Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 05 Ağustos 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Gül’ün adaylığı, AK Parti’nin sınavı

Genelkurmay Başkanı, 12 Nisan’da yaptığı konuşmasının arkasında durduğunu söylüyor. 27 Nisan bildirisinin seçimlere etkisi olmadığını söylemekle de, zımnen postmodern muhtırayı teyid etmiş oluyor. Yani “27 Nisan gecesi ortaya çıkmış bulunan irade” yerinde ve iddialarında kararlı olduğu imasında bulunuyor.

Başka bir açıdan CHP ve CHP ile paralel hareket eden çevrelerin de tepkisi hesaba katıldığında, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı olan direncin devam ettiği anlaşılıyor. Bu arada Deniz Baykal’ın “çatışma” tehdidini tekrar etmesi açıklığa kavuşturulması gereken bir konu. Sayın Baykal ne demek istiyor, ‘çatışma’ kavramını hangi bağlamda kullanıyor? Bir siyasi partinin lideri iki de bir nasıl “çatışma”dan bahsedebilir? Bu bir ‘blöf’ mü, ‘tehdit’ mi, bir ‘ima’ mı? Ne? Kamuoyu bu sorunun cevabını araştırıp bulmalıdır.

CHP, Anayasa Mahkemesi’nin işaret ettiği “uzlaşma”ya atıfta bulunuyor. Belli ki CHP’nin kastettiği uzlaşma, ‘toplanma yeter sayısı olan 367 şartı’ değil, birinci derecede eşinin başı örtülü olmayan, ikinci dereceden AK Parti dışından kişi profilidir.

AK Parti açısından ‘zor bir durum’ söz konusu. Bazıları kabul etmek istemese de, AK Parti, oylarını yüzde 30’lardan 46’5’e Abdullah Gül sayesinde yükseltti. Gül de haklı olarak, seçim sonucunun ‘doğru okunması’ gerektiğine vurgu yapıyor. Evet, seçmenin neredeyse yarısı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını destekliyor.

Başbakan Erdoğan’ın sıkıntısını tahmin etmek güç değil. Anlaşılan şu ki, Gül’ün kendi isteğiyle adaylıktan feragat etmesini istiyor. Seçim sırasında Erdoğan, halktan “367’yi bulacak destek” istedi; Abdullah Gül’ü yanına aldı, gidemediği yerlerde Gül mitingler düzenledi, uğradığı haksızlığı seçim meydanlarına taşıdı. Ama öte yandan Erdoğan, “Cebinde bir liste ile uzlaşma arayışına çıkacağı”nı söyledi, arkasından “Adaylığı konusunda Abdullah Gül’ün takdiri önemlidir” dedi, sanki dolaylı yollardan Gül’ün adaylıktan feragat etmesi temennisinde bulundu.

Gül feragat etse de, bunu isteyerek yapmayacağından AK Parti kendi içinde huzursuzluğa düşecek, tabanın tepkisini çekecek. Ve hiç kimsenin şüphesi olmasın, öfke okları Tayyip Erdoğan’a çevrilecek. Bu işin bir yönü; diğer yönü başka karakterde. “Direnç cephesi”ne rağmen Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçilecek olursa, söz konusu çevreler ve güç merkezleri, AK Parti’ye olmadık zorluklar çıkaracak, kısaca iş yaptırmamak için çeşitli enstrümanlar kullanmak isteyecek. AK Parti ise ülkenin gerçek sorunlarına çözümler bulmak zorunda; ekonomi, işsizlik, temel hak ve özgürlüklerden geniş dindar kitlelerin yararlandırılması, Güneydoğu meselesi, Irak, AB üyelik süreci vs...

AK Parti’yi Abdullah Gül’den vazgeçirmek isteyen çevrelerin takip ettikleri stratejinin, daha doğrusu tuzağın farkına varmak lazım. Bunların içinde AK Parti’yi kendi amaçları doğrultusunda araçsallaştıran “liberal çevreler” de var. Bu çevreler, 22 Temmuz seçimlerinde 27 Nisan muhtırasının ve Abdullah Gül’ün adaylığının başörtülü eşinden dolayı engellenmesinin hiç de etkili olmadığını telkin ediyorlar. Gerçeği çarpıtma pahasına seçim sonuçları üzerinde yaptıkları analizlerin sebebi budur. Artık ortada gerçekliğin bulunması değil, politik amaçlar rol oynamaktadır. Demek istedikleri şu: AK Parti’ye tavan yaptıran faktör, “merkeze yönelmesi, liberal politikalar uygulaması ve gösterdiği yüksek ekonomik performans”tır; dolayısıyla AK Parti, “küresel merkez”in çizdiği yol haritasını takip ederek “yoluna devam” etmelidir. “Abdullah Gül ve başörtüsü önemli olmadığından, gerekirse feda edilmeli”. Oysa AK Parti’yi hasara uğratacak en önemli faktörlerden biri, Bülent Arınç’ın düşük profilli bir yere çekilmesinden sonra, Abdullah Gül’ün adaylıktan vazgeçirilmesi olacaktır. AK Parti ve R. Tayyip Erdoğan için zor bir sınav.

Zaman, 4 Ağustos 2007

Ali BULAÇ

05.08.2007


 

İlhan Selçuk bile umudu kesti

Seçim öncesi CHP-MHP koalisyonu için elinden geleni yapan, aylar öncesinden cumhurbaşkanlığı kulisine dalan İlhan Selçuk’un dünkü yazısı CHP’ye ilişkin bir umudunun kalmadığının açık göstergesiydi.

“CHP’nin kapıları kapalı.

Açın şu kapıları... Önce yüreğinizi dünyaya açın... Sonra kapıları... Fildişi kule masalarından bu yana kapalı kuleler kimseye bereket getirmedi... CHP’nin seçim mitingleri, Cumhuriyet mitingleri kadar bile olamadı...”

Bu satırlar Sayın Selçuk’a ait.

Oysa seçim öncesi bu gerçekleri söyleyenleri “iktidar yalakalığıyla” suçluyordu.

Demokrasinin güzel yanı da bu. Herkese gerçeği gösterebiliyor.

Sabah, 4 Ağustos 2007

Ergun BABAHAN

05.08.2007


 

Birkaç soru

* Neden CHP, özellikle zenginlerin yaşadığı semtlerden oy alıyor?

* Niçin Doğu ve Güneydoğu’dan izi silindi?

* Neden 36 ilde hiç milletvekili çıkaramadı?

* Bütün imamlar laik cumhuriyete karşı mı? Yoksa CHP’nin laik cumhuriyet bekçiliği, bu camia açısından itici mi bulunuyor?

Sabah, 4 Ağustos 2007

Nazlı ILICAK

05.08.2007


 

Baykal ve ikinci Cumhuriyet

Baykal uğradığı hezimetin sorumlusunu buldu. Kimmiş bu sorumlu? 2. Cumhuriyetçilermiş. Sayıları azmış ama etkiliymişler. Baykal’ın uzun uzun düşündükten sonra... Vardığı sonuç bu...

Devleti... Orduyu...Çankaya’yı... Anayasa Mahkemesi’ni... Cumhuriyet mitinglerini...

Yanına alan CHP... Koskoca teşkilatıyla... Milyonluk taraftarlarıyla... İkinci Cumhuriyetçiler karşısında mağlubiyete uğruyor. Neden? Çünkü İkinci Cumhuriyetçilerin sesi çok çıkıyormuş.

O televizyonlarda, gazetelerde, mitinglerde bağırıp duran Baykal’ın demek sesi hiç çıkmıyormuş.

***

Deniz Baykal durumu pek anlayamıyor. Yenildiği doğru. Ama yenilgisinin nedeni İkinci Cumhuriyetçiler değil.

Bizzat kendi ideolojisi. Bu ülkede yaşayan... Yetmiş milyon insanın isteklerini... Bir türlü anlayamaması.

***

Baykal ve partisi... Bizzat devletin ve ordunun kendisi gibi... Kemalizm’in taraftarı.

Yetmiş milyon insanın da kendileri gibi Kemalist olmasını istiyorlar. Ama bunu isterken... ‘Kemalizm nedir diye hiç sormuyorlar.

***

Nedir gerçekten Kemalizm? Bu ideoloji, eğer buna bir ideoloji denilebilirse, altı oktan oluşuyor.

Bu oklardan biri... Devletçilik. Atatürk’ün bile şartlara göre...

Zaman zaman vazgeçtiği bu ‘umdeyi’... Gerçekten bu çağda Türkiye’nin benimsemesi mümkün mü?

Bütün o özel sektör yatırımlarından... Yüz milyarı bulan ihracattan...

Verimlilikten... Borsadan... Serbest piyasadan... Vazgeçip... Devletçi mi olacak bu ülke yeniden? Baykal bunu mümkün görüyor mu?

***

Ama... Baykal’ın ve Kemalizm’in daha ciddi bir sorunu var.

Bu ünlü ‘altı ok’... Ne yazık ki eksik. Ne eksik burada? Kemalizm’de ne yok?

Alt oku sıralarsanız... Eksiğin ne olduğunu görürsünüz. Kemalizm’de ‘demokrasi’ yok.

***

Yıl 2007... Ve Baykal’la Kemalistler...

Demokrasisiz bir ülke istiyorlar. İstesinler. Bir beis yok.

Ama talepleri burada durmuyor. ‘Siz de demokrasi istemeyin’ diyorlar.

Kızgınlıkları bundan. Çünkü biz demokrasi istiyoruz.

Onlar istemezse istemesin... Biz demokrasiden vazgeçmeyiz.

***

Bu ülkede... Demokrasiye arkasını dönen parti... Artık seçim kazanamaz.

Ordu... Muhtıra verse de kazanamaz...

Vermese de kazanamaz. Çünkü bu toplum...

Bu halk... Bu insanlar... Artık insan yerine konmak...

Kendi ülkesinin sahibi olmak istiyorlar. ‘Halk bu ülkenin sahibi olamaz’ diyenlere...

Halkın verdiği cevap açık.

‘Oluruz paşam.’

Öyle bir oluruz ki şaşarsınız. Şaşar da tuhaf thaf açıklamalar yaparsınız.

(...)

Yoksa siz... Kemalizm’i... Sadece... İçinde demokrasi olmadığı için mi seviyorsunuz?

Star, 4 Ağustos 2007

Mehmet ALTAN

05.08.2007


 

Kemalizm

Sanırım Cumhuriyet’in en büyük fiyaskosu “eğitim” sistemi oldu. Halkın arasından çıkıp da o halkla ilişkisini kesen bir grubun epey sorunlu iktidarını sürdürebilmek için eğitim tam bir “beyin yıkama” mekanizmasına döndürüldü.

Çocukların “düşünmesini” sağlamak için değil tam tersine “düşünmemesini” ve “devlet, Atatürk, Kemalizm” gibi tabulaştırılmış kavramlara tapınmasını sağlamak için düzenlendi bütün sistem. Sonucunda, “düşünemeyen,” sadece ezberlediklerini tekrarlayan, “kutsallıklarla” zihinleri dondurulmuş bir “okur yazar” zümresi çıktı ortaya.

Burada birçok garip çelişki belirdi.

Devleti korumak için yetiştirilen kadrolar, zihinsel bir şokla donduruldukları için daha sonra yönetime geldiklerinde devleti idare edemediler.

Devlete tapınanlar, yetersizliklerinden dolayı devleti çökerttiler.

Hukuksuz, darbeci, çeteleşmiş bir yapı çıktı ortaya. Beyin yıkayarak itaatkar kadrolar yaratma kurnazlığı, devletin yetersiz kalmasına yol açtı. İkinci gariplik ise “okur yazarlar” ile “cahiller” arasındaki tuhaf rol değişimiydi.

Eğitim süreçlerinde “düşünme esnekliklerini” yitiren “okuryazarlar” ülkenin en tutucu, en gerici grubu haline gelirken, onlar kadar ağır bir “doktrin” bombardımanına tutulmayan “cahiller” daha esnek, daha değişimci, daha sağduyulu kaldılar.

Okuryazarların “devlet açısından tehlikeli” buldukları her değişimin “cahiller” tarafından desteklenmesinde, sanırım “eğitimsizliğin” bu ülkede büyük bir beyinsel avantaj sağlamasının da rolü büyüktü.

“Cahiller,” okuryazarların içine sıkıştıkları dar kalıpların esiri olmuyordu.

Türkiye’de bugün yaşanan ve bizim medyanın asla kavrayamadığı gelişmelere bakarsak, niye “tutucu ve gerici” kadroların çoğunlukla “okuryazarlardan”, değişimcilerin de “cahillerden” oluştuğunu daha iyi anlarız.

Medya, Türkiye’yi hiçbir zaman anlayamadı, bugün de anlayamıyor çünkü medyanın da kadroları “eğitimsiz eğitimlilerden” oluşuyor genellikle.

Bütün hayata ezberlenmiş kalıplarla bakıyorlar ve hayatı hiçbir biçimde anlayamıyorlar.

Bunun son örneğini Zafer Üskül’ün “anayasadan Kemalizm’i çıkartalım” önerisine medyanın verdiği tepkide de gördük.

Ortak sesleri “olmadı hocam” düzeyindeydi.

Niye olmadığını açıklayamıyorlardı çünkü bunu açıklayabilecek bir donanımları yoktu.

Geçen gün Mehmet Altan da yazdı.

Yeryüzünde içinde “insan ismi” geçen üç anayasa var. Biri Kuzey Kore’de, Kim İl Sung’a atıf yapılıyor.

Biri İran’da, Humeyni’ye atıf yapılıyor.

Biri de Türkiye’de, Atatürk’e atıf yapılıyor.

Atatürk’ü yüceltmek isteyenlerin, Atatürk’ü içine yerleştirdikleri grup bu işte: Kim İl Sung, Humeyni, Atatürk.

Türk “okuryazarlarının” zavallı çelişkisini bundan daha iyi gösterecek bir liste sanırım az bulunur

Bizim anayasa, “Atatürk ilkelerine ve Kemalizm’e” dayanıyor.

Kemalizm’in ne olduğunu tam olarak kimse anlatamıyor ama bildiğimiz iki gerçek var bu esrarengiz “izm”de, birincisi Kemalizm’de demokrasi yok, ikincisi ordu siyasetin içinde.

CHP’nin ideolojisi bu. Zaten de bu yüzden devlet kadrolarıyla CHP özdeş ve ikisi birlikte diğer partilerle siyasi bir mücadele sürdürüyorlar.

Onun için de CHP’nin seçim yenilgisi aynı zamanda devletin yenilgisi olarak algılanıyor. Bir ülkede, devlet siyasi bir parti gibi davranamaz. Öyle davranırsa herkesin değil sadece bir siyasi partinin devleti olur ve kendi halkından kopar. Aynen bugün olduğu gibi.

Devleti yeniden devlet yapmak ve halkıyla barıştırmak için anayasadan Kemalizm’i çıkarmak bunun için gereklidir.

Aksi takdirde, devlet, demokrasi isteyen herkesle dövüşmek zorunda kalır ve kaçınılmaz olarak yenilip çöker.

O çok taptıkları devleti kurtarabilmek, onu gerçek bir devlete dönüştürmek, herkesin devleti haline getirmek için anayasadan Kemalizm’i çıkartmak zorundalar.

Zafer Üskül, bunu söylüyor. Onlar da “olmadı hocam” diyorlar. Tabii ki sonunda “tarafsız” bir anayasamız olacak. Devlet olabilmenin başka çaresi yok.

Onların bunu anlayabilmesi için Atatürk’ün bir sözünü değiştirerek söylemek gerekecek sanırım, beyinleri aynı konuşma kalıplarının içinde donduğundan başka sözleri pek kavrayamıyorlar çünkü.

“Efendiler, bu ülke demokratikleşir ama bazı kadrolar değişir.”

Bilmem medyanın tepelerindekiler hayatın kendilerine ne söylediğini duyabiliyorlar mı...

Gazetem.net, 30 Temmuz 2007

Ahmet ALTAN

05.08.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri