altına alınan “gece gerdanlık, gündüz mezarlık” görünümlü Mardin’e bakınca insan, “Şâir sen kiminle konuşursun, Mardin yoldaşın değilse…” sözünün haklılığını görüyor.

Mardin’den sonra, bir diğer durağımız Diyarbakır da birbirinden farklı yapılarıyla bizi cezbetmeye yetti. Özellikle Çin Seddi’nden sonra uzunluk açısından ikinci büyük sur olarak kabul edilen Diyarbakır surları, devasa görüntüsüyle insanda bir heybet hissi uyandırıyor. Surlar sanki eski (tarihî) Diyarbakır ile Yeni Diyarbakır arasında bir hat çizmiş. Özellikle Benusen (Evli beden) burcunun yapımı aşamasında yaşananların anlatımı, insanı hüzünlendiriyor. On Gözlü Köprü, ihtişamıyla bize göz kırpıyor. Hele hele dört sütun üzerine inşâ edilmiş dört ayaklı minare de ilginçliğiyle bizi şaşırtmakta gecikmiyor.

Buradaki camilerin yapımında mutlaka bir manevîlik var. Özellikle Hz. Süleyman Camiinin menkıbesi de insana ayrı bir heyecan veriyor. Halid bin Velid’in oğlu Hz. Süleyman ve 27 sahabinin şehid olduğu yerde yapılan caminin ilginçliği ve ulviyeti, şüphesiz söz konusu şehitlerin orada yatıyor olmalarından geliyor. Rivayete göre, her Perşembe akşamı Cami duvarının alt tarafından sızan kanlar duvarı kızıla boyuyormuş. Bugün hâlâ oluyor mu bilmiyorum; ama gittiğimizde söz konusu kızıllığın izlerini görüyorduk. İsteyen, bunun detaylı bilgisini öğrenebilir.

Öte yandan Ulu Camii de Selçuklular Diyarbakır’ı fethettikten sonra kiliseden dönüştürülen bir camidir. Görünümü daha çok Ayasofya gibi. Yani Ayasofya’ya bakınca nasıl ki kiliseye benzerliği de söz konusuysa, Ulu Cami’nin de böyle bir görünümü var. Bu da bize eski medeniyetlerin kalıntılarına duyulan saygıyı gösteriyor. Yalnız, cami çıkışında bir boğaya saldıran arslan (yahut kaplan) figürü, acaba Selçukluların, Bizans’ı ezdiğinin resimle anlatımı mıdır, bilinmez.

Hâsılı, Güneydoğu’yu, üstelik sadece Diyarbakır ve Mardin’i etraflıca kısa bir şekilde yazmak imkânsız. Sadece bir buklesini sunduğum gezi notlarımdan size tattırabildiğim bu kadar. Yalnız, şunu unutmamak gerekir: Güneydoğu, diğer adıyla Mezopotamya, maddî-manevî her şeyiyle taşların ördüğü toprağın örttüğü gerçek bir masal medeniyetidir…

Habib FİDAN

13.08.2006


Gurbetin hüznü

Yalnızdır insan kalabalıklarda bile...

Dünyaya gelirken de yalnız, giderken de yalnız gideriz. Bazen bir metropolde yüzlerce telâşlı çehreden biridir insan. Bazense Anadolu’nun bir kasabasında içten gülen bir yüzdür. Ama yalnızdır, gariptir, yolcudur, nerede ve kimlerle olursa olsun.

Bir çoğumuz gurbette olmasak da, konakladığımız bir han misâlindeki dünyada gurbetteyizdir. Memleket itibariyle gurbette olanlar için ise, gurbet içinde gurbettir yaşamak. Lacivert bir denizin içinde yalnız yüzen yıldız gemilerinden biridir dünyamız. Belki o da aynı hüzünden muztariptir kimbilir..

Ailemiz, arkadaşlarımız ve bir sosyal çevremiz olsa da, kendimizle baş başa kaldığımızda ne kadar yalnız olduğumuzu anlarız. Bazen yakınlarımızı kaybetmenin hüznü, bazen ömrümüzün bir yılını daha geride bırakmanın hüznü çöreklenir yüreğimize. Yaşı kemale erenler içinse saçına düşen ilk ak, ya da yüzüne düşen ilk çizgi habercisidir dünyadan ayrılacağının... Genç olsun yaşlı olsun uzaklara dalıp giden gözlerde hep bir şeylerin hasreti vardır, hüznü vardır..

Dünyanın servetine sahip de olsa fakirdir insan.. Bir süre konaklamak için geldiği bu handa, bu gurbet elde neyi sahiplenebilir ki? Fakir olduğu kadar da acizdir insan. Ne kadar saklasa da, içten içe bir hüzün vardır yüreğinde. Endişeler taşır, korkuları vardır. En sevdiklerinden ayrılmak, en güzel günlerinin bitmesi kalbinin derinliklerinde bir sızı olarak kalır. Bu bakımdan insan için zordur yaşamak.. Bir çiçeğin solması bile yüreğini sızlatır. Bir yaprağın titreyerek düşmesi kalbini titretir. Özlem duyar geçmişine, kaybettiklerine... Bazen iki damla yaş olur gözlerinde, bazen acı bir sessizlik...

Bazen bir otobüsün ardından el sallamaktır gurbetin hüznü... Hem giden ağlar, hem geride kalan. İnsan kalbi dayanamaz ki... Mümkün mü acı çekmeden, gözyaşı dökmeden yaşamak?

Paylaşılmaz kimseyle bu gurbetin hüznü, yalnızlığı. Ne ana baba ile, ne kardeşle... Ne eş, ne dost çare olmaz bu derde..

Böyle bir ruh halinde penceremden bakarken, biri gelip bir süre balkonda konaklıyor. Sanki o da aynı düşüncelerde, o da yalnız. Sonra dağlar gözüme çarpıyor. Yıllar yılı dimdik duran, başı eğilmez dağlar. Bakıyorum ki onlar da derin bir düşünce içinde. Bir grup ağaç var ama her biri ayrı bir duruş içinde. Her şey tek başına bu kalabalık içinde.

Hayatın hüznünü derinden hissederken; her şeyin sahibi Allah’ın, herkesi, her şeyi idare ediyor olması, sonsuz şefkati ve rahmetiyle kâinatı kuşatıyor olması bana bir teselli oluyor. Aydınlık bir kapı aralanıyor hüzünlü gözlerimde. Allah sevgisini kalbimde, damarlarımda hissediyorum. “Ben kuluma şah damarından daha da yakınım” demiyor muydu? Anladım ki, bu hüznün ilacı, bu yalnızlığın çaresi ancak Ona güvenmek, Ona dayanmakla mümkün. Beni anlayan cevap veren biri vardı artık. Her şeyin sahibi Yaratıcımız her şeyi aynı anda gözetip idare ediyor ve hiçbir şeyi yalnız bırakmıyordu. Sevgisiyle, merhametiyle, sonsuz ikramıyla, sonsuz rahmetiyle her an hepimizin, her şeyin imdadına yetişen, duâlarımıza cevap veren Rabbimize şükürler olsun.

Mehtap YILDIRIM

13.08.2006


Çocukta din eğitimi

Okulların kapanmasıyla birlikte açılan Kur’ân kursları büyük ilgi görüyor. Kur’ân kurslarına giden çocuklarda, dine karşı bambaşka bir ilgi gözlemliyorum. Hepsi, daha fazla duâ ezberleyebilmek, Kur’ân’da daha ileri sayfada olabilmek için öylesine tatlı bir yarış içine girmişler ki! Hocalarından öğrendikleri dinî bilgileri anlatma heyecanı sarmış hepsini. Tabiî uygulama heyecanı da. Ezanın okunmasıyla birlikte, o tatlı oyunlarını bırakıp abdest almaya koşuşları öyle görülmeye değer ki!

Ayrıca kız çocukları da bir yaz önce giydikleri askılı bluzlerini, kısa eteklerini giymek istemiyorlar. Hatta “Anne ben kapanmak istiyorum” diyen kız çocuklarıyla bile karşılaşıyorum.

Bunlar gerçekten dinimiz adına, ülkemizin geleceği adına çok mutluluk verici olaylar. Fakat bu güzel olaylar karşısında ailelerin takındığı tavır beni gerçekten üzüyor.

“Kızım daha yaşın küçük, büyüyünce kapanırsın, hele bi hevesini al, hem okulun var, Allah sana günah yazmaz.”

Çocuk açık gezerek, açıklıktan hevesini kesinlikle almaz, aksine açıklığa alışır, büyüyünce açıklığı tabiî bir şeymiş gibi karşılar.

Akşam yatarken annesine, kendisini sabah namazına kaldırması için ısrar eden bir çocuğaysa, annesinin cevabı şu şekilde:

“Oğlum sen daha küçüksün, sabah namazını kılmasan da olur, bu yaşta uykunu tam olarak alman lâzım, büluğ çağına er, ondan sonra kılarsın namazlarını.”

Yarım saat az uyuyacak diye yavrularına kıyamayan anne babalar, şefkat duygularını yanlış yerde kullanmakla, çocuklarının ebedî hayatlarını mahvediyorlar.

Çocuklarımızı 7 yaşından itibaren namaza alıştırmamızı söyleyen Peygamber Efendimiz (asm), ayrıca aile ve çocuklarımızı ateşten nasıl koruyacağımızı soran sahabelere, “Allah’ın size emrettiklerini siz de onlara emredin, Allah’ın size yasakladıklarını siz de onlara yasaklayın” diye cevap vermiştir.

Çocuklar görüldüğü gibi Allah’ın emirlerine uymaya, yasaklarından kaçmaya çok istekliler. Tabiî doğru eğitildikleri takdirde. Burada görev, Peygamber Efendimizin (asm) dediği gibi anne babalara düşüyor. Lütfen onların dünya hayatlarını düşündüğümüz kadar, ahiret hayatlarını da düşünelim ve içlerinde yetişmeye başlayan iman tohumlarının solması yerine, yeşermesi için çaba gösterelim.

Serap NECAN

13.08.2006


Savaş ekonomisi

Son Dünya Savaşı’ının üzerinden geçen 60 yıl süresince ve özellikle de Soğuk Savaşın sona ermesiyle insanlık için beklenen daha müreffeh bir dünya düzeni maalesef gerçekleşmedi. Soğuk Savaş’ın silâhlanmaya ayrılmış olan kaynaklarının fakir ülkelere yardım şeklinde bir ölçüde bile olsa aktarılmaması bunun en büyük sebebidir. Özellikle ABD’nin, silâhlanmaya ve askerî harcamalara ayırmış olduğu kaynaklarını bilâkis artırarak, tek dünya egemenliğini ispatlamak istemesi, insanlık ve insanların gelecekleri adına hayal kırıklığı meydana getirdi. Büyük ülkelerin ısrarla, insanlığın mutluluğu ve refahı için değil de, felâketlerini hazırlayabilecek savaşlar için hazırlanması aklın kabul etmeyeceği bir durum. Buna rağmen ülkeler hâlâ en fazla harcamayı silâhlanmak için yapmaya devam ediyorlar.

Orta Doğu’daki savaş, İran ve Kuzey Kore gibi ülkelerde giderek tırmanan gerginlik dünyanın birinci gündem maddesi. Küresel ölçekteki yoksulluk, işsizlik, açlık, iklim değişikliği gibi kitlesel problemlerin, gelişmiş ülkelerin askerî harcamalarının çok küçük bir bölümüyle çözülebileceği yıllardır söylense de dünya silâhlanmaya devam ediyor.

The Worldwatch Institute’ın açıkladığı dünyadaki savunma harcamaları istatistikleri bunu doğrular nitelikte. Rapora göre, soğuk savaşın bitmesiyle azalma eğilimine giren askeri harcamalar, 11 Eylül süreciyle beraber yıllık ortalama yüzde 6 oranında bir artış gösterdi. 11 Eylül tarihi ayrıca, askerî harcamalarda “terörle mücadele” gibi yeni alt kalemlerin de oluşmasını sağladı. silâhlanmada en fazla artış ise Orta Asya, Güney Asya, Kuzey Afrika ve Kuzey Amerika’da gerçekleşti.

Dünya genelindeki yapılan askerî harcamalarda en büyük pay yüzde 46.7 ile ABD’nin. ABD’nin askerî harcamalara ayırdığı para yıllık ortalama 478 milyar dolar. Rapora göre, İsrail, Rusya, Çin, Hindistan ve Suudi Arabistan askeri harcamalarını artıran diğer ülkeler oldu. (22.07.2006 Referans)

Savaş ve çatışmalardaki artıştan her zaman olduğu gibi en kârlı çıkan ise yine silâh endüstrisi oldu. Çin hariç 100 silâh üretici firmanın 2003 yılında 211 milyar dolar olan satışları, 248 milyar dolara yükseldi. Bu satışların 157 milyar dolarını ABD firmaları gerçekleştirirken, 76 milyar dolarlık satış da Avrupalı firmalar tarafından yapıldı.

Irak’ta maliyeti ABD’ye şimdiden 300 milyar dolara yaklaşan savaş için 2016 yılına kadar 406 milyar dolar daha harcanacağı tahmin ediliyor.

Savaşların sadece silâhlanma ve savunma harcamaları değil, ülke ekonomilerine verdiği zarar da bir o kadar yıkıcı olmaktadır. Ortadoğu’daki savaşın Lübnan ekonomisine verdiği zarar 5 milyar dolara yaklaştı. Lübnan Maliye Bakanı Jihad Azour, İsrail saldırılarında, demiryolları, binalar, yollar, köprüler, limanlar ve havaalanlarının ciddî boyutlarda hasar gördüğünü ve hasarın maliyetinin de 1.5 ile 2 milyar dolar arasında olduğunu açıkladı. Lübnan’da devam eden savaşta her gün ölen ve yaralı sayısının arttığı bir başka gerçek. Haksız savaş, çoluk çocuk, sivil demeden insanları öldürmek insanın canavarlaşmasıdır.

Zulüm, haksızlık, sömürü, vahşet ve acımasızlık üzerine kurulu devletler, düzenler, sistemler, rejimler önünde sonunda mutlaka yıkılmaya, yere serilmeye mahkûmdur. Bu iddianın doğruluğunu anlamak için tarihe bir göz atmak yeterlidir. Devletleri ve rejimleri ayakta tutan adalettir, hukuktur, ahlâk ve fazilettir.

Dünya toplumlarının fertleri hükmündeki devletler aralarındaki anlaşmazlıkları savaşla değil barışla çözseler, savaşa harcadıkları paraları insanların refahı için harcasalar, dünya cennet olurdu… Dünyayı cennet yapmak bu kadar kolayken, savaşla cehennem yapılıyor.

Savaşsız bir dünya, savaşsız bir insanlık duâmızdır…

Mehmet Abidin KARTAL

13.08.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004