Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 19 Kasım 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Gizli işler çevirmek topluma zarar veriyor...

Hiç unutmuyorum, 1998 yılıydı. Fransa’da yine parlamentonun sözde Ermeni soykırımı konusunda bir karar almasından kısa bir süre sonra, adı bende saklı askerler, Paris’in tahsis ettiği özel uçakla bu ülkeye gidip, Eryx tanksavar füze projesini gizlice imzaladılar.

O tarihte 486.5 milyon dolara imzalanan ve 10 yıl süreyle 19.200 füzenin imalatını öngören anlaşma ile TSK, envanterindeki eskiyen füzeleri yenilemiş olacaktı.

Askerler, 1998’de “İhtiyacımız var” diye, hem de Ermeni soykırımı iddiaları nedeniyle yine başımızı ağrıtan Fransa ile bu anlaşmayı imzaladılar.

Ne varki, bizimkiler füzeleri beğenmedi. Bunu üzerine, Türkiye ile füze yapımcısı MBDA firması, 2004 yılında anlaşmazlıklarını çözmek için merkezi İsviçre’deki tahkim mahkemesine gittiler.

Bir diğer örnek İsviçre. Şimdi yeniden silah ambargosu uyguladığımız İsviçre’ye, 1993 yılında silah yasağı getirdik. Ama, her zamanki gibi paraları çar çur etmekten teknolojiye ayıracak kaynağımız kalmadığı için, ambargo uyguladığımız bu ülke lisansı ile üretmekte olduğumuz Oerlikon marka topların, kritik önem taşıyan saatlerini dolambaçlı yollardan yine Bern’den aldık.

Şimdi yukarıda anlattığım bu iki olaydan almamız gereken pek çok dersten en önemli üç dersi şöyle sıralamam gerekiyor;

1- Kendi özel gelirini çar çur et ama milletin büyük fedakârlıklarla kazandığı paralardan topladığın vergilerle yaptığın harcamaların hesabını ver. Milleti, “Fransa’yı asarım keserim” diye tehdit edip, kandırma ve gizli anlaşmalar imzalama, şeffaf ol,

2- Mümkün olduğunca teknolojini kendin üret, insan potansiyelini doğru yönlendir,

3- İç ve dış sorunlarına, “Asarım, keserimli” çözüm bulamadığını gör ve Ermeni sorunu gibi baş ağrıtan sorunlarda, insiyatifi al, çözüm bul. Neyse ki hükümet, en azından Ermeni sorunu konusunda adım atmaya başladı.

Şimdi gelelim, Fransız Ulusal Meclisi’nin geçen Ekim ayında kabul ettiği ve sözde Ermeni soykırımını inkâr edenlere hapis cezasını öngören garip karara verdiğimiz son tepkiye.

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, 15 Kasım’da KKTC’nin kuruluş yıldönümü için verilen resepsiyonda, yasaya tepki olarak Türkiye’nin Fransa ile askeri ilişkileri askıya aldığını bildirdi. Önceki gün de Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Mayıs 2007’de Ankara’da yapılacak olan Uluslararası Savunma Sanayi Fuarı’na, Fransa’nın resmen davet edilmediğini söyledi. Ancak Gönül, Fransız firmalarına askeri ihalelerde yasak getirilip, getirilmediğine netlik kazandırmadı.

Şimdi gözler, Savunma Sanayii İcra Komitesi’nin, 12 Aralık’ta yapacağı ve bir dizi askeri projelerle ilgili alınacak kararlara çevrildi. Fransız firmalarının tek başına katıldıkları projelerden elenmeleri sürpriz olmaz.

Zaten, kısmen Ermeni soykırımı iddiaları yüzünden Türkiye’nin Fransa’dan, 1995 ve 2005 yılları arasında, yani son 10 yıllık dönemde yaptığı askeri malzeme ithalatı 1,5 milyar euro gibi düşük bir düzeyde kaldı. Türkiye’nin yılda 4 milyar doları bulan silah alımı düşünüldüğünde, 10 yıllık dönemde 1,5 milyar euro devede kulak kalır.

Ama Fransa ile sivil alandaki ticaretimiz 2005 yılında 10.5 milyar dolara ulaşmış durumda. Fena bir rakam değil. Ankara’nın Paris’e karşı topyekun bir ambargo uygulamasının, zaten işsizliğin had safhada olduğu ülkemizde yaratacağı olumsuz etkiyi herhalde siyasiler de görüyor ki daha temkinli bir yaklaşım sergiliyorlar. Tabii askerler de işin içine OYAK girdiği için daha temkinliler, topyekun ambargo fikrine. Dolayısıyla da, şimdilik Türkiye’ye çok fazla olumsuz etkisi olmayacağı anlaşılan ikili askeri ilişkiler askıya alınarak, kamuoyunun gönlü alınmaya çalışılıyor. Yalnız, bu arada, milletin artık sabrı taştı, enerjisinin, kimisi suni iç ve dış sorunlarla heba edilmesinden bıktı usandı, gönüllerini almak kolay değil artık, haberiniz olsun.

Bugün, 18.11.2006

Lale SARIİBRAHİMOĞLU

19.11.2006


 

“Medeniyetler ittifakı”na “bale” gölgesi

Geçen hafta Pazartesi günü İstanbul’da “Medeniyetler İttifakı 4. Yüksek Düzeyli Grup Toplantısı” girişimi gerçekleştirildi. İspanya ve Türkiye başbakanlarının Birleşmiş Milletler Başkanı Kofi Annan’ın desteğiyle aldıkları bu inisiyatif, bu köşenin gündemini birkaç kez işgal etmişti.

“Medeniyetler ittifakı” çabasının fikrî ve tarihsel arkaplanının zayıf olduğunu o yazılarda işlemiştim. Bunun adı olsa olsa farklı medeniyet evlatlarının biribirini anlama çabası olabilir, ittifak değil. Sâbık İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin “medeniyetler diyalogu” adlandırması, daha gerçekçi gözükmektedir.

Son toplantıya dönecek olursak, orada sergilenen ve sembolik yönü yüksek bir olayı tartışmak istiyorum. Öncelikle o sahneyi Nazlı Ilıcak’ın köşesinden dikkatinize sunuyorum:

“.. Diyalog faaliyetlerine Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı bünyesinde önemli katkılar sağlayan Prof. Niyazi Öktem de davetliler arasındaydı. Çırağan’daki toplantıya renk katmak için folklorla karışık bir bale gösterisi de sahnelenmiş. Öktem, ‘Sadece bu gösteri dahi, Türkiye’de yaşanan değişimi gözler önüne seriyor’ diyor. Biz Türkiye’de baleyi çok tartıştık. Bale kıyafeti, muhafazakâr kesimlere ters geliyordu. Oysa, pazartesi günkü toplantıda, Başbakan, bakanlar ve AK Partili milletvekilleri, çoğu belki de ilk defa bale seyrettiler. Niyazi Öktem’in işaret ettiği değişim buydu. Terör yüzünden, İslâm’ın hedef haline getirildiği bir dünyaya, İstanbul barış mesajları verdi: ‘Siyaseti aradan çekerseniz İslâmiyet ile Hristiyanlık’ın arasında bir kavga yoktur’ denildi.” (Takvim: 15 Kasım 2006)

Gerek Ilıcak, gerekse bu programı “folklor/bale” karışımı tertipleyenler, buna alkış tutanlar, “medeniyetler çatışması” tezine alternatif olarak sunulan “medeniyetler ittifakı”nın ironik olarak çatışmayı besleyen bir içeriğe dönüştüğünü farketmiyorlar.

Nasıl mı?

Geniş İslâm coğrafyasında mütedeyyin câmia ve özellikle de gençlik, İslâm’a yönelik saldırılar, komplolar ve sergilenen çifte standart karşısında oldukça öfkeli. Varlığının, zenginliğinin, kimliğinin ve bunlara mâna katan “din”inin tehdit altında olduğunu görüyor. Müntesibi olduğu medeniyet fertleri neredeyse her gün küstahça saldırılara maruz kalıyor. Filistin kanıyor. Irak yanıyor. Afganistan yaralı. Peygamberine alçakca saldırılar en yüksek din adamından siyasetçisine, aydınından basınına pervasızca yapılıyor...

Direnen İslâm şeytanlaştırılırken, teslimiyetçi İslâm “ılımlı İslâm” diye öne çıkarılıyor, alkışlanıyor, destekleniyor. İslâm’ı sekülerleştirme çabaları gırla gidiyor. Bu yüzden de öteki medeniyet mensuplarından gelen girişimler en hafifinden kuşkuyla karşılanıyor. Öte tarafın uzattığı eli tutmak isteyenler ihanetle suçlanıyor. Kısacası bıçak gibi keskin bir zemin burası.

Bu ahvâl ve şerâitte “medeniyetler ittifakı” toplantısına “bale” gölgesi düşürmek akla ziyandı.

“Medeniyetler ittifakı”, farklı medeniyet mensuplarının beslendikleri, davranış kodlarını edindikleri dini, herhangi bir mühendislik operasyonuna tabi tutmadan anlama ve ona saygı gösterme, en azından hoşgörme çabası ise; Osmanlı sonrası Türkiye’de İslâm’ın modernleştirilmesi projesinde sembolik bir yere sahip olan “bale”nin muhafazakâr olduğunu söyleyen bir partinin programı çerçevesinde icra edilmesi sadece “medeniyetler ittifakı” söylemi etrafında şübhe oluşturmaz, tepkilere ve öfkeye de yol açar ve bu proje hakkında oluşacak kuşkuların önü alınamaz.

Bale, konusu, rakslarla ifade edilen sahne oyunudur. Bu oyun, vücut dilini öncelemesi, bedeni teşhir etmesi yönüyle İslâm’ın kadına biçtiği role, onun tesettürüne çatışmacı, jakoben zihin tarafından bir alternatif olarak görülmüş ve çağdaşlaşmanın gayri mufârıkı olarak anlaşılmış ve de dayatılmıştır.

Mesele, balenin içeriğinden çok, ona giydirilen ideolojik boyutla alakalıdır. Bale, dini modernleştirme projesinde, dindarları batılılaştırma hususunda yukarıdaki sembolik mânaya hâizdir. Prof. Niyazi Öktem’in “folklor/bale” karışımından heyecan duyması boşuna değildir.

Buna ek olarak İslâm’ı hoşgörü ve medeniyetler ittifakı adına bale ile buluşturma çabası din adına da bir tahriftir. Zira hoşgörü, kutsal hükümler üzerinde oynama, yontma, içeriğini boşaltma ameliyesi olamaz. Olmadığını da bu girişimi tertipleyenler ısrarla beyan ediyorlar. O zaman bu çelişkiyi nasıl izah edeceğiz?

Özetle arkaplanını zikrettiğim öfke zemini, gençleri, her türlü tahrif karşısında daha fazla radikalleştiriyor. İyi niyetle yapılan girişimlerle onlar arasına duvarlar örüyor. Ama anlaşılan o ki, bizimkilerin, “medeniyetler ittifakı” girişiminde muhatap aldıkları hedef kitlesi sadece ötekilerdir. İslâm imajı ötekinin hoşuna gidecek kalıplara bunun için dökülüyor.

Bizim medeniyetin çocukları, onların hassasiyetleri fazla ciddiye alınmıyor galiba. Kendi medeniyet insanına ulaşamayan, ötekisine kimin adına ulaşmaya çalışıyor, merak ediyorum!

Vakit, 18.11.2006

Serdar DEMİREL

19.11.2006


 

İnsaf yahu!

Yoksa 28 Şubat süreci devam mı ediyor? Bu soruyu sormamın sebebini şu günlerde gazete manşetlerine tırmanan zihniyete bakarak çıkarabilirsiniz. Düne ait manşetlerden özellikle biri fena halde açıklayıcıydı: “İmam-hatip inadı bitmek bilmiyor.”

Habere göre, Milli Eğitim Şurası’nda, meslek liseleri ile düz liseler arasında var olan katsayı farkını ortadan kaldıracak bir formül bulunmuş; üniversiteye girişte, kurumlar arasında herhangi bir ayırım gözetilmeden ‘olgunluk sınavı’ uygulanacakmış…

İmam-Hatip liselerini beğenir veya beğenmezsiniz… Düz liselerle imam-hatiplerin de bir parçası sayıldığı meslek liseleri arasında fark gözetilmesini doğru veya yanlış bulabilirsiniz… ‘Olgunluk sınavı’ formülünü benimser veya yadırgayabilirsiniz… Benim takıldığım nokta bunların hiçbiri değil. Ancak, bir medya organıysanız ve “İmam-hatip inadı bitmek bilmiyor” manşetini kullanmışsanız, bu söyleminizin hesabını vermek zorundasınız…

Türkiye ‘28 Şubat süreci’ adını taşıyan olağanüstü bir dönemden geçti; o dönemde neler olup bittiğini burada hatırlatmam gerekmiyor. Dönemin şartlarının, süreçte görev üstlenmiş konumda bulunanlar kadar onlara âlet olanları da utandırdığını sonraki gelişmelerden biliyoruz. O tür âdetleri olmayan medya neferleri bile, sürecin ardından, yapıp-ettikleriyle ilgili günah çıkarma ihtiyacı duymuşlardı.

Sanki yakın geçmişte öyle bir arınma ihtiyacıyla ortaya atılmamış gibi yeniden 28 Şubat sürecinin söylemini bugünlerde hortlatmanın anlamı ne?

Elbette, herkes ve her medya organı, beğendiğini alkışlayıp yanlış gördüğüne karşı çıkabilir. İmam hatip liseleri de, bu yönüyle, eleştiriden muaf değil tabii. Eğitim düzeyi mi yetersiz, yoksa öğretilen konular mı günün ihtiyaçlarına cevap vermiyor, öğrenciler ve öğretmenlerden kınanası davranışlarda bulunanlar mı var; bunların her biri hem haber hem de yorum konusu yapılabilir…

Ancak, “İmam-hatip inadı bitmek bilmiyor” diye bir manşet atarsanız, bu, 28 Şubat’ın söylemini günümüzde hortlatmak anlamını taşır. Bunu da yapabilirsiniz elbette, ancak toplumdan saygı görmeyi bir daha aklınıza getirmemeyi göze alıyorsanız…

O manşetteki gibi kişisel ve kurumsal farkları göz ardı eden ‘totalci’ yaklaşımlar sadece bizde değil başka ülkelerde de görülmüştür; ancak hepsi de olağanüstü dönemlerde… Hitler’in belli bir ırktan ve bazı kurumlardan hoşlanmadığını, etkisi altına aldığı Alman basınını kişisel nefretini topluma yaygınlaştırmak için kullandığını biliyoruz. Nazilerin bunu yaparken sarıldıkları söylem de totalciydi…

Demokrasilerde ise, herkesi veya toplumun bir bölümünü yakından ilgilendiren uygulamalara farklı bir üslup egemen olmak zorunda. Milli Eğitim Şurası eğitim câmiasının en geniş biçimde temsil edildiği bir platform; orada konuşulan ve ilke kararına bağlanan konular siyasî iktidarlar için her zaman yol gösterici olmuştur. Şura’ya katılanlar görüşlerini açıklar ve varsa itirazlarını kayda geçirirler; karara bağlanan ilkeleri uygulamak (veya uygulamamak) hükümetlerin takdirine kalmıştır.

Bu defa da öyle olacaktır herhalde; iktidar, Şura’ya katılan uzmanların üzerinde etraflıca düşünülmüş görüşlerini, 28 Şubatçı reflekslerle manşet atanların keyfî tutumlarına yeğleyecektir.

Bir grup medya leşkerinin geçmişte yaptıklarından gerçekten utandıklarını sanmış ve günahlarını biz de unutulmaya terk etmiştik; meğer hâlâ bıraktığımız yerde duruyorlarmış…

Yeni Şafak, 18.11.2006

Fehmi KORU

19.11.2006


 

Fransa’ya karşı ayıp olmasın?

KARA Kuvvetleri Komutanı Sayın İlker Başbuğ’un Türk-Fransız askeri görüşmelerinin askıya alındığını açıklaması, devletimizin içeriye ve dışarıya verdiği görüntü bakımından hoş olmadı.

Ne anlamı var bu tepkinin?

Fransa’nın tarihimize ve suratımıza atmaya kalkıştığı katır tekmesinin yanında bir çimdik kadar basit değil mi bu?

Hadi onu geçtik.

Asker bunu kimle müzakere etti de kararlaştırdı?

Fransa’nın yaptığı iş siyasi bir kepazelik...

Böyle bir girişime askeri bir tepki ile cevap verdiğin zaman, kaçınılmaz olarak ordunun siyaset yapması fiili ortaya çıkar.

Kuvvet Komutanı’nın tasarruf ve beyanından sonra bunları ifade etmek durumunda kaldığım için yüreğim burkuluyor. Fakat kendilerini her şeyin en iyisini bilir zanneden, hele de siyasi kadrolara tepeden bakma konusunda kadim bir şartlanma içinde bulunan ekseri paşalarımızın artık eleştirilmeye alışmaları, daha da önemlisi eleştirilerden yararlanmayı öğrenmeleri gerekmektedir...

(...)

Fransa’ya bir tepki konulacaksa Türkiye Cumhuriyeti kurumları arasında bir işbirliği ile belirlenecek düzen çerçevesinde hareket edilmesi, devlet olmanın vazgeçilmez ama basit gereklerinden biridir.

Gelin görün ki asker bir tepki koyuyor, siyasetçiye sorulduğu zaman ‘benim haberim yok’ diyor. Ya asker böyle yapmayacak, ya da siyasetçi ‘benim haberim yok’ demekle yetinemeyecek. Böyle olunca ne atanmışın atanmışlığı ile kalıyor, ne de seçilmiş seçilmişliğinin gereğini yerine getiriliyor.

Bütün bu devletsizlik görüntüsü yanında meselenin en tatsız yanlarından biri de, Fransa’ya karşı sergilenin tepkinin -yukarıda da işaret ettiğim- hafifliğidir. Malum soykırımı saçmalığı Fransız Meclisi’nden geçeli beri, Türkiye’de olayları izlemeye çalışan herkesin kafasındaki en temel sorulardan biri şudur:

- Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Fransızlar’la çok yoğun bir iktisadi ilişki çerçevesi var. Sigorta sektörünün en büyüklerinden birinden tutun da, otomotivdeki en köklü kuruluşlardan birine kadar çok geniş alana yayılan bir işbirliği söz konusudur. Yollarımızda dolaşan her üç araçtan neredeyse biri Fransız markasıdır. Bunlarla, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarını birinci derecede ilgilendiren yan kuruluşlar ve çatılar yaşatılmakta, muvazzaf ve emekli subaylar, astsubaylar, askeri temelli bu Türk-Fransız işbirliğinden yararlanabilmektedirler. Şüphesiz Fransa da böyle bir işbirliğinden, Türkiye’nin ve Türk insanının elde edebileceğinden çok daha büyük karlar elde etmektedir. O vadide ne tepki olacak?

Şimdi demiyorum ki bu bağlar kopartılıp atılsın. Fakat böylesine yoğun bağlar dururken bir ziyaret trafiğini durdurmak, asla askerin, hele üst düzey bir komutanın ‘iş yaptım’ diyerek imza atabileceği bir tasarruf değil.

Kurmay zekaların bizi bu kadar kolayca hayal kırıklığına uğratma hakları yok.

Zira onların yetişmesi için bu millet, hiçbir alana ayıramadığı kadar kaynak tahsis etmektedir...

Tercüman, 18.11.2006

Ömer Lütfi METE

19.11.2006


 

İmam hatip gerçeği

17’nci Milli Eğitim Şurası çalışmalarına, imam hatip liselerinin sorunlarının damgasını vurması şaşırtıcı değil. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in bu konudaki hassasiyeti biliniyor. Ayrıca toplumun bir kesiminde imam hatipliye haksızlık yapıldığı yolunda düşünce de vardır.

Şura’da Bakan’ın ortaya attığı formül ile imam hatipliye, hukuk, siyasal ve öğretmenlik yolunun açılması sorunun çözümü yolunda atılmış bir adımdır. İmam hatipler, Türkiye koşullarının zorunlu kıldığı özgün kuruluşlardır. Bunları açıp yaygınlaştıranlar da AKP’liler değildir. Geçmiş siyasi dönemlerde bu imam hatipler, toplumdan gelen talebi karşılamak üzere açılmıştır. Bugün oralarda okumakta olan çocuklar Türkiye’nin özgün koşullarının yarattığı sorunlardan sorumlu değillerdir. Onlar çözümü de öneremezler. Onlar diğer bütün gençler gibi güzel bir yaşamın hayalini kurarak yaşamaktadırlar. O nedenle, tüm imam hatiplilere adeta suçluymuş muamelesi yapan düşünceye tamamen karşıyım. Bu duyarsız bakış, çocukları katiyen umursamıyor.

(...)

Durum böyledir de; toplumun bir kesiminde imam hatiplilere karşı tepki oluşmasının bazı haklı nedenleri de vardır açıkçası... Bu ne öğrencilerin ne de tepkiyi duyanların hatasıdır. Bu siyasetin bir yanlışı olarak ortaya çıkmaktadır.

Dün bir ünlü işadamından dinlediğim hikayeyi anlatarak ne demek istediğimizi açıklamaya çalışalım. Bu işadamı büyükçe ve modern bir okul inşa ettirmiş, bütün eğitim araç-gereçlerini de kendisi sağlamayı taahhüt etmiş. Okul personelinin maaşını da o ödeyecekmiş. Bütün bunlara rağmen okulu özel okul haline getirmemiş, devlete devretme kararı almış. Okula sadece annesinin ismini vermiş. Devlete devretmiş ama müdür olarak imam-hatipli olmanın dışında özelliği olmayan bir kişiyi atamışlar. Emek verdiği okula mümkün olan en iyi nitelikte müdürün atanmasını isteyen ve onun maaşını da ödeyecek işadamı bu işe hayli tepki vermiş ve okulunu eğitime açmamış. Gerekli iç düzenlemeleri bitirmemiş. İşadamının duyarlılığının ideoloji ile filan ilgisi yok. Bunu imam hatipliyi atamakta ısrarcı olan taraf da umarız görür ve bu gereksiz kavgaya son verir.

İmam hatipli meselesinin çözümü siyasi kavgayla olmayacak. Milli Eğitim Bakanı’nın yaptığı gibi orta yolu bularak çözümler üretme çabalarından sonuç alınması mümkün gibi gözüküyor bize. Bu işi siyasi bir kan davası haline getirirsek bundan tek zarar görecek çocuklarımız olur. Bunu da kimse unutmasın...

Akşam, 18.11.2006

Serdar TURGUT

19.11.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004