Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 12 Şubat 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Sivil Toplum

301 neden kalkmasın ki?

Hrant Dink’in öldürülmesi ile yeniden alevlendirilen 301. madde tartışmalarının sonu nereye bağlanacağı belli olmayan bir havaya doğru sürüklendiği izlenimi/kanaati giderek yayılıyor. Öncelikle Başbakan iki sebeple kendi açısından ve siyaseten uygun hareket etmiştir.

1- Bu maddeyle doğrudan ilgisi olmayıp bir derin devlet söylemini bizzat kullanarak gündemi oluşturup, Cumhurbaşkanlığı ve Irak ile ilgili gündemleri ötelemiştir.

2- Bu maddeyi kaldırmak imkân veya niyeti olmadığına göre; her nasıl düzenlerlerse düzenlesinler gayr-ı memnun geniş bir kitle olacak ve zihniyeti eleştiriye kapalı uygulamacılar karşısında hükümetin de eli kolu bağlı kalacaktır.

Yine de, 301. maddenin neden tamamen kaldırılmadığının iyi izah edilemediğinin altını çizmek gerekiyor. Bunu Başbakan Erdoğan veya Adalet Bakanı Çiçek kendilerini ve başkalarına da ikna edecek şekilde izah etmeli.

Yaşadığımız ortamı, eski bir filmi ikinci defa seyreder gibi hissediyorum. Özal’ın TCK’nın 141, 142 ve 163. maddelerinin kaldırılması konusunda çıkışlarına itiraz ederek, bu maddelerin kalkması halinde, ülkemizin faşist, komünist veya din devleti haline geleceğini söyleyenlerin ortasında gibi oldum. Anılan maddeler kaldırıldı ama bir şey olmadı. Çünkü milletimizin büyük bir kısmının o zaman böyle bir talepleri olmadığı gibi, bu maddeler (öcüler) üzerinden güçlerini korumak isteyenler her zaman olduğu gibi vardı. Kısacası, bu maddeler kalktığı için kıyamet kopmadı, ülkemiz yanlış ve anti demokratik yapılardan kurtulmuş oldu.

STK’ların hazırladığı taslak gerekçesinde Türklük tanımı Anayasadaki (Madde 66: Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür) gibi tanımlanarak, başka şekilde yorumlanmasının önüne geçilmek istendiği aşılmakla birlikte, kanunların gerekçelerine göre değil metinlerine göre uygulandığını unutmamak gerekir. Bu kanunun temel tartışma konusu olan “Türklüğü” ifadesi aynen kaldığı için, tek başına yeterli görmek mümkün değildir. STK’ların bir kısmının üzerinde anlaştığı ve hapis cezasının üst sınırını iki yıla çeken, dolayısıyla bunu para cezasına çevrilebilir hale getiren teklif, ileri bir adım olmakla birlikte işi suç tanımından çıkarmadığı için yine de, ikide birde önümüze gelecektir.

Bunun ardından TCK 216 ile ilgili sıkıntıların gündeme girmesi beklenmelidir. Yaptığım küçük araştırmada, ötekileştirme demesekte 301 mağdurları arasında popüler olanlar-olmayanlar gibi fiili bir durum olduğunu gördüm. İnternet ortamında tarama yaptığımda bile Orhan Pamuk, Hrant Dink, Engin Aydın, Serkis Saropyan, Hasan Cemal, İsmet Berkan, Haluk Şahin, Murat Belge, E. Katırcıoğlu, Ferhat Tunç, İlhan Selçuk, İbrahim Kaboğlu, Baskın Oran ve diğerlerinin adı bir çok yerde gelirken Abdurrahman Dilipak’ın, Gazetemiz Yazı İşleri Müdürü Faruk Çakır’ın adının görmezden gelinmiş bir durum var. Bu duruşma günlerinde daha açık bir şekilde görülmekte… Bu medyamızdan demokrasimize, hukuk anlayışımıza kadar üzerinde düşünmemiz gereken bir durumdur.

Ali Bulaç, Ahmet Hakan ve gazetemiz yayınları olmasa 301. maddenin sadece popüler mağdurlarla sınırlı olduğu bilinecek. Daha ilginci Kanalturk’un sahibi olarak bildiğimiz Tuncay Özkan da mağdurlardanmış. Bir üniversite ortamında konuşurken “ben de yargılandım kimse gelmedi” diyerek mağdurlardan olduğunu beyan etmiş oldu.

Ayrıca 301’i konuşan STK’ların nasıl seçildiği konusuna biraz kafa yormak istiyorum. Üye sayısı desem bazılarının üye sayılarının oldukça sınırlı olduğu malûm. Para desem, o da tam bir kriter gibi durmuyor. Çünkü dışarıda kalan çok olur. Başbakana yakınlık desem değil. STK olma özelliği desem, üye olma mecburiyeti olan bir kurum ve federasyonunun STK olduğunu kabul başlı başına STK tanımına ters. 19 STK çağrılmış, sayı nasıl belirlenmiş bunlar biraz üzerinde düşünülmesi gereken nüanslar olarak duruyor. Niyetimiz üzüm yemek bağcıyı dövmek olmadığı için bunları başka bir güne bırakalım.

Emin Talha KARAMUSA

12.02.2007


Beynimiz nerede?

İnsan olarak bir adet “beyin”e sahibiz ve yerini de biliyoruz. Peki, “insanlardan oluşan toplumun da ortak bir beyni var mıdır?” ve “bu beyin nerededir?” Bu soruların cevabını her halde insanın beyni gibi somut şekilde yerini göstererek veremeyiz. Ancak emarelerden, işaretlerden yola çıkarak adreslerini tesbit edebiliriz.

Bence toplumun beynini, toplumun yararına nerelerde düşünce üretiliyorsa, fikirler geliştiriliyorsa, yani akademik bir alan oluşturuluyorsa oralarda aramak gerekir. Daha açıkçası; gerçekler nerelerde araştırılıyor, anlaşılır hale getiriliyor ve anlatılıyorsa; bir şey araştırılırken körü körüne, peşinen red ve inkâr şeklinde önyargılı bir davranış yerine delil, ispat ve sayıya dayalı ikna edici faaliyetler yapılıyorsa ‘toplumun beyni’ de oralarda aranmalıdır. Ya da ideolojik davranılmadan, karmaşık ve değişen yeni şartlar dikkate alınarak nerelerde analiz yapılıyorsa, beyin de oralarda bir yerdedir.

Burada kurumsal açıdan ilk akla gelen yerler üniversiteler -gerçek gündeminin peşindeki üniversiteler- oluyor. Toplumun cömert katkılarıyla en mutena yer ve mekânlarda, toplumun problemlerine en kısa, kolay ve ekonomik -yani bilimsel- çözümler üretsin ve beyin gibi vazife görsün diye kurulan bu kurumların, toplumun beynini ararken önemli bir adres olduğu şüphesiz.

Peki başka nerelerde arayacağız?

Aslında işimiz kolay. İnsanlar ve onların örgütleri olan devlet, özel ve sivil sektör katmanlarının hepsinde yukarıda zikredilen kriterlere uygun çalışmalar yapılan kurumlar varsa, oraları da adres olarak gösterebiliriz.

Demek ki beynin görevini tek bir sektörle sınırlandıramıyoruz. Her bir sektör beyni oluşturan bir hücre mesabesinde görülürse bütünü birden o toplumun beynini tam olarak temsil edebilir.

Eğer tabloyu vücut sistemimizde olduğu gibi bir benzetmeyle çizersek; kafatası içindeki beynimizi, toplum için üniversite gibi bilim ortamları; beynin organlara gönderdiği kendisiyle devamlı iletişim içinde bulunan sinir telleri ve ağlarını da diğer sektörler temsil edebilir. Tabiî burada diğer sektörlerin yani devletin teknik özelliği, sivil toplumun gönüllülük esasları ve özel sektörün maddî öncelikleri konumuz haricidir.

Eğer zikredilen bu toplumsal beyin sistemi, görevini yaparsa mesele yok. Fakat fonksiyonunu kaybederse işte o zaman bitkisel hayat kaçınılmaz olur. Ve geçenlerde bir yazarın yazdığı gibi şu değerlendirmelere muhatap olunur: “Futbol sahasındaki fanatiklerin Hrant Dink’in katili lehinde bağırmalarını bir beyin uzmanına danıştım. Kısaca ve mealen bu kişilerin beyinleriyle değil ayaklarıyla düşündüklerini söyledi. Yani ‘beyinleri yok’ dedi. Tabiî burada esas suçlanması gerekenler toplumun beynini çalıştırmasına engel koyanlardır. Düşünme kriterlerini küçük yaştaki eğitimlerinden itibaren ağırlaştıranlardır. Bilhassa onların bu sonuçtan şikâyet etmeye hakları yoktur.”

Madem ki söz beyinden açıldı, biz de bir fıkrayla yazımızı bitirelim: Bir sergide beyinler kavanoz içinde sergileniyormuş. En ucuzu Einstein’ın beyni; en pahalısı da darbeci bir diktatörün beyniymiş. Sergiyi gezenler şaşırmış ve “Niçin böyle?” demişler. Yetkililer de cevaben “Efendim ucuz olan çok kullanılmış bir beyin; pahalı olan ise hiç kullanılmamış tazeliğini muhafaza eden bir beyindir” demişler.

Prof. Dr. Gürbüz AKSOY

12.02.2007


Eski 312 yeni 216’dan dâvâ

“Popüler Kültür Esmer” dergisinin Aralık 2005 sayısında yer alan “Konuşmadık, Bastırdık” başlıklı yazı sebebiiyle Sosyolog İsmail Beşikçi, dergi sahibi Ferzende Kaya ile yazı işleri müdürü Mehmet Ali İzmir hakkında Ceza Yasası’nın 216. maddesi uyarınca dâvâ açıldı. Genelkurmay Başkanlığı’nın, derginin Aralık 2005 sayısında yer alan yazar Ahmet Kahraman’a ait “Hayalet” başlıklı yazı ve Sosyolog İsmail Beşikçi’nin kaleme aldığı ve 19 Ocak 2006 tarihli sayıda yayımlanan bir diğer yazıya karşı Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’ne “gizli” ibaresiyle suç duyurusunda bulunması üzerine soruşturma yürütülmesine karar verildi. Beşikçi, Kaya ve İzmir hakkında 4’er yıl 6’şar aya kadar hapis cezasıyla yargılanıyorlar.

Sosyolog İsmail Beşikçi, “Özgür Gündem” gazetesinde Kürt sorunu ile ilgili çıkan yazıları ile Yurt Yayınları’ndan çıkan kitapları nedeniyle 100 yıldan fazla hapis istemiyle yargılanıyordu. Kitaplarının bir bölümü hâlâ yasak olan Beşikçi, aldığı cezalardan yıllarca hapiste kaldıktan sonra, 4304 Sayılı Şartlı Af Yasası uyarınca serbest bırakılmıştı.

12.02.2007


Sanal mağdurlar dernek kurdu

İnternet bankacılığındaki soygunların artması üzerine geçen yıl önce www.sanalbankamagdurlari.com adlı portalı kurarak güçbirliği yapan sanal banka mağdurları sonunda dernek kurdu. Sanal Banka Mağdurları Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Cem Polatoğlu, 2003 yılından bu yana yaygınlaşan internet kullanımı ve internete erişilebilirlik oranının yükselmesinin, sanal banka soygunlarını artırdığını söyledi.

12.02.2007


STGM’den savunuculuk çalışması

Sivil Toplum Geliştirme Merkezi (STGM), örgütlenme ve ifade özgürlüğünün önünde engel oluşturan ilgili yönetmelik ve yasalara yönelik bir savunuculuk çalışması başlatıyor. STGM, uygulamada karşı karşıya kalınan, gerek yasalardan ve gerekse görevlilerin bu yasaları yorumlama biçimlerinden kaynaklanan sorunları bilgi@stgm.org.tr adresine bekliyor.

12.02.2007


Adaleti gözetelim

İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi Haziran 2006’dan beri Adalet Gözet isimli bir proje yürütüyor. Projenin amacı Türkiye’de vatandaş ile hukuk arasındaki ilişkiyi her iki taraf açısından sergilemek. Adalet Gözet Projesi aynı zamanda adalet anlayışının da vatandaşın hukuk ile olan ilişkisiyle ne derece bağlantılı olduğunu ve hukuk ile olan deneyimlerin bu anlayışı nasıl etkilediğini de göstermeye çalışıyor.

12.02.2007


Çocuk askerler

Ev sahipliğini BM Çocuk Fonu UNICEF ‘in yaptığı ve çocukların silâhlı çatışmalarda asker olarak kullanılmasını ve bu amaçla silâhaltına alınmasını engellemek amacıyla Paris’te başlayan konferans sona erdi. Konferans 5 Şubat 2007’de 58 ülkenin katılımıyla başlamıştı.

Konferansta anlatılanlar ürperti verici. Annesi, babası ve iki kardeşi 90’larda Sierra Leone’deki iç savaşta öldürülen 13 yaşındaki İsmail Beah on binlerce çocuk gibi hayatta kalmak için ‘çocuk askerliğe’ giden öyküsünü anlattı. Bugün 26 yaşında olan Beah, Paris’te UNICEF öncülüğünde toplanan ‘Çocuk Askerler’ konulu konferansta ‘eline bir silah alıp ateş açmanın bazen nasıl da bir bardak su içmek kadar sıradan ve kolay bir şey’ olduğunu açıkladı.

BM tahminlerine göre dünyada asker, casus ya da cinsel açıdan kullanılan çocuk sayısı 250 bin. Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi çocuk asker kullanmayı savaş suçu olarak tanımlıyor. ‘Çocukları Koruyun’ örgütü zorla ya da gıda ve para karşılığında çocukların savaştırıldığı ülkeleri Sierra Leone, Afganistan, Burundi, Çad, Kolombiya, Kongo, Fildişi Sahili Cumhuriyeti, Burma, Nepal, Filipinler, Somali, Sri Lanka, Sudan ve Uganda olarak sıralıyor.

12.02.2007


“Yenilikçi güç” reklâmı

Bu ilk yazım olduğu için biraz nasıl esinlendiğimden bahsetmem uygun olacak. Bir çok reklâmda ya kusur buluyor, ya da ayrıntıda hatalar buluyordum. Bir arkadaşım “bu kadar eleştiriyorsun neden yazmıyorsun” deyince, huzurlarınıza çıkmak için fırsat kollar olmuştum. Sizlerle buluşmanın taze kıvancını yaşıyorum.

Reklâmcılık konusunda sizlerle paylaşacağım notları biraz Ali Atıf Bir’in yazılarında yakalamak mümkün. Yapmaya çalıştığım ve eğer sizlerin destekleri ile başarabilirsem, yapacağım “şey” medya vasıtası ile reklâm, ilân, tanıtım kanalları kullanarak hedef kitleye ulaştıran mesajın niteliği konusunda biraz kafa yormak olacak.

Bunu yaparken, kıymetli ve “büyük” bir ağabeyimiz ile istişaremiz gereği haksız rekabete fırsat ve yol açmamaya dikkat edeceğim. Yine bunları yaparken reklâm-ilân-tanıtımın içinde kalmaya özen göstereceğim.

Köşemizin adı reklâm-Kritik olduğuna göre; ilk reklâm kritiğimizi bir TV reklâmından hem bizim hem de 7’den 70’e herkesin çok beğendiği Akbank’ın “yenilikçi güç” kampanyası üzerine yapalım. Bu reklâmın hatırlanma oranının bir reklâm için inanılmaz olan yüzde 70’lere ulaşmış olduğunu da belirtelim.

Zeminin kırmızı dansçıların beyaz renkte olması, hem kurumun yıllardır kullandığı renkler, hem de bayrağımızın renkleri olması sebebiyle seyirciye güven veriyor. Reklâmın kalabalık bir grupla yapılmış olması; her seyredildiğinde “bu kadar insan nasıl şaşırmadan yapmış yahu” dedirtircesine hayret ve takdir duygularını kabartıyor.

Koreografi ile büyüme, yenilikçilik, enerji, ilerlemek, üretim, bayrak-vatan, dostluk, teknoloji, özgürlük ve diğer mesajlar çok sıcak ve başarılı bir şekilde verilmiş. Koreografi başarısı ayrıca bir tebriki hak ediyor. üç versiyonunun yayına çıkmış olması bunları zaten teyit ediyor.

Son gözlemim de bu yazılarda gayri ihtiyarî bakışları ile yardımcı olan üç yaşındaki kızım. Söz konusu reklâm çıktığında ve bitmeden başka bir kanala zaplamamız mümkün olamıyor.

Kurum daha önceki büyük kırmızı ev reklâmından çabuk vazgeçmekle iyi yapmış. Büyük kırmızı evin çatısı mezar taşına benzer bir görüntü oluşturduğu için “büyük kırmızı mezar taşı” şeklinde alay konusu olacağa benziyordu. Fakat, iş ehline verilerek, kötü bir reklâmdan kurtulup, marka tanıtımına son derece güzel bir örnek verilmiş. Kendilerini ve reklâm şirketlerini tebrik ediyorum.

Burak EMRE

12.02.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004