Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 14 Haziran 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

AYET

... Bu onların hür ve iffetli hanımlar olarak tanınmaları ve eziyete uğramamaları için daha uygundur. Allah ise çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.

Ahzâb Sûresi: 59

14.06.2006


HADİS

Kim Allah'tan çokça bağışlanma dilerse, Allah onun için her üzüntüden bir kurtuluş, her sıkıntıdan bir çıkış kapısı verir ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.

Câmiü’s-Sağir, c. 3, No: 3592

14.06.2006


En mühim ihsan: Mağfiret

Cenâb-ı Hak, kütüb-ü semâviyede beşere karşı Cennet gibi azîm mükâfat ve Cehennem gibi dehşetli mücâzâtı göstermekle beraber, çok irşad, ikaz, ihtar, tehdit ve teşvik ettiği halde; ehl-i iman, bu kadar esbab-ı hidayet ve istikamet varken, hizbüşşeytanın mükâfatsız, çirkin, zayıf desiselerine karşı mağlûp olmaları, bir zaman beni çok düşündürüyordu. Acaba, iman varken, Cenâb-ı Hakkın o kadar şiddetli tehdidâtına ehemmiyet vermemek nasıl oluyor? Nasıl, iman gitmiyor? “Muhakkak ki şeytanın hilesi pek zayıftır” (Nisâ Sûresi, 4:76.) sırrıyla şeytanın gayet zayıf desiselerine kapılıp Allah’a isyan ediyor. Hattâ benim arkadaşlarımdan bazıları, yüz hakikat dersini kalben tasdik ile beraber, benden işittiği ve bana karşı da fazla hüsn-ü zannı ve irtibatı varken, kalbsiz ve bozuk bir adamın ehemmiyetsiz ve riyâkârâne iltifatına kapıldı; onun lehinde, benim aleyhimde bir vaziyete geldi. “Fesübhânallah,” dedim. “İnsanda bu derece sukut olabilir mi? Ne kadar hakikatsiz bir insandı!” diye o biçareyi gıybet ettim, günaha girdim.

Sonra, sabık işaretlerdeki hakikat inkişaf etti, karanlıklı çok noktaları aydınlattı. O nur ile, lillâhilhamd, hem Kur’ân-ı Hakîmin azîm tergibat ve teşvikatı tam yerinde olduğunu; hem ehl-i imanın desâis-i şeytaniyeye kapılmaları imansızlıktan ve imanın zayıflığından olmadığını; hem günah-ı kebâiri işleyen küfre girmediğini; hem Mutezile mezhebi ve bir kısım Hariciye mezhebi “Günah-ı kebâiri irtikâp eden kâfir olur veya iman ve küfür ortasında kalır” diye hükümlerinde hata ettiklerini; hem benim o biçare arkadaşım da yüz ders-i hakikati bir herifin iltifatına feda etmesi, düşündüğüm gibi çok sukut ve dehşetli alçaklık olmadığını anladım, Cenâb-ı Hakka şükrettim, o vartadan kurtuldum. Çünkü, sabıkan dediğimiz gibi, şeytan, cüz’î bir emr-i ademî ile insanı mühim tehlikelere atar. Hem insandaki nefis ise, şeytanı her vakit dinler. Kuvve-i şeheviye ve gadabiye ise, şeytanın desiselerine hem kâbile, hem nâkile iki cihaz hükmündedir.

İşte, bunun içindir ki, Cenâb-ı Hakkın Gafûr, Rahîm gibi iki ismi, tecellî-i âzamla ehl-i imana teveccüh ediyor. Ve Kur’ân-ı Hakîmde peygamberlere en mühim ihsanı mağfiret olduğunu gösteriyor ve onları istiğfar etmeye davet ediyor. Bismillâhirrahmânirrahîm kelime-i kudsiyesini her sûre başında tekrar ile ve her mübarek işlerde zikrine emretmesiyle, kâinatı ihata eden rahmet-i vâsiasını melce ve tahassungâh gösteriyor ve “Festaîz (Sığın)” emriyle, “Eûzü billahi mineşşeytanirracîm” kelimesini siper yapıyor.

Lem’alar, 13. Lem’a, 5. İşaret

Lügatçe:

tergibat: Tergibler, rağbetlendirmeler, şevklendirmeler.

teşvikat: Teşvikler.

desâis-i şeytaniye: Şeytanın desiseleri, aldatmacaları, hileleri.

günah-ı kebâir: Büyük günahlar.

varta: Tehlike.

kâbile: Kabul edici, alıcı. Ses alıcı.

nâkile: Nakledici.

mağfiret: Bağışlanma.

rahmet-i vâsia: Geniş rahmet.

melce: İltica edilecek, sığınılacak yer.

tahassungâh: Korunacak, sığınılacak yer.

Bediüzzaman Said NURSİ

14.06.2006


Mazlumların avukatı Bekir Berk

Avukat Bekir Berk, 1926 yılında Ordu’nun Uzunhisar nahiyesinin Delikkaya köyünde dünyaya geldi. İlk, orta ve liseyi İstanbul’da bitirdi. 1945-46 öğrenim yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde üniversite öğrenimine başladı.

Komünistlere karşı verdiği mücadeleler neticesinde, kısa zamanda milliyetçi üniversite öğrencilerinin lideri ve sözcüsü konumuna geldi. MTTB idare heyetine seçildi. Türk Kültür Ocağı, Milliyetçiler Derneği, Türkiye Milliyetçiler Federasyonu başkanlıklarında bulundu. Bir grup arkadaşıyla beraber Komünizme Karşı Mücadele dergisini çıkardı. Çok çeşitli yerlerde Komünizm aleyhinde toplantılar düzenledi. Gazete ve dergilere yazılar yazdı. Komünizm aleyhinde yaptığı çalışmalardan rahatsız olan Moskova’dan Türkçe yayın yapan Komünist Bizim Radyo, onu tehdit eden programlar yaptı.

Üniversiteyi bitirmesinin hemen arkasından stajını yapıp 15 Nisan 1952’de İstanbul barosuna girerek avukatlığa başladı.

Bekir Berk 1950’li yılların sonlarına doğru hayatının akışına yön verecek bir dâvâ ile karşılaştı ve Nur Talebelerinin müdafaalarını üstlendi. Asrın Müceddidi Bediüzzaman Said Nursî ile tanıştı. Onun hem talebesi, hem de avukatı oldu.

Artık Bekir Berk’in hayatında yeni bir safha açılmıştı. Laikliği dinsizlik olarak anlayıp o şekilde tatbik edenlerin zulmüne maruz kalan masum ve mağdur insanları müdafaa etmek hayatının en büyük gayesi oldu. Bu uğurda büyük bir hukuk mücadelesi başlattı. Yanında taşıdığı kefeniyle Türkiye’nin bir ucundan bir ucuna sayısız kilometreler katetti.

Bediüzzaman’ın hayatta iken vekâletname verdiği tek avukat olan Bekir Berk, Üstadının kendisine verdiği görevi lâyıkıyla yerine getirdi. 1958’den 1972’ye kadarki en buhranlı dönemlerde girdiği mahkemelerden, bini aşkın beraat kararı aldı.

Bu arada 1960 yılında Behçet Kemal Çağlar’ın yerine Türk-Pakistan Kültür Cemiyeti başkanlığına seçildi. 27 Mayıs ihtilâlinden sonra Yassıada mahkemelerine katılarak bir grup DP milletvekilinin müdafaasını yaptı.

Meşhur İzmir Dâvâsından sonra 8.12.1973 tarihinde avukatlığı bırakıp hacca gitti. Ve hep dâvâsını savunduğu, Fahr-i Kâinat Peygamberimizin (asm) yattığı mukaddes topraklara yerleşti.

1974 yılı Eylül ayında Cidde Radyosunun Türkçe yayınlar bölümünde çalışmaya başladı. Spiker ve yapımcı olarak görev yaptı. 1989 yılında yaş haddinden emekli oldu. Aynı yıl yakalandığı kanser hastalığının tedavisi için Londra’ya gitti. Tedaviden sonra Türkiye’ye döndü.

Körfez Fitnesi, Doğu Olayları ve Tehlikenin Kaynağı, Bediüzzaman ve Siyaset isimlerinde üç kitap yayınladı. Ayrıca çeşitli tarihlerde yayınlanmış Nur dâvâlarıyla alâkalı çok sayıda kitabı bulunmaktadır.

Mazlumların Avukatı Bekir Berk, 14 Haziran 1992 tarihinde Hakkın rahmetine yürüdü. Cenâb-ı Hak, ona rahmet ve mağfiret eylesin.

“Sen benim Abdurrahman’ım gibisin”

Mehmed Emin Birinci anlatıyor:

“Üstadın İstanbul’a gelişini büyük puntolarla ilân eden gazeteciler, siyasî bir maksad aramakta ve hâdiseleri ters yönde değerlendirmekte idiler. Gazetelerin bu yargılarına mukabil İstanbul Valisi bir açıklama yaparak, ortada hiçbir hâdisenin olmadığını, bir Türk vatandaşı olarak seyahat hürriyetine sahip, ihtiyar bir zatın seyahat etmesi onun en tabiî hakkı olduğunu, binaenaleyh gazetelerin boş yere havayı bulandırmak istediklerini beyan etti.

“Gazeteciler ise, âdeta Piyerloti Otelinde karargâh kurmuş, Üstad’ın fotoğrafını çekmek istiyorlardı. Bu arada Avukat Bekir Berk bir basın toplantısı yaparak Bediüzzaman Said Nursî’nin İstanbul’a geliş sebebini izah ederek, gazetecilerin sorularına cevap verdi.

“İstanbul’a gelişinin ikinci günü Üstad odasında öğle namazını kılarken arka balkondan giren bir gazeteci Üstadın fotoğrafını çekmek üzere pencerenin önüne geldi. Biz mani olmak istedik, fakat rahmetli Zübeyir Ağabey, ‘İlişmeyin’ deyince gazeteci fotoğrafı çekti. Bunun üzerine Üstad hiddet etti ve derhal İstanbul’dan ayrılacağını söyledi. Hemen harekete geçtik. Avukat Bekir Berk’in tedbirli organizesiyle Üstadın etrafını aldık. O zaman bu tedbiri gören Bekir Berk’e, Hazret-i Üstad ‘Sen benim Abdurrahman’ım gibisin’ diye iltifat etmişti. Bu şekilde Üstadı merdivenlerden indirdik ve arabasına binerek İstanbul’dan ayrıldı.

(Son Şahitler, 4. Cild, s. 381)

“Sen bir kumandan gibi hareket ediyorsun”

Mehmed Fırıncı anlatıyor:

“..Üstad ikindiye doğru, İstanbul’dan ayrılıyordu. Böyle bir firaka, bir gazeteci sebep olmuştu. Gelirken meydana gelen mahşerî kalabalık ve gazetecilerin tecavüzkâr vaziyetleri giderken daha da fazlasıyla oldu. Ama biz daha evvelden iyi bir plânlamayla kardeşleri birkaç kat halka yapmıştık. Üstad Hazretleri oradaydı. Ve şemsiyeyi yine ben tutuyordum. Bu teşkilâtı hazırlarken Üstad, Bekir Ağabeye, ‘Sen bir kumandan gibi hareket ediyorsun’ diye iltifat etmişti.”

(Son Şahitler, 4. Cild, s. 344)

“Nur’un en büyük kahramanı”

Mustafa Sungur anlatıyor:

“Üstadımızın talebelerine iltifatkâr sözleri, yabana atılacak kuru lâflar değildir. O mühim zamanlarda, talebelerini azamî fedakârlığa sevk eden birer İlâhî tecellî idi onlar...

“1958 Ankara mahkemesinde avukatımız olan ve sonra Hz. Üstadın da avukatlığını üzerine alan Bekir Berk’e; ‘Nur’un en büyük kahramanı, Nur’un en büyük kahramanı’ vesâire iltifatları, bilâhare 1971 İzmir mahkemesinde Savcı Nureddin Sayer’in Hz. Üstad’a, Nur’a ve Nurculara çok dehşetli hücumu esnasında, Bekir Berk’in pervasız çıkışı ve Üstadı kahramanca müdafaası gibi sair fedakârane hizmetleri, Hz. Üstadımızın beyanlarını teyid etmiştir.”

(Son Şahitler, 4. Cild, s. 15)

14.06.2006


Latîf

Allah (c.c.), Latîf’tir. Yani çok lütufkârdır, lütfu bol olandır. Rabb-i Latîf-i Rahîm bütün gizli işlere vâkıftır, ilmi her şeyi kuşatmıştır, kullarına bilmedikleri ve ummadıkları yerlerden bol rızık ve ihsanlarda bulunur, mahlûkatını ummadıkları sebeplerden faydalandırır.

Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bildirdiği Latîf ismi Kur’ân’da da geçer. Kur’ân; annesine, babasına ve kardeşlerine kavuşan Hazret-i Yûsuf’un (a.s.), sevincini ve saadetini: “Muhakkak benim Rabbim dilediğine Latîf’tir (çok lütuf sahibidir)”1 cümlesiyle dile getirdiğini kaydeder. Bir diğer âyette ise Cenâb-ı Latîf-i Hakîm; “Allah kullarına Latîf’tir. Dilediğini rızıklandırır. O Kaviyy’dir, Azîz’dir”2 buyurur.

Bedîüzzaman’a göre, Cenâb-ı Hakkın yeni dünyaya gelen çocukların rızıklarını gayet latîf bir sûrette gönderip memeler musluğundan ağızlarına akıtması Latîf isminin tecellîlerindendir. Çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyâde merhamete lâyık ve şefkate muhtaç olan ihtiyarların rızıklarının bereket sûretinde gönderilmesi de Latîf, Rahmân, Rahîm ve Kerîm isimlerinin cilvelerindendir. Zîrâ, Rahîm ismi şefkat etmek istediği gibi, Latîf ismi de lütfetmek istemektedir. Cemîl ve Latîf olan Cenâb-ı Hakkın sonsuz lütuf ve güzellik sahibi olduğunu beyan eden Bediüzzaman, o halde fânî mevcûdâtın bu dünyadan ayrılmasının hiç önemi olmadığını kaydeder.

Bediüzzaman Saîd Nursî’ye göre, mahlûkatın bütün güzellikleri latîf olan Cenâb-ı Hakkın güzellik istemesinden ve güzelce tanzim etmesinden başka bir sebebe dayanmaz. Öyleyse, bütün güzellikler doğrudan Cenâb-ı Haktan istenmelidir. Çünkü lütuf ve ikram sahibi ancak Odur.

Hoş ve latîf canlılar latîf sîmâlarıyla Latîf ismine işâret ettikleri gibi, bahar mevsimi de Latîf ismini anlaşılır bir dil ile zikretmektedir. Nitekim çekirdeklerin ve tohumların gizli defterlerine, büyük ağaçların hayat programlarını, tarihçelerini, tesbîhâtlarını ve ubûdiyetlerini yazmak ve baharda yeniden hayat vermek latîfâne bir tecellîdir. Kezâ güzellik ve süslülük varlıklar üzerinde öylesine hâkimdir ki, her çiçek, her bahar, her meyve, her hayat sahibi ve Cennetin taşına toprağına kadar her parçası cisimleşmiş bir lütuf hükmünde, görenlere Latîf ismini okutmaktadır.

Bedîüzzaman’a göre, Cenâb-ı Hakkın Kendi Zâtını sevdirmek ve bildirmek istemesi, lütuf ve kerem mânâlarını tahrik etmekte; Latîf ve Kerîm isimlerinin cilvelerini yaratığın muhtelif perdelerinde göstermektedir. Lütuf ve kerem mânâları da süsleme ve nûrlandırma fiillerini tahrik etmekte; Müzeyyin ve Münevvir isimlerini tecellîye sevk etmektedir. İnsanda ve çiçekte öylesine zînet ve güzellik mânâları görünmektedir ki, güyâ Allah’ın lütfu ve keremi insanın ve çiçeğin cephesinde cisimleşmiş, salt “ziynet, hüsün ve güzellik” olmuş gibidir. Varlıklara ait bütün hoş, güzel ve şirin sahifeler, “Yâ Latîf! Yâ Kerîm!” gibi çok isimleri, güzel cepheleriyle okumaktadırlar.

(Risâle-i Nur’da Esma-i Hüsnâ)

Dipnotlar:

1- Yusuf Sûresi: 100

2- Şurâ Sûresi: 19

14.06.2006


İbda’ ve inşâ

Evet, Kadîr-i Zülcelâlin iki tarzda icadı var:

Biri ihtir⒠ve ibd⒠iledir. Yani hiçten, yoktan vücut veriyor ve ona lâzım herşeyi de hiçten icad edip eline veriyor.

Diğeri inşâ ile, san’at iledir. Yani, kemâl-i hikmetini ve çok esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakik hikmetler için, kâinatın anâsırından bir kısım mevcudatı inşâ ediyor; her emrine tâbi olan zerratları ve maddeleri, rezzâkiyet kanunuyla onlara gönderir ve onlarda çalıştırır.

Lem’alar, s. 196

14.06.2006


Evrâd-ı Kudsiye’den

4. O Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın’dır. O her şeyi çok iyi bilendir.

5. Allah’dan başka hiçbir ilâh yoktur. O tektir. Ortağı yoktur. Mülk Onundur. Hamd de Ona mahsustur. Hayat veren Odur. Ölüme mazhar eden de O. O, ölmeyen diridir. Her türlü hayır Onun elindedir. Onun her şeye gücü yeter.

6. Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin ey ta’zim edilen Büyük!

7. Bütün noksan sıfatlardan münezzehsin ey hürmet duyulan Kayyûm!

8. Bütün noksan sıfatlardan münezzehsin, ey ölüleri dirilten Bâis!

9. Bütün noksan sıfatlardan münezzehsin, ey mülkün gerçek sahibi olan Vâris!

10. Bütün noksan sıfatlardan münezzehsin, ey her şeye gücü yeten Kàdir!

11. Bütün noksan sıfatlardan münezzehsin, ey sınırsız güç ve kuvvet sahibi Muktedir!

14.06.2006


Dâvâ adamı olabilmek

* Mağrib tarafındaki tövbe kapısı, halk için kıyamete kadar açıktır.

* Mesai arkadaşlarına hürmet ve sevgi beslemeyenler, dâvâ ve idare adamı olamazlar. Sevgi, şefkat, müsamaha, hürmet; müdebbir ve muvaffakiyetlere namzet bir dâvâ adamının mümtaz hasletleridir.

* Hiçbir şey ilim ve hilimden daha efdal olarak toplanmış değildir.

14.06.2006


‘Şarktan garba kadar, ümmetimin eline geçecek’

* Hem ferman etmiş ki: “Şarktan garba kadar benim ümmetimin eline geçecektir. Hiçbir ümmet o kadar mülk zaptetmemiş.” (Müslim, Fiten: 19, 20) Haber verdiği gibi çıkmış.

* Hem, nakl-i sahih-i kati ile, gazâ-i Bedir’den evvel ferman etmiş: “Burası Ebû Cehil’in katledileceği yer, burası Utbe’nin katledileceği yer, burası Ümeyye’nin katledileceği yer ve burası da falan ve falanın katledileceği yerlerdir.” (Müslim, Cihad: 83) deyip, müşrik-i Kureyş’in reislerinin herbiri nerede katledileceğini göstermiş ve demiş: “Ben kendi elimle Übeyy ibni Halef’i öldüreceğim.” Haber verdiği gibi çıkmış.

Mektûbât, s. 102

14.06.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004