Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 21 Ocak 2008

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Dizi Yazı

Mustafa Özcan

Ortalama ömür 50 yıl

Dünden devam

ÇANTAMIZ DA REHİN, BİZ DE

Compagnie Mobile D'ıntervention yazan seyyar bir polis istasyonu önündeyiz. Polis şefi bizi de dışarıya buyur ediyor. Dışarıya çıktıktan sonra aracın anahtarlarını alıyor ve sıvışıyor. Şaban da kızla birlikte rapor almaya hastaneye gönderiyoruz. Saatler geçmek bilmiyor. Havalaanı memuru Abbas'la birlikteyiz. Abbas, civardaki seyyar satıcılardan kola alıyor. Seyyar satıcılardan bize seyyar bir iskemle buluyorlar. Seyyar polis karakolunun önünde seyyar iskemleye kurulmuş oturuyoruz. Burası, gelen geçenin bol olduğu bir mekân. Kavak ağaçlarına benzer ağaçlar var. Geleni gideni seyre dalıyoruz. Hava güneşli olduğu halde ellerinde şemsiye taşıyanları görüyoruz.

Çok ilginç, Kongo'da ortalama ömür 50 yaş sınırlarında. Bundan dolayı da yaşlı kimselere rastlayamıyoruz. Kongo'lular klâsik tabiriyle hızlı yaşayıp genç ölüyorlar. Derken birkaç yaşlıya rastlıyoruz. Bunlardan birisi Tom Amca'nın Kulübesinden fırlamış tipler gibi, oradan tanıdığımız simalara benziyor. Ve çok ilginç, insanlar hiç de yaban durmuyorlar. Hemen önümden iki büklüm olmuş yaşlı zatı seyre dalıyorum, hiç beklemediğim bir şekilde bakışlarıma mukabele ediyor ve bir 'bonjour' konduruyor. Fransızca merhaba diyor. Ayan Hirsi Ali, "Müslümanlar selâmdan başkasını almazlar" diyor, ama biz pekalâ merhabaya merhaba ile karşılık veriyor ve Ali'yi bir kez daha yalancı çıkarmış oluyoruz. Zaten Ayan Hirsi Ali profesyonel bir yalancı. Kitabında Afrikalı veya Somalili Müslüman kızların bekâret kemeri taktıklarını söylüyor. Halbuki bekâret kemeri bir ortaçağ ve Haçlı Seferleri kalıntısı veya ürünü. Mevrusatı. Herhalde Müslümanların namus anlayışını karalamak için bu yola başvuruyor. Böylece namus anlayışını küçük düşürmeye çalışıyor. Çünkü namus anlayışı kendisini rahatsız ediyor.

Anlayacağınız başımız sudan sebepler yüzünden derde girdi. Ben önce para verip kurtulalım taraftarıyım, ama nasıl olacak? Zannederim iki saat sonra Şaban ile kız göründüler. Kız gülerek geliyor. Sadmenin tesiriyle hafifçe topallıyor. Ama ilgimizden de memnun. Tabiî ki sadmenin tesiriyle biraz şoka girdi. Ona da acıyoruz. Aslında gerçekten de polisler onun hakkını arasalar gam değil, onları tebrik edeceğiz. Ama durumdan vazife çıkartarak onların hakkı üzerine bizi kurban ediyorlar. Terslik burada. Kızın annesi de yapıcı davranıyor. Ama Şaban giderken birileri sataşıyorlar ve Şaban ve şoför onlarla ağız dalaşına giriyor. Burada yani Kongo'da en sık rastlayacağınız husus ağız dalaşı. Sudan sebeplerle hiç yoktan bir ağız dalaşı başlatırlar ve sataşmalarla sürüp girer. Kesimhanede, sonra kaza mahallinde ve her yerde bu tarz ağız dalaşlarına rastlıyoruz. Kasaplar ellerinde bıçaklarla saatlerce hırlaşıp duruyorlar. Velhasıl zor bir ülke. Ben polis karakolunun yanında beklerken birincisi karnım aç, ikincisi Cumamız fevt oluyor ve Cuma namazı kılamıyoruz. Üçüncüsü, kurbanın yanına gidemiyoruz. Ne kesimine, ne de dağıtımına nezaret edebiliyoruz. Şaban geldi, ama polis şefi ortalıkta yok. Adam kayıp. Üstelik cep telefonunu da kapatmış ulaşılamıyor. 'Çattık belâya' diyorum. İlk önce macera olarak zevk veren bu durum saatler geçtikçe ciddiyet kazanıyor ve sinirlerim bozuluyor. Aracın içinden çantamı bari alalım ve dağıtım yerine ya da otele dönelim istiyorum. Musa gelecek diyorlar, ama Godot'yu bekler gibi oluyoruz. Ama aracın anahtarının olmadığını ve çantayı alamayacağımızı söylüyorlar. Ben ne pahasına olursa olsun gitme taraftarıyım ama onlar da aracı almadan gitmek istemiyorlar. Kongo şartlarında bindiğimiz jeep lüks bir araç.

Bununla birlikte gideni geleni seyrederken kendime göre iyi ve kötü simaları ayırt ediyorum ve şunları söylüyorum. "Her şeyin iyisi ve kötüsü kendi içinde saklı..." Ve yine Kongo'nun macera arayanlar için bir numara olduğunu düşünüyorum. İskemle üzerinde pinekleyerek vakit öldürürken enva-i çeşit seyyar satıcı ile karşılaşıyoruz. Sık sık karşılaştığımız da ayakkabı boyacıları. Bir yerde görünmez işsizliğin en önemli göstergelerinden birisi ayakkabı boyacılığıdır. Elbette insan onuruyla da bağdaşmıyor. Buradaki ayakkabı boyacılarının ellerinde bizdeki gibi sandukalar yok. Sadece ayağın üzerine konulabileceği gayet pratik bir tezgâh var. İnsan onuruyla fazla bağdaşmadığından dolayı Cezayirliler devrimden sonra (1962) ayakkabı boyacılığını yasaklamışlar.

SEYYAR SATICILAR GEÇİDİ

Velhasıl Cuma günü havaalanından kurtardığımız çantamızı araçla birlikte polislere rehin veriyoruz. Burada sandviç yok. Daha doğrusu ekmek arası sandviç yok. Buranın sandviçleri biraz daha farklı. Karnım açlıktan gurulduyor. Abbas ve arkadaşları ise habire bir şeyler yiyorlar. Seyyar satıcılar etraftan hiç eksik olmuyor. Bakıyoruz bir genç geliyor ve başının üzerinde yumurta kartonları var. Abbas yumurtacıyı durduruyor. Yumurtacı çevik hareketlerle hemen yumurtayı soyuyor. Bakıyoruz, yumurta haşlanmış. Ve elindeki çakıyı çıkartıyor ve yumurtayı ikiye yarıyor ve içine tuz baharat ilâve ettikten sonra küçük bir naylon poşete sarıyor ve servis yaparak bizim Abbas'a sunuyor. Abbas göz işaretiyle "İster misin?" diye soruyor, ben de 'hay hay' diyorum. Böylece sabahtan beri midemize ilk kez bir şey giriyor. Dört haşlanmış yumurta bir dolara satılıyor. Seyyar satıcıların biri gidip diğeri geliyor. Biraz sonra mısır püsküllerinin içinde mısır koçanlarını görüyorum. Bunun ne olduğunu soruyorum. Abbas hemen durduruyor ve bakıyorum. Mısır koçanı ve püskülleri ambalaj olarak kullanılmış. İçinde haşlanmış mısır var. Bazı yerlerde kızartma mısır da satıyorlar. Bakıyorum, haşlanmış mısırlar çok iri. Münbit topaklar ve iri mısırlar. Buradaki sefalet aslında tembellikten ve organizasyon eksikliğinden. Zira polis karakolunun yanında bitmiş bitkileri soruyoruz. Bunlar, meşhur fufu'nun hammaddesi imiş. Biraz sonra başka bir seyyar satıcı beliriyor; hindistan cevizlerini parçalamış onları satıyor. Yani yiyecek sebil ve gani. Abbas ayrıca biraz sonra bir poşet içinde muzlarla karşımıza çıkıyor. Birkaç muz tüketiyoruz. Yine burada dikkatimizi çeken hususlardan birisi de seyyar dondurmacı. Onu her yerde görebiliyorsunuz. Uncle John markası çok meşhur. Başka bir marka var mı bilmiyorum? Bizdeki Algida gibi bir şey olmalı. Karakolun yanında cirit atan Afrika tarzı hayvanları görüyorum. Uzun kertenkeleler vesaire.

Yani hayat çok basit. Ama bir o kadar da pahalı. Seyyar satıcıları gözlerken şöyle düşünüyorum: Burasının da kendisine göre bir düzeni var. Ama kira ve taşımacılık çok pahalı. Bundan dolayı geçinmek bir hayli zor. Öğretmenler ve polisler takviyeli sistemle geçinmenin yolunu buluyorlar. Öğretmenler okul idaresiyle birlikte ebeveynlerden de ek ücret alıyorlar. Polisler ise bizim gibi buldukları çaylakları sıkıştırıyorlar.

ZETTİLERİN ALTINDA KİNŞAŞA

Rüşvetçi polisi beklerken kavaklara benzeyen zetti ağaçlarının altında dinleniyor ve eğleniyoruz. Kongo'yu daha yakından tanıma açısından polisin zorbalığını aslında bir fırsat olarak görüyorum. Aksi halde Kinşasalılarla bu kadar iç içe olmamız imkân dışı. Kazazedeleri beklerken ve ardından polisin teşrifini intizar ederken bir taraftan da gelip geçenleri süzüyoruz. Ama saatler geçmesine rağmen polisin ortalıkta görünmemesi sinirlerimizi bozuyor. Adam sonunda ortalıkta görünüyor, ama konteynerin dışında. Sağda solda görünüyor ve bizimkilerle işaretleşiyor ve onlar peşinden gidiyorlar. Birbirlerine işmar ediyorlar. Tam bir rezillik. Adam 100 dolar rüşvet istiyormuş. Sinirlerimiz bozulduğu için bir kuruş istese bile verecek durumda değiliz. Bizi çok kızdırıyor. Ben gideyim diye ısrar ediyorum, ama Abbas ve Şaban pek oralı olmuyorlardı. Musa Reşidi'ye telefonla ulaşmaya çalışıyorlar, ama nafile. Ulaşıyorlar ama Reşidi'de bir hareket yok. Bizim zoraki avarelik saatlerce sürdüğünden dolayı sandalyeden de kalkıyor biraz volta atıyoruz. Ve akşam çöküyor ve benim dediğime geliyorlar. Reşidi de ortalıkta görünmeyince bir taksi tutarak otelimize dönmekten başka çare bulamıyoruz. Cadde kenarında üç beş dakika yürüdükten sonra bir taksi tutuyor ve taksi ile birlikte otele dönüyoruz. Taksiye on dolar ödüyor ve otele revan oluyoruz. Döndüğümde Muhammed Düzcan'ı da etin taksimat ve tevziatını yaptıktan sonra otele dönmüş görüyorum.

Devam edecek

Mustafa Özcan

21.01.2008

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Dizi Yazı

  (20.01.2008) - Kurban kültürü yaygınlaşmalı

  (19.01.2008) - Sarkozy olumsuz propaganda yapıyor

  (18.01.2008) - YARDIM YERİNE YATIRIM YAPILMALI

  (17.01.2008) - Afrika'da misyonerler oldukça etkili

  (16.01.2008) - Batının soykırımları unutulmasın

  (15.01.2008) - İstikbal, Afrika'da da İslâmındır

  (14.01.2008) - Kongo'da bir bayram sabahı

  (13.01.2008) - Afrika Müslümanları sahipsiz

  (12.01.2008) - Sömürgeye karşı Panafrikanizm

  (11.01.2008) - Katliâmın sorumlusu Fransızlar

 

 Son Dakika Haberleri