Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 27 Ağustos 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

Devlet eliyle tahrifat

Radikal’in tahrifat tamtamlarıyla haberleştirdiği olay bundan biraz fazlası. Eğer doğruysa, burada, çevirmenlerin metindeki bazı kelimeleri ve ifadeleri Müslüman dindarların hoşuna gidecek ve dinî söylem ve kültürün çocuklar arasında yayılmasını teşvik edecek şekilde değiştirmeleri söz konusu.

(...)Gazetenin haberi çevirilerde atlama olduğu, olayların ve mesajların değiştirildiği yolunda bir bilgi kapsamıyor. Muhtemelen, ana mesajlar ve hikâyeler aynı, ama ifadelendirilmeleri daha “Müslüman’ca” veya “Müslüman kültürünce.” Bunun yapılmasının doğru olduğunu iddia edemem; ama olayın gazetenin ve hızlı köşe yazarlarının abarttığı kadar önemli olmadığını söyleyebilirim.

Esasen tahrifat ülkemizin topraklarında hayli kök salmış desek yalan olmaz. Bu yüzden, dindarları şamar oğlanı haline getirmenin alemi yok. Tahrifat laisist kesimde de gayet yoğun şekilde yapılmaktadır. Size bunu kanıtlayan ve gayet ilginç örnekler vereceğim. Bu kesimde yer tuttuğu kabul edilen televizyon kanallarındaki Türkçe seslendirilmiş yabancı filmlerin dili bunun bir örneğidir. Mesela Türkçe dublajlı yabancı filmlerde “kahretsin” diye bir ifade sık sık kullanılır. Türkçede “Allah kahretsin’” deriz ama tek başına “kahretsin” demeyiz. Galiba filmin konuşmalarını çevirenler veya seslendirenler “Allah” kelimesinin diyaloglarda geçmesini uygun bulmadıkları—belki de bunun “şeriat” propagandası olduğunu düşündükleri—için olsa gerek, Allah kelimesini “azl” etmişler. Aynısı “aman Tanrım” ifadesi için de geçerlidir. Televizyonlar sayesinde “aman Tanrım” nidasının son zamanlarda biraz yaygınlaşmasına rağmen Türkiye’de halk genelde “aman Allah’ım!’” der. Bu gibi icraatlarda Radikal’in işaret ettiğinin tersine bir problem vardır; yani dini nidalar ve ifadeler günlük lisandan temizlenmektedir.

İngilizcedeki, başta “God” olmak üzere, Tanrı’yı adlandıran kelimelerin nasıl Türkçeleştirileceği de ayrı bir sorundur. “God”ı Allah diye çevirmek her durumda ve otomatikman tahrifat olmaz. Şimdi elimde bir çeviri kitap var: Jeremy Gunn’ın “Din Özgürlüğü ve Laisite”si. Çevirmen arkadaşlarım “God”ı genel olarak “Allah” diye çevirmişler ve bu, metinde bir sakatlanmaya sebep olmuyor. Ancak, bir noktada bir problem doğuyor. Yazar ABD’de “one nation under God” (Tanrı huzurunda bir millet) ifadesinin tarafsız olduğunu iddia edenlere bir sualle cevap veriyor ve bu ifadede “God” yerine “Allah” kullanılsaydı hakimler bu ifadenin tarafsız olduğunu yine iddia ederler miydi? diye soruyor. Ve bu durum “God”ın “Allah” diye çevrildiği yerleri “Tanrı” olarak düzeltmeyi gerektiriyor.

Cennet vatanımızda benim ele aldığım hata-tahrifatlardan veya Radikal’in ve laisistlerin diline doladıklarından çok daha vahim tahrifatlar yapılmaktadır. Üstelik hem toplumsal hem resmi ortamlarda ve kanallardan. Birbirinden ilginç üç örnek vereyim. G. Orwell’in Stalin-Troçki kavgası üzerinden Sovyet sosyalist totalitarizmini hicveden “Hayvan Çiftliği” adlı ünlü eseri bir sol yayınevi tarafından çizgi roman haline getirilip yayımlanmış. Kitabın sonuna doğru, Orwell’in ilkelerin nasıl yozlaştırıldığını anlattığı yerde, “bütün hayvanlar eşittir, bazı hayvanlar daha eşittir”in son kısmı, “…bazı hayvanlar daha marifetlidir”e çevrilmiş. Böylece, sosyalist totalitarizmin, maazallah, çocuklar nezdinde kötü bir izlenim bırakması önlenmiş. Meşhur yazar Ortega y Gasset’in “Kitlelerin İsyanı” adlı klasik eserinin yine sol bir yayınevi tarafından Türkçe baskısı yapılmış. Ama çeviri metinde bir paragraf eksik. Bu paragrafta liberalizmin insanlığın ortak hayat ve barış için geliştirdiği en asil, en ince ve en faydalı teori olduğu anlatılmakta. Çevirmen veya yayınevi bu paragrafı sevmemiş ve metinden atmış. Son örnek Kant’ın “Aydınlanma nedir?” adlı kısa fakat tarihi önemi haiz makalesinin başına gelendir. Bu metin yıllar evvel bir akademisyen tarafından çevrilmiş ve yayımlanmıştır. Ne var ki, bu çeviri orijinal metne ihanet etmektedir. Bir kere metnin ana fikri dinin-dindarların egemenin vesayeti altında kalmasının kötü olduğu iken çeviride dinin insanları vesayet altına almasının kötülüğü öne çıkmaktadır. İkincisi, metindeki bir paragraf olduğu gibi atılmıştır. Bu paragrafta iki şey anlatılmaktadır: “İyi” monarkın uyruklarının din hürriyetine verdiği önem ve yine iyi monarkın dini-dindarları vesayet altına alma teşebbüsüne girişmeme fazileti. Anladığım veya tahmin ettiğim kadarıyla çevirmen cumhuriyet karşısında monarşinin-monarkın iyiliğinden söz edilemeyeceğine inandığı için bu pasajı atmış veya bu inanç onu bu pasajın önemsiz olduğu ve atılmasının bir anlam eksikliği yaratmayacağı kanaatine itmiş. Bu tespitimin çevirmene haksızlık olmadığı, çevirinin sonuna doğru, Alman monarşisinin serbest tartışmaya verdiği değeri anlatan ve cumhuriyetin asla aynı şeyi yapamayacağını ifade eden bir cümlenin de atılmış olması tarafından ispatlanıyor. Umarım, Radikal yöneticileri, bu yazıyı dikkate alıp buna benzer asıl büyük tahrifatların da üzerine şevk ve heyecanla giderler.

Sistematik resmî tahrifatçılık

Türkiye’de tahrifatçılığın sadece toplum katmanları arasında vuku bulduğunu sanmak için çok saf ve bilgisiz olmamız lazım. Tahrifat, resmi boyutta da hem Osmanlı hem Türkiye Cumhuriyeti döneminde var olmuştur. Kuşku yok ki, cumhuriyet döneminde, özellikle de bu dönemin tek parti yönetimi evresinde iyice koyulaşmıştır. Bunun sebebi, bu evrede rejimin totaliter renklere bürünme yolunda ilerlemesidir. Faşist, nasyonal sosyalist, Marksist-Leninist sistemlerde görülen totaliter motifler yaratma çabaları bilhassa 1925-45 arasında bu topraklarda da yaşanmıştır. Bu çabaların bazılarının etkileri hâlâ sürmektedir. Somut örneklerle ilerleyelim. Bahadır Türk’ün ilginç ve önemli bir çalışmasının gösterdiği üzere 1941 yılında CHP—ki dönemin tekelci tek partisidir ve devlettir—tarafından yayımlanan bir kitap Karagöz-Hacivat anlatılarını değiştirmiş ve tek partili cumhuriyet rejiminin temel görüşleri ile yeniden şekillendirmiştir. Kültürümüzün bu iki hoş figürü, rejimin halk tarafından benimsenmesini istediği fikirlerin telkin edilmesi, bazı kesimlerin aşağılanması ve bazılarının yüceltilmesi için tekelci partinin emrine koşulmuştur. Sadece onlar mı? Maalesef hayır! “İçişleri Bakanlığı’nın Matbuat Umum Müdürlüğü kanalıyla 1937’de yayınladığı genelge ile yazarlardan halkın tanıyıp sevdiği Nasrettin Hoca, Tahir ile Zühre, Ferhat ile Şirin, Köroğlu gibi kahramanlar vasıtasıyla rejimin ruhuna uygun yüksek manalı yeni vakalar yaratılması” istenmiştir. Bu dönemde Kemalist iktidar sahipleri, gerekirse bütün kültür unsurlarını tahrif etmeyi de metotları arasına katarak, toplum üzerinde bir kültürel hegemoni kurmaya çalışmıştır.

Bütün manzarayı görelim

Elimizi vicdanımıza koyup düşünelim. Bu ülkenin tarihi otorite sahibi zevat ve müttefikleri tarafından yeniden yazılmış ve birçok gerçek gizlenmiş, birçok olay çarpıtılmış değil midir? Bizde, hepimiz öyle olmadığını bildiğimiz halde, İstiklal Harbi’nin tek kahramanının M.K. Atatürk olduğu söylenmez mi? Tek parti döneminde muhalefetin ifade, seyahat, teşkilatlanma özgürlüğü gibi temel haklardan mahrum bırakıldığı gizlenmez mi? Tek parti döneminin sansürcülüğü es geçilip, sansürün kaldırılması, sansür sanki sadece Osmanlı dönemine ait bir olguymuş gibi gösterilip, cumhuriyet dönemi öncesine atıfla kutlanmaz mı? Hepimiz bunları ve bunlara benzer yüzlerce şeyi biliriz; ama bilmiyormuş gibi davranır veya öyle davranmaya mecbur ediliriz. Bu, tarihimizin, rejimimizin tahrifat üstüne oturduğunu göstermez mi?

Toplum katmanlarında vuku bulan tahrifat, laisistlerin inanmamızı arzu ettiği gibi sadece dindar kesimlerden gelmez ve çözümü de yine onların istediği gibi bir merkezi denetim mekanizması tesis edilmesi değildir. Tahrifatçılık genel bir problemdir ve tahrifatçılığı önlemek için bir merkezi denetim organı oluşturulması sansürcülüğü geliştirmekten ve tahrifatın devlet eliyle daha etkili biçimde yapılmasını ve daha da koyulaşmasını sağlamaktan başka bir sonuç vermez. Toplum içinde tahrifatçılığı önlemenin yolu açıklığı ve özgürlüğü teşvik etmekten, yanlışları teşhir etmekten ve insanların aklına ve sağduyusuna güvenmekten geçmektedir. Çifte standartlı olmamak ve her türlü tahrifata cephe almak bu işte bir öncülük yapmak veya bir pozitif rol oynamak isteyenlerin uyması gereken ilk kuraldır. Sistematik tahrifatın önlenmesi ve şimdiye kadar yarattığı tahribatın giderilmesi ise sistemin demokratiklik derecesinin kuvvetlendirilmesinden ve kime ve neye dayanır ve nereye varırsa varsın, her türlü tahrifatın üzerine gitmekten geçmektedir.

Zaman, 26 Ağustos 2006

Prof. Dr. Atilla YAYLA

27.08.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler

Başlıklar

  Akıl almaz bir taktik

  Düşünce üretimi var, uygulama yok

  Cuumhuuriyeeet haayaaat demeeek...

  Devlet eliyle tahrifat

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004