Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 15 Aralık 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

İlhan Selçuk’un ampulü

Yine komik bir siyaset yazısına imzasını atan İlhan Selçuk, AKP’nin simgesi olan ‘ampul’ün peşine düşmüş.

“Bilmiyorum, yeryüzünde ampulü sembol diye benimsemiş bir başka parti var mı” diye sorarak başlıyor. (Cumhuriyet, 13 Aralık)

Anlatalım da öğrensin İlhan Abi.

Ampul, elektrik kullanarak çevreyi aydınlattığı için birçok kültürde ilerlemenin, gelişmenin simgesi olmuştur. Mesela Lenin bir keresinde komünizmi, “Sovyet iktidarı artı elektrik” diye tanımlamıştı.

Ampulü simge olarak kullananların çoğu, ileri teknolojisi nedeniyle Batı’ya gıpta eden kültürlerdir.

Mesela Nepal’deki çevreci Harit Shanti partisinin simgesi ampuldür. Hindistan’da Mizoram Halk Konferansı’nın, Pakistan’da İlerici Cumhuriyet Partisi’nin simgesi de ampuldür. Mısır’da ampul siyasi simge olarak kullanılır.

Yalnız partiler değil, mesela Bangladeş’te olduğu gibi bazı bağımsız adaylar da ampulü simge olarak tercih etmiştir.

Yukarıda Batı teknolojisine gıpta eden kültürlerden söz ettik. Ama ampul sadece oralarda kullanılmaz. Batı siyaset aleminde de rast geliyoruz ampule. Mesela ABD’li Demokrat siyasetçi Dennis Kucinich’in “Kongre’yi aydınlatın” sloganına ampul eşlik etmiştir.

**

Madem başladık, devam edelim bari.

Efendim AKP’nin ampul simgesi, ‘nur’ (ışık) kelimesi vasıtasıyla Said Nursi ve dolayısıyla Fethullah Gülen ile ilişkiliymiş.

Bir insan, üstelik de 70 yaşını aşmış, yıllardır basında kalem oynatan bir insan, yaşadığı ülkenin kültürünü bu kadar mı tanımaz?

‘Nur’, bizimki gibi Müslümanların çoğunluğu oluşturduğu ülkelerde sıkça kullanılan bir kelimedir. Çünkü Allah’ın ışığına işaret eder.

Bırakın her şeyi, isimlerimize bakmamız bile ‘nur’un hayatımızdaki yerini anlamaya yeter.

Önce birkaç kadın adı:

Nur: Işık, parıltı aydınlık, Allah’ın gönderdiği ışık. Nural: Kutsal ışık. Nuran: Işıklı, nurlu, aydın. Nuray: ışığı gibi nurlu. Ve bunlar gibi: Nurçin, Nurdan, Nurgül, Nurhan, Nuriye...

Erkek adlarında da nur kullanılır:

Nurettin: Dinin ışığı, aydınlığı. Nuri: Işıklı, ışıktan gelen. Nurkan: Aydınlık, temiz soydan gelen. Nurşat: Işığa boğulmuş, vb.

Ayrıca Binnur, Ayşenur, Bahtınur gibi içinde nur geçen daha nice isim var.

Bu adları Said Nursi ya da Fethullah Gülen mi koydu? Ya da bu isimleri çocuklarına verenler onlardan mı esinlendi?

***

Devam edelim...

İlhan Abi bilmediği için uyduruyor: Efendim mesela Tayyip Erdoğan, Nur Cemaatindenmiş. Ne alakası var? Nakşibendilere yakın olduğu defalarca yazıldı.

Nurcuların bir bölümü (mesela Yeni Asyacılar) Erdoğan’ı desteklemiyor zaten. Gülen Cemaati ile de arası ‘soğuk’ sayılmaz ama ‘sıcacık’ da değil.

***

İşin eğlenceli tarafı ne biliyor musunuz? Sürekli aydınlanmadan (‘Türk aydınlanması’ vs.) söz edilen erken Cumhuriyet döneminde, milletin orasına burasına batan ‘Altı Ok’ yerine ‘ampul’ pekala CHP’nin simgesi olabilirdi. Çünkü ‘teknolojik terakki’ (ilerleme) ve ‘hurafelerden kurtularak aydınlanan akıl’ gibi fikirleri simgelemek açısından ampul gayet uygundur.

Arkadaşlar!

Hükümetin eleştirilecek bir sürü uygulaması... Ya da tersine, çözemediği, karşısında aciz kaldığı sürüyle sorun var bu ülkede.

AKP’yi eleştirin. Başbakanı eleştirin. Bakanları eleştirin. Ama bunu İlhan Abi gibi kendinize güldürerek yapmayın.

Amerikalıların ünlü ‘ampulü değiştirmek için kaç kişi gerekir’ fıkrasıyla bitirelim:

“Soru: Ampulü değiştirmek için kaç İlhan Abi gerekir?.. Cevap: Hiç. Darbe olduğunda zaten aydınlanacağız.”

Sabah, 14 Aralık 2006

Emre AKÖZ

15.12.2006


 

‘Azıcık emperyal olmak’

Bir kamuoyu araştırması yapılsa ve “Son dönemin en hareketli ve gündem yaratan lideri kim?” diye sorulsa büyük olasılıkla ilk sırayı Mehmet Ağar alır.

Çünkü, “düz ovada siyaset” çağrısıyla başlayan, Yozgat’la Kerkük’ün aynı kaderi paylaşmasıyla devam eden ve “Benelüks Modeli” ile yeni boyut kazanan siyasi açılımları, belli kesimlerden tepki de alsa toplumun geniş kesimlerinde ciddi tartışma yarattı.

Konu sadece siyaset kulislerinde değil, kahvehanelerde bile konuşulur oldu.

Bu nedenle Mehmet Ağar hem içeride hem de dışarıda siyasi gözlemcilerin ilgiyle izlediği bir isim.

Ancak herkesin merak ettiği soru şu: DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar ne yapmak istiyor?

Söylediklerinin içi dolu mu?

Ve belki de en önemlisi parti tabanında bu siyasi açılımlar nasıl algılandı?

Bir süre önce DYP Beyşehir İlçe Başkanı Süleyman Şenol ile İstanbul’da bir otel lobisinde karşılaştım.

Kalabalık masada DYP’nin genç kurmaylarından Dr. Muhammet Çakmak ve Remzi Yılmaz da vardı. Masada tahmin ettiğim gibi yukarıda dile getirdiğimiz Ağar’ın yeni açılımları tartışılıyordu.

Özellikle Beyşehir ilçe başkanının son açıklamaları nasıl algıladığı ve ne düşündüğü önemliydi. Bunun için de “genç kurmaylar” dan çok onunla konuştum.

İşte Beyşehir İlçe Başkanı Şenol’un söyledikleri:

“Türkiye’nin artık temel sorunlarını çözme zamanı geldi ve geçiyor. Artık toplum olarak rahatlamalıyız. Biz büyük bir imparatorluğun mirasçısıyız. Çevremizdeki ülkelerle tarihi bağlarımız var. Bu nedenle Türkiye, çevresinde olup bitenlere kayıtsız kalamaz. Genel başkanımızın son açıklamaları bu açıdan bizi heyecanlandırdı. Ben Türkiye’nin azıcık da olsa emperyal davranması gerektiğine inanıyorum. Böyle bakarsak sorunları da gözümüzde büyütmemiş oluruz.”

Ağar’ın “düz ovada siyaset yapmak” ve “Benelüks Modeli” açıklamaları Konya’nın Beyşehir ilçesinde böyle yorumlanıyordu. DYP’li ilçe başkanının “Azıcık Emperyal olmak” yaklaşımını genç kurmaylar “Postmodern Emperyalizm” olarak değiştirseler de sonuç fark etmiyordu. İlçe başkanına göre Türkiye, Güneydoğusunda ve Kuzey Irak’ta olanlara kayıtsız kalmamalı ve bu bölgeleri kucaklamalıydı.

O masada Beyşehir İlçe başkanı dışında çok sayıda DYP’li de vardı. Açıklamalara hepsinin onay vermesi de bir tek şeyi gösteriyordu: Ağar’ın son açıklamaları DYP tabanı tarafından algılanmıştı.

DYP, unutulanları unutmadı

Ağar, yeni siyasi yaklaşımları tartışmaya açarken, DYP’ye yeni kan katmak ve merkezin tek adresi olmak için de sürpriz ataklar yaptı.

Önce Fethullah Hoca’ya yakınlığıyla bilinen ve kadınların siyasi hayata girmesi için uzun yıllar toplum içinde farklı çalışmalara imza atan gazeteci yazar Nevval Sevindi’yi partiye kattı. Yazar ve siyasetçi Altan Tan’ın katılması ise an meselesi.

Ardından Anavatan Partisi’nin gençlik kollarından 200’ü aşkın genç DYP saflarına geçti.

Şimdi de eski kadroları, daha doğrusu son dönemde dışarıda kalan, biraz küskün, biraz unutulmuş isimleri toplamak için düğmeye basıldı.

Aslında DYP tarihinin önemli isimleri İsmet Sezgin, Hüsamettin Cindoruk, Remzi Yılmaz, Milletvekili Faris Özdemir ve Ahmet Şanal’dan oluşan bir ekip, uzun süredir ikili, üçlü görüşmeleri yapıyordu. Ancak son günlerde bu görüşmeler hem genişledi hem de hızlandı.

Siyasetin yeni “çekim merkezi” olmayı hedefleyen DYP, bu çabalarını bilimsel çalışmalarla sürdürmenin peşinde. Bunun ilk örneği de “Güneydoğu Raporu” olacak.

Ekonomik ve sosyal yaşam eksenli raporun esin kaynağı ise 1993 yılında trafik kazasında kaybettiğimiz ilginç politikacı Adnan Kahveci. Kahveci’nin 90’lı yıllarda hazırlattığı Güneydoğu raporu yeni veriler ışığında ele alınacak ve kamuoyuna sunulacak.

Sabah, 14.12.2006

Mahmut ÖVÜR

15.12.2006


 

İçine kapanan Türkiye’de ne olur?

Şimdiki durumda 2007 yılındaki genel seçim sonrasına kadar bu konuda yeni bir adım atılmayacak gibi görünüyor.

Dün AB ile müzakerelerin bazı başlıklarda açılmamasının, iki seçimden geçecek Türkiye için 2007 yılında AB ile ilişkilerin dondurulması anlamına geleceğini yazdım.

AB, 2007 yılında çetin seçimler yapacak Türkiye’den bir yıl bir şey beklemeyecek ve onu kendi haline bırakacak.

Kimseleri ürkütmemek için 301. maddeyi bile değiştiremeyen hükümetin statükoya tamamen teslim olduğu bir ortamda, Türkiye “meselelerini” tamamen kendi iç dinamikleriyle çözmeye çalışacak!

Türkiye içine kapandığı anda da devlet aygıtının Recep Tayyip Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı yapmamaya yemin etmiş kesimi, beter saldırgan hale gelecektir. Baksanıza, müzakerelerin belirli başlıklarda tıkandığının belli olmasından sadece birkaç saat sonra, emekli paşalar Erdoğan aleyhine harekete geçtiler, Cumhurbaşkanı Nisan 2007’de erken seçim istedi.

AKP çok yanlış bir hesap yaptı, nazlı AB ile uzlaşmamanın kendisine puan getireceğini zannederek bir oyun oynadı, ama arkasında duracak AB desteğinin ona nasıl bir hayatiyet verdiğini düşünemedi. Son anda durumu fark ederek çark etmek istedi, ama bu manevrayı da o kadar beceriksizce yapmaya kalkıştı ki, içeride de dışarıda da kimseye yutturamadı.

Şimdi Mayıs 2007’ye dek kurşun yağmuruna tutulacak!

Hürriyet, 14.12.2006

Cüneyt ÜLSEVER

15.12.2006


 

Molanın riski

Avrupa Birliği’nin Türkiye ile üyelik müzakerelerini kısmen dondurma kararının yanlış bir tarafı olduğu açık. Başbakan’ın salı günü partisinin grup toplantısında yaptığı konuşma meselenin bu yanını iyi özetliyor:

‘(...) Ek protokol meselesinde Türkiye’ye haksızlık yapılmıştır. AB’li dostlarımızın henüz yerine getirmediklerini kabul ettikleri bir söz var. Annan planının Rumlar tarafından reddedilmesinden sonra KKTC’ye uygulanan izolasyonları kaldırmayı taahüt etmiştir. Ek protokol imzalarken bunun Kıbrıs Rum yönetimini tanıma anlamına gelmediğini de beyan etmiştik. AB’den bu deklarasyonumuza karşı yaptığı açıklama ile Türkiye’nin tüm üyelere tam uygulaması gerektiğini bildirmiştir. / Hükümetimiz başından beri Türkiye’nin taahhütleri çerçevesinde KKTC’ye izolasyonlar kaldırılmadan tek başına adım atmayacağını, liman ve havaalanlarını Rum gemi ve uçaklarına açmasının ancak bu koşul gerçekleştiği takdirde mümkün olduğunu ifade etmiştir.’

Ama tabii, bu konuşma, Kürşat Bumin’in yazdığı gibi (Yeni Şafak, 13 Aralık), Türkiye’nin 1997 sonbaharında limanlarını Rum bandıralı gemilere kapatmasından önceki duruma neden dönemeyeceğimizi açıklamıyor.

Geçen hafta, eğer AB’nin Türkiye ile müzakereleri askıya almasının hükümetin elini iç politikada da zayıflatacağını yazmıştım. Böyle olmakla beraber, bu kararın Türkiye’nin AB’ye tam üyelik ihtimalinin kapandığı anlamına gelmediğini, bunun sadece söz konusu süreçte kısa bir duraklamaya neden olacağını da gözden kaçırmamalıyız. Öte yandan, AB’nin bu kararı, ister istemez, Kıbrıs meselesinin çözümü konusunda hükümeti daha aktif bir tutum izlemeye ve bu yönde uluslararası düzeyde yeni girişimlerde bulunmaya götürecektir.

Şu da var ki, hükümetin böyle bir gelişmeyi öngörmüş ve bundan kaçınmayı istememiş olması ihtimalini de yabana atmamak gerekir. Başbakan ve Dışişleri Bakanı her ne kadar bu kararın reform sürecini durdurmayacağını söylüyorlarsa da, şimdiki durumda 2007 yılındaki genel seçim sonrasına kadar bu konuda yeni bir adım atılmayacak gibi görünüyor. Hükümetin bu duraklamayı -’mola’yı- önümüzdeki iki önemli seçime hazırlanmak ve sadece bu sorunlara odaklanmak için kullanmayı tercih edeceği tahmin edilebilir. Dolayısıyla, AB’nin müzakereleri kısmen askıya alma kararının, bir yanıyla, hükümetin işine geldiği bile söylenebilir.

Eğer böyleyse, önümüzdeki aylarda iktidar partisinin söyleminde milliyetçilik dozunun gitgide artacağını da beklemeliyiz. Türkiye’ye yapılan haksızlığın hükümet tarafından kamu önünde yüksek sesle dile getirilmesinin, AB’ye karşı kuşkucu bir tutumun arkasında yatan ve toplumuda gitgide yaygınlaşmakta olan ‘ulusalcı’ hassasiyetleri de bir ölçüde yumuşatacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. (...)

Ne var ki, belki bir süreliğine iktidar partisinin işine yarayabilecek olan böyle bir politikanın umulmadık daha büyük maliyetleri de olabilir. Çünkü, bir kere ateşlenen milliyetçiliğin zamanla kontrolden çıkarak, AB’ye tam üyelik de dahil olmak üzere, Türkiye’nin özgürlük ve refah davasına ciddî zararlar verebilecek boyutlara ulaşması işten bile değildir.

Star, 14.12.2006

Mustafa ERDOĞAN

15.12.2006


 

Genelkurmay’ın açıklaması ve arka plan...

Genelkurmay Başkanlığı’ndan gazetelerde çıkan kimi haber ve yorumlara ilişkin bir açıklama geldi.

Açıklama şöyle:

“Son günlerde bazı basın yayın organlarında ‘Bir Kuvvet Komutanı’ veya ‘Üst Düzey Bir Askeri Yetkili’ ifadeleri esas alınarak haber yapılmakta, kamuoyunda sözde gündem oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Daha önce de müteaddit defalar açıklandığı üzere, Türk Silahlı Kuvvetlerinin faaliyetlerini ve düşüncelerini gerekli olduğunda kamuoyuna duyurmaya ve basını bilgilendirmeye yetkili makamlar belirlenmiş olup yapılacak açıklamalarda makamlar açıkça belirtilmektedir.

Yanlış algılamalar ve telkinler yolu ile Türk halkını yönlendirme amaçlı olduğu değerlendirilen ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin bilgisi dışında, onun adını kullanarak, açık kimlik bildirerek veya bildirmeden yapılan bu türden haberlere ve siyasi yorumlara asla itibar edilmemelidir...”

Pek âlâ...

Hatırlanacaktır Bilal Çetin, bir kuvvet komutanının bir süre önce söylediklerini köşesine taşımış, askerin siyasete ve hükümete bakışını bu sözlerden hareketle yorumlamaya çalışmıştı. Bizim de dahil olduğumuz bir dizi yorumcu da bu konuda fikir beyan etmişti.

Söz konusu kuvvet komutanı Çetin’e şöyle demişti:

“Devlet başka bir şeydir, hükümet başka. Hükümetler gelip geçicidir. Devletin temel stratejik politika hedeflerini her hükümet kendine göre yorumlayıp, değiştirmeye kalkarsa, Türkiye ciddi problemlerle karşı karşıya gelebilir... Hükümet her an ‘telafisi mümkün olmayan hatalar yapabilir’…”

Şimdi soralım: Genelkurmay Başkanlığı açıklamasında neye itiraz ediyor, neyi yalanlıyor?..

Kuvvet komutanının mantığını ya da siyasete bakışını mı? Yoksa açıklamanın yapılma ve kullanılma biçimini mi?

Birincisine özellikle yapılan bir vurguyla her ikisi olmasını da arzu ederdik...

Eğer öyle olsaydı, Genelkurmay Başkanlığı kimi siyasi konularda fazla ileri gidildiği ve bu ileri gidişin özellikle askeri kesimde tedirgin edici kimi hareketliliklere kapı açtığını varsaymış olurdu...

Ve biz de, bu durumu, koşulların demokratik terbiyesi olarak yorumlayabilirdik...

Ancak durumun böyle olmadığı ortada...

Askeri karargah istiyor ki, tepki ve görüşler en üst düzeyde ve kurumsal bir nitelikle açıklansın...

Genelkurmay Başkanlığı “bir kuvvet komutanı, üst düzey askeri yetkili” şeklindeki, 28 Şubat dönemine damgasını vurmuş, ordu içi emir-komuta mekanizması üzerinde olumsuz etkilerde bulunmuş üsluptan rahatsız...

Aksi halde Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt neden Ertuğrul Özkök’ü arasın?

Neden özellikle yazılmak üzere olduğunu belirterek hükümetin Kıbrıs hamlesini eleştirsin? Daha doğrusu Çetin’in yazısındaki kuvvet komutanının görüşlerinin uygulamalı bir açıklamasını yapsın?

Şunları söylememiş miydi Org. Büyükanıt:

“Kıbrıs’ta 40 bin askeri olan bir kurumun görüşü alınmaz mı? Sorsalardı şunu söylerdik: Bize göre bu açılım, devletin resmi görüşünden sapma anlamına gelmektedir. Limanları açacağız diyorsunuz. Hangi limanları açacaksınız?”

Daha sonra Dışişleri Bakanlığı’nın Genelkurmay’a bilgi verdiği anlaşılmamış mıydı?

Ve sonuç olarak Büyükanıt’ın rahatsızlığının TSK’ya bilgi verilmemesinden değil, TSK’dan izin alınmamasından kaynaklandığı ortaya çıkmamış mıydı?

O zaman?

Yeni Şafak, 14.12.2006

Ali BAYRAMOĞLU

15.12.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri

Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004