Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 25 Aralık 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Röportaj

Umut Yavuz

Mekke’yi yaşamadan Medine’ye varamayız

Prof. Dr. Colin Turner yaşadığımız çağı İslâmiyet öncesi cahiliyye dönemine benzeterek “Bugün Müslüman gruplara baktığımızda çoğunluğun Medine üzerine odaklandığını görüyoruz. Biz öncelikle Mekke’yi hayâl etmeliyiz” diyor.

*Bir konuşmanızda, “Said Nursî bizi Mekke’ye çağırıyor” demiştiniz. Bu sözün anlamı nedir?

Bizi Mekke’ye çağırmanın anlamı özetle şudur: Bugün Müslüman grup ve toplulukları çoğunluğunun ana fikri şeriatı yeniden ihya etmek, tesis etmektir. Bu hareketlerin temel amacı İslâmî bir devlet yapısıdır. Bu ise İslâmın pratik ve uygulamaya dönük kurallarına bir odaklanma ve konsantrasyon anlamına gelmektedir. Burada hepimizin imanlı olduğu fikrinden yola çıkarak, bu imanımızı pratiğe dökmemiz gerektiği fikri yatmaktadır. Fakat Bediüzzaman’ın duruma yaklaşımı burada farklılaşıyor. Çünkü o tam anlamıyla çağın insanının iman ve inanç konusunda sağlam bir yapıda olduğunu düşünmüyor. Bu sebeple, Müslümanların çoğunluğunun inanç ve iman üzerinde yeniden düşünüp, bu konuda çalışması gerektiğine işaret ediyor. İşte Hz. Muhammed’in (asm) nübüvvetinin Mekke periyodunda inanç ve iman üzerine odaklandığı ve bu uğurda çalıştığı görülüyor. Zaten Mekkî âyetlere (yani Mekke’de inen âyetlere) baktığımızda burada Allah’ın varlığı, sıfatları, tevhid, iman gibi bireysel inancı yapılandıracak meselelere ağırlık verilmektedir. Tek tek bireylerin imanlarını tesis etmek ve böylece onların imanlı bireyler haline gelmesini sağlayarak, organik bir şekilde imanlı bir toplum oluşturmak düşüncesi vardır Mekke döneminde. Peygamberimiz Mekke döneminde herhangi bir şeriat oluşturma ve düzenleme yoluna gitmemiştir. Medine’ye hicret ettiğinde ise, silâhsız, savunmasız ve bir mültecî olarak gitti. Oraya bildiğimiz anlamda bir İslâmî devlet kurmaya gitmedi. İslâmî devletten bahsettiğimiz zaman, aslında zihinlerde oluşturulacak bir İslâmî devletten bahsetmeliyiz. Bugün Müslüman gruplara baktığımız zaman ise, çoğunluğun Medine üzerine odaklandığını görüyoruz. Biz Mekke’yi hayâl etmeliyiz öncelikle.

*Neden Medine değil de Mekke?

Bunun nedeni çok açık, çünkü biz şu anda Mekke öncesi dönemde gibiyiz. Bir nev’î cahiliyye dönemi. Hepimiz... Müslüman dünyası cahiliyye dönemini yaşıyor.

* Nasıl böyle olabilir, biz Müslümanız?

Çünkü biz İslâmı terk ettik. Bunu söylerken, bütün topluluğu, bütün ümmeti kast ediyorum. Bütünsel bir tanımlama bu. Fertler ise farklıdır. Said Nursî’nin iman hakikatlerine önem vermesinin sırrı budur. Yine Kur’ân’da “Mü’minler kardeştir” âyeti de buna işaret eder. “Müslümanlar kardeştir” demiyor, “Mü’minler kardeştir” diyor. Demek ki imana bir vurgu var burada. Bir düşünün, eğer siz imanlı olsanız, eşiniz imanlı olsa, çocuklarınız imanlı olsa, anne-babanız imanlı olsa, kardeşleriniz imanlı olsa v.s. bu şekilde imanlı bir topluluk, dolayısıyla İslâmî bir topluluk kendiliğinden oluşacaktır.

*Peki şeriat nasıl tesis edilecek?

Evinizde düzeni nasıl kuruyorsunuz? Oluşuyor zaten. Eğer siz teslim olursanız, teslimiyete ulaşırsanız, şeriat oluşacaktır. Hayatınız, davranışlarınız İslâmî olacaktır. Hatta şeriat kanunlarında olmayan meselelerde bile... Örneğin şeriatte nasıl araba kullanacağınız belli değildir. Araba sürmek dinsel bir aktivite değildir, öyle değil mi? Ama aslında olabilir. Çünkü dinimiz bize sabırlı olmayı, kibar olmayı, merhametli olmayı emretmektedir. İşte siz İstanbul’da araba kullanırken, bu kurallara riâyet ederseniz bu ameliniz İslâmî bir amel olur. Bunun için şeriat kanunlarına, İslâmî hukuk tesis etmeye gerek yoktur. Bunu hayatın her alanına genişletebilirsiniz. Eğer sizin İslâmî bir zihin devletiniz varsa, şeriatı yaşıyorsunuz demektir.

*Cihad kavramını nasıl açıklayacaksınız?

Cihad kavramına Bediüzzaman’ın penceresinden baktığımızda da, nefis ile cihad ön plana çıkıyor. Kılıçla cihada gelince, şu çağımız onun zamanı değildir. Savunacak bir halifemiz, halifelik müessesemiz yok. İslâm toprakları saldırı altında değil. Çünkü İslâm toprağı olarak niteleyeceğimiz bir yer yok. Kur’ân, ya da resul saldırı altında değil, çünkü onlar artık “mahfuzdur”. Biz kendi nefsimizi kurtarmalıyız, kendi nefsimizle mücadele etmeliyiz. İmanımızı kurtarmalı, korumalıyız. Çünkü herşey nefsimize ve imanımıza saldırıyor. Kendi üzerimize konsantre olmalıyız. İslâmî gruplara baktığımızda hep başkalarını kontrol altında tutmaya çalıştıklarını müşahede ediyoruz, gücü kontrol altına almaya çalıştıklarını görüyoruz. İslâm adına güç ve prestij kazanmak için çalışıyorlar. Halbuki biz “kurtuluş” için mücadele etmeliyiz. Kendimizi kurtarmak... Çünkü vaktimiz sınırlı, ne zaman ömrümüzün sonlanacağı belli değil. Başkalarına konsantre olmamalıyız. Başkalarını “Müslümanlaştırmaya” uğraşma, kendini “mü’minleştirmeye” uğraş. İşte bu Mekke’dir. Bazı Müslüman gruplar Mekkî âyetlerin neshedildiğini iddia ediyorlar. Bu tez üzerinden gidiyorlar. Ancak bence olaya bu şekilde yaklaşmamalıyız. Mekke’yi yaşamadan Medine’ye varamazsınız.

*Dünyada barışın sağlanmasının yolu nereden geçiyor?

Eğer kendimize dönüp bakacak olursak, huzur ve barışı sadece teslimiyet ile elde edebiliriz. Teslimiyet ve İslâm ve dolayısıyla barış aynı kökenden gelmektedir. Eğer kendinizle barışıksanız, hayatınızda harmoni ve denge varsa barış içindesinizdir demektir. O zaman evinizde barışı sağlamış olursunuz. Eğer komşularınızla aranızda harmoni ve denge varsa sokağınızda barışı sağlamış olursunuz. Ve bu böylece her tarafa yayılır. Demek ki olay bizde başlıyor.

*Ancak Filistin, Irak gibi yerlerde barış bir türlü sağlanamıyor. Bunun sebebi ne?

Oralarda barış yok. Her şeyin bir sebebi olduğu gibi, bunun da bir sebep ve hikmeti var elbet. Bazen Allah bir topluluğu imtihan etmek için bir başka topluluğu kullanır. Bunun sebebi ilk anda anlaşılamaz. Hızır Aleyhisselâm ile Musa Aleyhisselâm arasında geçenleri hatırlayın. Hz. Musa (as) Hz. Hızır’ın (as) yaptıklarına ilk anda anlam verememişti. Bugün Irak’ta, Filistin’de ya da Lübnan’da olan bitene baktığımızda, biz de Hz. Musa (as) gibi ilk başta anlamıyoruz. Bu da halbuki bir imtihandır. Müslümanların imtihanıdır.

* Sizin bir Doğu-Batı tanımlamanız var. Batıyı ‘imanın olmadığı yerler’ şeklinde tanımlıyorsunuz. Buna bir açıklık getirebilir misiniz? Bir de Türkiye’yi de bu açıdan nasıl konumlandırırsınız?

Bu sözlerim çok eski. Çok önceden söylenmiş sözler. Ancak Türkiye’ye Batı demek imkânsızdır. Türkiye tam anlamıyla Doğudur. Çünkü imanlı insanların ülkesidir. Bu konuyu politikaya bulaşmadan açıklamak biraz güç. Ancak ben politik konularda konuşmayı pek tercih etmiyorum. Şunu söyleyebilirim ki, İslâmî literatürde şöyle bir konumlandırma vardır: Dâr’ûl Harb ve Dâr’ûl İslâm... Dâr’ûl İslâm en genel tanımıyla İslâmı herhangi bir engelleme ve baskı altında kalmadan yaşayabildiğiniz yerdir. Aynı zamanda Dâr’ûl İslâm diğer dinlerin ve inançların da yaşayabildiği yerdir. Buna en güzel örneklerden biri Medine’dir. Orada Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler ve putperestler bir arada yaşamışlardır. Bu anlamda, sözgelimi Suudi Arabistan’ı gerçek anlamda Dâr’ûl İslâm olarak konumlandıramıyorum. Çünkü bir Hıristiyan olarak orada dininizi rahat olarak yaşayamazsınız. Özgür kiliseleriniz yoktur. Orada özgür bir şekilde çıkıp, ‘ben ateistim’ de diyemezsiniz. Bana göre Suudi Arabistan bu anlamda Dâr’ûl İslâm değildir. Bilâkis İngiltere daha çok Dâr’ûl İslâm gibi duruyor. Çünkü orada ‘ateistim, Yahudiyim, Hıristiyanım’ ve nihâyetinde ‘Müslümanım’ diyebilirsiniz özgürce. Evet Fransa ve İngiltere’de de bazı problemler yaşanıyor. Batının diğer ülkelerinde de zaman zaman yaşanabilir. Gerçek şu ki, artık şurası Dâr’ûl Harp, şurası Dâr’ûl İslâm diye bir ayrıma gidemezsiniz. Çünkü bir karışım sözkonusu. İkisi birbirine girmiş. Bakın meselâ Türkiye’yi İran’la kıyaslayalım. İran’da kadınlar tesettüre girmeye zorlanıyorlar, Türkiye’de ise bu özgür bir seçimdir. Dâr’ûl İslâm tanımına daha çok yakışmaktadır.

*Risâle-i Nurların hayatınızda önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Bundan çok uzun seneler önce tanışmıştınız bu kitaplarla. Aradan geçen bunca seneden sonra nasıl bakıyorsunuz Risâle-i Nur eserlerine?

Hepimiz biliyoruz ki, Kur’ân-ı Kerim kâinatın anahtarıdır. Kitabullah ve kitab-ı kâinat kavramlarını biliyoruz. İşte Kitabullah olan Kur’ân, kitab-ı kâinat’ın kilitlerini açmaktadır. Risâle-i Nur eserleri ise Kur’ân-ı Kerim’in, yani Kitabullah’ın kilitlerini açmaktadır. Ve Risâle-i Nur aynı zamanda bir aynadır. Bir çok ayna var aslında. Ancak Risâle-i Nur aynalar içinde gerçek “ayna”dır. (Turner burada İngiliz dilinde “mirror” ve “the mirror” arasındaki farka vurgu yapıyor (U.Y.). Said Nursî ve eserleri hakkında söylenecek çok şey var. Onu ben derin bir okyanus olarak tanımlıyorum. Biz ise, bu okyanusun kıyısındayız hâlâ. Daha derinlere dalmamız gerekiyor. Türkiye’de, Almanya’da, İngiltere’de v.s. genç insanlarla tanışıyorum. Hepsi Risâle-i Nur üzerine yoğunlaşmışlar. İşte bunlar geleceğin mimarlarıdır. Biz yaşlandık sanırım. Onlar şimdi Said Nursî’nin dilini daha iyi çözmeye başlıyorlar. Said Nursî’nin iki tür dili var. Biri kâinatın dili. Bu dil ile biz kâinatı çözümlüyoruz. Diğeri ise, Risâle-i Nurların kendi özgün dilidir, terminolojisidir. Onun dilinde hiçbir terim bir sebebe dayanmadan kullanılmamış. Tıpkı Kur’ân gibi. Said Nursî, Gazalî, İbni Arabî, Mevlânâ gibi bir çok âlimin fikirlerinden istifade etmiştir şüphesiz. Ancak onları bize yansıtması kendi özgün metoduyladır. İşte bu sebeple Said Nursî’nin dilini kavramak zorundayız. Metodolojisini de, terminolojisini de iyice anlamamız gerekiyor.

* İngiltere’de Risâle-i Nur üzerine özel çalışmalar yapacak bir enstitü kuracağınızı öğrendik. Bununla ilgili bilgi verebilir misiniz?

Evet, eğitime başladık bile… Şimdiden tam beş adet doktora öğrencimiz var. Bunun dışında da benim İngiltere’de on adet Risâle-i Nur üzerine çalışma yapan Türk doktora öğrencim de var. Bu enstitümüz Avrupa’da Risâle-i Nur üzerine temellendirilmiş ilk eğitim kurumu olma özelliğini taşıyor. İngiltere’nin Durham Üniversitesi’ne bağlı olacak. Belki de dünyada bile ilktir, tam bilemiyorum. İnşallah, gelecek sene İngiltere’de Risâle-i Nur üzerine bir de uluslararası konferans düzenleyeceğiz. Colin Turner kimdir? Prof. Dr. Colin Turner 1955 yılında İngiltere’nin Birmingham şehrinde dünyaya geldi. 1975 yılında, Müslüman oldu. Yüksek tahsilini İngiltere’deki Durham Üniversitesinde tamamlayan ve İran’da Safevîler döneminde yaşanan siyasî ve dinî hareketler konusunda doktora çalışması yapan Prof. Turner’in Yeni Asya Vakfı tarafından yayınlanan “Bir İman İnkılâbı: Risâle-i Nur” başlıklı bir kitapçığı ile Risâle-i Nur üzerine başka çalışmaları da bulunuyor.

Umut Yavuz

25.12.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Röportaj

  (24.12.2007) - SARKOZY ZİL TAKIP OYNAR

  (17.12.2007) - PKK bitince Kürt sorunu başlayacak

  (16.12.2007) - Doğru konuşmayı öğretiyoruz

  (10.12.2007) - Başörtülülere ayrımcılık yapılıyor

  (09.12.2007) - Yeni Asya’dan beklenen çalışma

  (03.12.2007) - ‘Bor’ gerçeği başbakandan saklanıyor

  (02.12.2007) - Atomdan alacağımız dersler var

  (29.11.2007) - Prof. Dr. Mehmet Emin Ay: Gençlere sorumluluk verilmeli

  (28.11.2007) - Mesut Uçakan: Son derece züğürt bir yönetmenim

  (26.11.2007) - Artık PKK bitmiştir

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri