"Gerçekten" haber verir 07 Ağustos 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Ali FERŞADOĞLU

İhlâs, hırs ve birlik



İHLÂS, hırstan daha güçlü bir haslettir. Hakiki bir gücü, mânevî bir sonucu isteyen, hırsa değil, ihlâsa sarılmalıdır. Zîrâ; “Hırs, ihlâsı kırar, ahirete ait ameli, işi zedeler. Çünkü, bir ehl-i takvânın hırsı varsa, insanların teveccühünü ister. İnsanların teveccühüne uyan, ihlâs-ı tâmmı bulamaz.” (Lem’alar, s. 150.)

Vasıflandırmada isabet

Bir şeyi vasıflandırırken, mübalağadan kaçınmak gerekir. Çünkü mübalağa, ihtilâlcidir. Meselâ, yemekte, tatlıda mübalağa, vücutta fesat çıkarır, hasta eder.

İnsanları vasıflandırırken de, herşeyi olduğu gibi anlatmalı, ifrat ve tefritten, yâni aşırılıklardan uzak kalmalı. Bu hakikati zihinlere yerleştirmek için şöyle denilmiştir:

“Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, orta çizgidir ki, Ehl-i Sünnet ve Cemaat onu seçmiş. Fakat, maatteessüf, Ehl-i Sünnet ve Cemaat perdesi altına Vahhâbîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyaset meftunları ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali’yi (ra) tenkit ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilâfete tam liyakat göstermemiş, idare edememiş diyorlar.” (Lem’alar, s. 31.)

***

Küstah ve bîedep biri, bir gün Hz. Ali’ye (ra):

“Neden Ebûbekir ve Ömer’in halifelikleri döneminde halk için kavga ve kargaşa çıkmadı da, Osman ile senin devrinde çıktı?”

“Zîrâ ben ve Osman, Ebûbekir ve Ömer’e yardımcı idi. Sen ve emsâlin bana ve Osman’a yardımcı oldunuz mu?”

***

Niyet hâlis, amel bozuk!

“Niyet halis, amelde yanlış gidilirse, sonuca ulaşılamaz.”

Birkaç arkadaş yeni namaza başlamışlar. Cemaatle namaz kılarlar. En baştaki konuşunca yanındaki:

“Niye konuştun, namazın bozuldu!”

Sağındaki de dönerek:

“Sen de konuştun ve seninki de bozuldu!”

Üçüncüsü hiç istifini bozmadı:

“En iyisi benim, hiç konuşmadım!”

***

Komşuluk ve hayalin kokusu

Aciz, nâzik, nazenin varlıklarız. Hemcinslerimizle birlikte yaşamaya, yardımlaşmaya, dayanışmaya mecbur ve mükellefiz.

Sahabiler; “Peygamberimiz (asm) komşuluktan öylesine bahsederdi ki, komşuların birbirine mirasçı olacağını zannederdik” diye naklediyor.

“Bütün mahlûkatla alâkadar ve her şeyle bir nevî alışverişi olan ve kendisini abluka eden şeylerle lâfzan ve mânen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan” (Şuâlar, s. 649) insanın fıtratı medenîdir. Ebnâ-yı cinsini mülâhazaya (dikkate almaya, gözetmeye) mecburdur. Sosyal hayatı ile fert hayatı devam edebilir. (Hutbe-i Şâmiye, s. 64.)

Fakirin birinin canı, bir gün et ister. Hasretle:

“Ah, biraz et olsa da bir yahni pişirsek!” diye iç geçirerek hayal eder.

Az sonra komşu çocuğu kapıyı çalar:

“Babamın selâmı var, ‘Varsa biraz et suyu versin, kardeşim hasta!’ diyor”

“Acayip; bizim komşular hayâlin bile kokusunu alıyorlar.”

07.08.2008

E-Posta: [email protected] [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Emirdağ Hatıraları (10)



İhbarcı ile iftiracı

Emirdağ’da ayrı ayrı görüşerek hatıralarını tesbit ettiğimiz “son şahitler”den gerek Mahmut Çalışkan ve gerekse Ahmet Urfalı, iki ayrı şahıs ile alâkalı iki ayrı hadiseyi ittifakla anlatarak bizlere naklettiler.

Bu hadiselerden biri Üstad Bediüzzaman’a atılan çirkin bir iftira ile ilgili, diğer hadise ise, gizlice basılan Gençlik Rehberini ihbar ile alâkalıdır.

Bazen bu iki ayrı hadise ve failleri birbirine karıştırıldığı için, bunun hakikatini etraflıca izah etmekte fayda var.

İhbarcı ile “küçük bir vukuât”

Üstad Bediüzzaman’ın en yakın hizmetkârlarından olup manevi evlatlığa kabul edilen Ceylan Çalışkan, 1947’de Eskişehir’de gizlice Gençlik Rehberi isimli eseri tabettirir. Yine aynı gizlilik içinde Emirdağ’a getirtir. Tevzi, dağıtım buradan yapılacak. Muhtaçlara buradan ulaştırılacak, gelen ziyaretçilere hediye edilecek…

Ne var ki, kitapların nasıl basıldığını ve getirilip nerede saklandığını yerli bir casus takip ederek öğrenmiş. Parayla elde edilen bu rezil adam, Ceylan Çalışkan’a gelip diyor ki: “Sizin bütün yaptıklarınızı bir bir biliyorum. Burada ne yapıyor, ne işler çeviriyorsanız, hepsinden haberdarım. Ayrıca, gizlice bastırdığınız kitapları getirip nereye sakladığınızı da biliyorum. Size ne yapacağımı yakında görürsünüz. Sana da, hocanıza da gösteririm ben gününüzü…”

Bu tehditlerle de yetinmeyen aşağılık casus, bir de Üstad Bediüzzaman’a hakaretler yağdırmaya yeltenir. Aralarında ciddi bir münakaşa çıkar.

Bütün bu yaptıklarına tahammül edemeyen Ceylan, Üstad Bediüzzaman'ın risâlelerde “küçük bir vukuât” olarak zikrettiği hadiseye sebebiyet verir.

Bir sene sonraki Afyon Mahkemesinde, “asayişi ihlâl” etmekle itham edilen Bediüzzaman Hazretleri “Küçük bir çocuğun küçük bir vukuâtından başka bir vukuâtımız yoktur” diyerek, bu hadiseyi ima eder. Ancak, orada da bu meselenin açılması istenmez. Çünkü, kimsenin açıktan açığa casusluk ve ihbarcılığı savunacak hali olmadığı gibi, bir sene sonra tekrar kötülük yoluna sapan o adi adamın kendi tarafında olmasını da istemez.

İftiracı polis

Bu hadise, Emirdağ Lahikasındaki mektuplarda zikrediliyor. Her yönüyle Üstad Bediüzzaman’ı takip ve tarassut altında bulunduran anlaşmalı polisler, uzun süre uğraşmalarına rağmen, ellerine bir malzeme geçmez. Sonunda işi yalana ve iftiraya dökerler.

İşte, bu polislerden biri “Said Nursî’nin hizmetkârı ona bakkaldan rakı aldı” diye bir iftiraname yazar. Bunun altını imzalatmak için de çok uğraşır, ancak kimseye kabul ettiremez. Sonunda yolda geçmekte olan bir sarhoşu bulur ve “Gel bunu imzala” der. Yarı sarhoş vaziyetteki adam ise, “Tövbeler olsun. Böyle bir yalanı kim imzalar. Sokmayın adamı günaha!” diyerek, bu çirkin iftiraya ortak olmayı reddeder.

Sonraki günlerde, bu iftiracı polisin başına gelmeyen kalmaz. Dere kenarına gidip içki içtiği arkadaşlarıyla aralarında kavga çıkar. Tabancası elinden alınır, rezil rüsvav olur, sonradan da başka taraflara sürgün edilir. O mesleğin yüzkarası olur, gider.

Tarihin yorumu = 7 Ağustos 1964

Kıbrıs'ta yükselen gerilim

Türk Hava Kuvvetlerine bağlı jet uçakları Kıbrıs üzerinde ihtar uçuşu yaptı. Uzun süredir, Adadaki Türkler ve Rumlar arasında huzursuzluk yaşanıyor, korumasız Türk köylerine baskınlar yapılıyor, mâsum insanların kanları dökülüyordu.

Bu durum, aralıklı şekilde 1974'te Türk Silâhlı Kuvvetlerinin adaya çıkarma yapmasına kadar devam etti.

Ne var ki, bu müdahale de 1878'den beri süregelen Kıbrıs meselesinin çözümüne yetmedi. Uluslar arası yeni boyutlar kazanan Kıbrıs meselesi Türkiye'nin başını ağrıtmaya devam ediyor.

07.08.2008

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Kabirde suâl ve hayat



Abdullah Bey: “Hayat yolculuğumuz sadece dünya ile mi sınırlıdır, yoksa kabirden sonra da devam ediyor mu? Kabirde suâl ve hayat nasıl olacaktır?”

Kabir hayatı âhiret hayatının ilk durağıdır. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, dünyadan başlayıp kabre, haşre ve ebede kadar uzanıp giden beşer yolculuğunun ilk istasyonudur.1

Kabir istasyonundan sonra yolculuk da devam ediyor, hayat da! Hayat devam ediyor; çünkü ruh bâkîdir. Kabirde insan ceset bakımından ölmüştür; fakat ruhen hayy’dır, yani hayattadır, yani yaşıyor.

Kabir suâli haktır. Kabir azabı haktır. Kabir saadeti haktır. Kabirden sonra ruhun cesetle birlikte yeniden dirilişi haktır. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: “İnsan diyor ki: ‘Öldüğüm zaman gerçekten diri olarak (kabrimden) çıkarılacak mıyım?’ İnsan düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey olmadığı halde biz kendisini yaratmışızdır?”2

Kabirde azabı ruh çeker, saadeti de ruh görür. Fakat ceset hissesiz de kalmaz! Kabir hayatı açısından ceset ölmüştür; fakat ruha gelen darbelerin veya mutlulukların çok da uzağında değildir.

Çünkü günahlarda ruhun irade beyanı ve şer tercihi her ne kadar ön plânda idiyse de; cesedin fiilî rolü ve bizatihî iştiraki göz ardı edilebilir mi? Meselâ, koğuculuğu isteyen ve teşvik eden ruhî kuvveler ise de, bilfiil icrâ eden dil değil mi? Meselâ, hırsızlığa yönlendiren ruhî güçler ise de, hırsızlıktan fiilen beslenen ve faydalanan beden değil mi? Meselâ, içkiye sürükleyen rûhî temâyüller ise de, içkiyi tadan, haram eğlenceden beslenen ve keyif alan beden değil mi?

Bunun aksi sevap ve hayır noktasında da düşünülebilir. Hayra yönlendiren kalbin duyarlılığı ise de, hayır için çok çilelere katlanan bedenden başkası değildir. Meselâ, namaz için camiye gitmeye yönlendirdiğimiz ayaklarımızın hakkından geçebilir miyiz? Bir ihtiyaç sahibinin elini tutmakta kullandığımız ellerimizin hakkını görmezden gelebilir miyiz? Haramlardan yana sevk etmediğimiz ve helâl dâirede terbiye ettiğimiz bedenimizin muhtelif organlarının, mükâfâtı hak etmediğini söyleyebilir miyiz?

Hiç şüphesiz asıl cismanî lezzet de, cismanî azap da “ba’sü ba’de’l-mevtten” sonra, yani dirilişi müteakip kurulacak mizandan sonra, yani mahşerden sonra hayatın Cennet ve Cehennem şeklinde tecellisi çerçevesinde görülecektir. Ve kabir hayatı genel itibariyle ruhanîdir. Fakat bir takım tecellilerden cesedin de hissesini alacağı anlaşılmaktadır.

Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyurmuştur: “Kabir, âhiret konaklarından ilkidir. Eğer insan ondan kurtulursa, gerisi kolaydır! Şayet kurtulamazsa, gerisi daha ağırdır.”3

Ebû Hüreyre (ra) anlatmıştır: Resûl-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm şöyle buyurdu: “Ölen kişi defnedildiği zaman ona siyah ve mavi gözlü iki melek gelir. Bunlardan birine Münker, öbürüne de Nekir denir.

“Melekler sorarlar: ‘Bu zât için ne demiştin?’

“Adam, ölmeden önce söylediğini aynen söyler: ‘O, Allah’ın kulu ve Resûlüdür. Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın O’nun kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederim.’

Melekler: “Senin bunu söylediğini esasen biliyorduk!” derler.

Sonra onun kabri yetmiş metre kare olarak genişletilir, içi onun için aydınlatılır. Sonra ona: ‘İstirahat et!’ denir.

O da: ‘Aileme dönüp onlara haber vereyim mi?’ der.

Melekler: ‘Gelin-güvey gibi uyu” derler. “Onları ailesinden en çok sevdiği kişi uyandırır! O kişi, Allah onu yatağından mahşerde kaldırıncaya kadar rahatça istirahat eder.

“Şayet ölen münafık ise, meleklerin sorusuna: ‘İnsanların ona Peygamber dediklerini işitirdim! Ve ben de aynı şeyi söylerdim! Fakat hakikat midir, bilemiyorum!’ der.

Bunun üzerine melekler: ‘Senin böyle söylediğini esasen biliyorduk!’ derler.

Sonra toprağa: ‘Onun üzerine eğil!’ denilir. Toprak onun üzerine eğilir. Yan kaburga kemikleri yerlerinden oynar. Ve Allah onu yatağından mahşerde kaldırıncaya kadar, böylece toprakta devamlı olarak azap içinde kalır.”4

Ya İlâhenâ, Rabbimiz sensin. Bizi kabir azabından, âhiret azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle. Âmin.

Dipnotlar:

1- Sözler, s. 27

2- Meryem Sûresi, 19/66, 67

3- Tirmizî, Zühd, 3

4- Tirmizî, Cenâiz, 70

07.08.2008

E-Posta: [email protected]




Abdil YILDIRIM

Boş durmak değil, koşturmak zamanı



Ömür kısa, yüküm ağır, yolum uzun

Çok engeller var üstünde yolumuzun.

Bir karınca yuvasına baktığımız zaman, binlerce karıncanın hareket halinde olduğunu görürüz. Küçücük karıncalar, büyük bir telaş içinde durmadan sağa sola koşarlar. Belli ki hayvancıkların acelesi vardır. Kimi gelir, kimi gider, kimi küçücük ağzında kocaman bir tane taşır, kimisi de yaralı ve hasta arkadaşına yardım eder. Yani sürüdeki her karınca büyük bir şevk ve gayretle bir şeyler yapmaktadır.

Kıl gibi bacaklarına rağmen akşama kadar koşuştururlar, hiç yorulmazlar. Karınca sürüsüne dikkatle bakarsanız, hiçbir karıncanın bir an bile olsa durup dinlendiğini göremezsiniz. Onlar iş yaparken, cüsselerinin küçüklüğüne, güçlerinin azlığına, yollarının uzunluğuna bakmazlar. Kimisi ağzına aldığı bir zerre su ile yangın söndürmeye koşar, kimisi minicik adımları ile hacca gitmeye kalkar.

Karıncaların çalışkanlığı, insanlar için de ibret dolu mesajlar taşımaktadır. Bir karınca, bir buğday tanesi ile ömür boyu karnını doyurabilir. Zaten karıncaların ömrü ortalama 50 gün kadardır. Buna rağmen, “hiç ölmeyecekmiş gibi” çalışmaktadırlar. İnsan ise, hem çok çeşitli erzak ve iâşeye, hem hayatını idame ettirmek için lüzumlu bilgi ve becerileri öğrenmeye, hem de ebedî hayatını kazanmaya muhtaç olduğu halde, karınca kadar gayret ve hamiyet taşımıyorsa, oturup insanlığını sorgulaması gerekir.

Özellikle hayatın gayesini bilen, bu dünyaya kim tarafından ne için gönderildiğinin idrâki içinde olan, Risâle-i Nur gibi mukaddes bir dairenin içinde bulunanlar, taşıdıkları yükün sorumluğu içinde, çok daha fazla çalışmak, çabalamak, koşmak ve koşturmak zorundadırlar. İman hizmeti gibi bir vazifenin şerefini taşımak, boş durmakla olmaz, koşturmakla olur. Bu hizmetin hadimleri, her an hareket halinde olmalıdır. Hareketsiz kalan bisikletin devrileceğini hepimiz biliriz. Hizmet erbabı olanlar da, boş durdukları zaman tökezleyecek, belki de düşeceklerdir.

İnsanların hamiyet ve hizmet duygularını canlı tutmak için sürekli şevk ve heyecana ihtiyaç vardır. Bu bakımdan seyahat ve ziyaretler büyük bir önem taşımaktadır. Kardeşler bir araya geldikleri zaman, sohbetlerinde ve sözlerinde zevk, simalarında ve gözlerinde şevk yayılır. Gayret ve hamiyet duyguları coşar.

Hizmet etmek için koşturmak gerektiğini söylemiştim. Bir haftalık kısa bir tatil münasebetiyle ziyaret etmiş olduğum İzmit, Gölcük ve Karamürsel gibi merkezlerdeki fedakâr kardeş ve bacılarımızın nasıl bir koşturma içinde olduklarını görmekten son derece mutlu oldum. Tatil mevsimi olmasına rağmen, en güzel tatilin hizmet etmek olduğunu idrak eden insanların karıncalar gibi çalıştıklarını gördüm. Bunaltıcı Temmuz sıcaklarına aldırmadan, sürekli ziyaretlerde bulunmak ve “müfritâne irtibat” düsturuna uymak için büyük bir gayret sarf ettiklerine şahit oldum. İzmit, Gölcük ve Karamürsel’deki hizmet mensuplarını tek tek tebrik ediyorum.

Üstâdımız, “Kardeşlerinizin meziyetleri ile iftihar ediniz” diyor. Biz de şahit olduğumuz güzel hizmetleri nazara vererek, kardeşlerimizin meziyetleri ile iftihar ediyor, böyle güzelliklerin hepimiz için numûne-i imtisal teşkil etmesini diliyoruz.

Gönül sana yakışmıyor boş durmak,

Senin işin gece gündüz koşturmak.

07.08.2008

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Şahitleri dinlemek ister misiniz?



Aylar önce başlatılan bir tartışma vardı. Buna göre Türkiye’de halka din/inanç konusunda hiç baskı yapılmamıştı. ‘Yapıldı’ denildiğinde de bu defa ‘Kim yaptı ki?’ tartışması başlatılmıştı. Bu tartışmanın ardından da “Türkiye’de Müslüman çoğunluğun da özgürlük sorunu var” tesbiti kamuoyunu meşgul etti. Geçmişte, “Dindarlara baskı yapılmadı” diyenler, bu tesbite de itiraz etmeye başladılar. Onlara göre Türkiye’de tarih boyunca güllük/gülistanlık bir hayat sürülmüş. Ne dine, ne de dindar olana baskı sözkonusu olmamış!

Bu iddiâları duyunca ya da okuyunca, “Acaba biz başka ülkede mi yaşıyoruz?” sorusu akla geliyor. Anlıyoruz ki, “Baskı olmamış” ya da “Müslüman çoğunluğun özgürlük sorunu yok” diyenler Türkiye’de yaşıyor görünseler de, en azından ‘dünya’ları farklı...

İnandığı gibi yaşamak isteyen ve bu hakkı elinden alınan kişileri görmesek, duymasak; bu iddialara inanacağız. Ama ne mümkün, adım başı ‘mağdur’a rastlamak mümkün. (Bu konuda ‘duyarlı medya’da yazılanlara inanmak istemeyenler, örnek olması bakımından Hasan Cemal’in 4 Haziran 2008 tarihli Milliyet’te yayınlanan yazısına bakabilir.)

Elbette bu konular sadece bugünün tartışma konuları değil. Geçmiş yıllarda da tartışılmış, muhtemelen bundan sonra da tartışılacak. “Dindarlara baskı yapıldı”ğıyla ilgili ‘şahit’lerin sözlerini dinlemek ister misiniz?

Bu konudaki ‘şahit’lerden biri de, konusundaki uzmanlığı herkesçe kabul edilen Prof. Dr. Hayreddin Karaman hocamız. İz Yayıncılık tarafından yayınlanan “Bir Varmış Bir Yokmuş” adlı hatıra kitabında, şahit olduğu ‘dine baskı’ örneklerini de anlatmış. Ezan-ı Muhammedî’nin yeniden Arapça aslına uygun olarak okunmasıyla ilgili hatıra şöyle: “...DP ezanı aslına döndürdü, artık ezan, Peygamberimiz Hz. Bilal’e nasıl öğretmiş ve okutmuş ise öyle okunacaktı. Bunun ilk uygulamaya konduğu tarihin ilk Cuma günü, ben Çorum Ulu Camii’nde idim. Halk bunu bildiği için içeride vaaz olmasına rağmen hep dışarıda, cami avlusunda ve bir kısmı da avluya sığmadığı için yolda toplanmışlar, ezan vaktini bekliyorlardı, o vakit geldi ve çifte ezan başladı: ‘Allahu ekber Allahu ekber... Eşhedü en lâ ilâhe illallah...’ Halk coşmuştu, heyecan dorukta idi. Kimi şükrediyor, kimi ezanı tekrarlıyor, kimileri de kucaklaşıp ağlaşıyorlardı.” (Altınoluk, Haziran 2008)

Unutanlara kısaca hatırlatalım: ‘Müslüman Türkiye’de 18 yıl boyunca ‘Allahu ekber’ diyerek Ezan-ı Muhammedîyi okumak yasaklanmıştır. Tâ ki, 1950’de Halk Parti’yi yıkan parti olarak tarihe geçen DP, halkın büyük teveccühü ile iktidara geldiğinde bu yasak sona ermiştir. Bu tarihî gerçeklerin yaşandığı ülkemizde, “Dindarlara baskı olmadı” diyene kim inanır? Bir uygulamanın “baskı” olması için üzerinde “bu baskıdır” diye yazması mı gerekir ki “aydın”larımız bunu kabullensin!

Bir ‘baskı’ hatırası daha aktaralım: “Demokrat Parti iktidara gelmeden önce Türkiye’de din özgürlüğü daha fazla baskı altında ve kısıtlı idi. Arapça ve İslâm ilimleri okumak için bir okul veya kurs yoktu, özel okumak ve okutmak da yasaktı. Diyanet’e bağlı Kur’ân kursları vardı, ancak bu kurslara gidebilmek için ilk okulu bitirmek gerekiyordu. İlk okulu bitirmeden Kur’ân kurslarına gitmek (bugün yeniden uygulandığı gibi) yasak olduğu için (...) Kur’ân kursları kapanırdı.”

Zannedilmesin ki, ‘dine baskı’nın tek şahidi Prof. Karaman hocamızdır. Aksine, yaşı 70 ve üzeri milyonlarca kişi bu baskıların canlı şahitleridir. İyi niyet ile öğrenmek isteyenler sorabilir. Fil dişi kulelerde oturup, “Dine ve dindarlara baskı olmadı” iddiasını en başta canlı şahitler reddediyor. Aynı şey, “Müslüman çoğunluğun özgürlük sorunu yok” iddiası için de geçerli...

07.08.2008

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

Fâciayı istismar (1)



Kamuoyunun “kapatma kararı”na odaklandığı esnada, Konya’nın Taşkent ilçesi Balcılar beldesindeki üç katlı yurt binasının çökmesi, 28 Şubat postmodern darbesi aktörlerince yine mevhum “irtica”ya fatura edildi.

Yerel yetkililerin tespitiyle “tüp patlaması”ndan meydana gelen enkazın altında can veren ve yaralanan öğrencilerin hesabı, âdeta 28 Şubat sürecinde edinilen itiyatla, ihmali görülenler ve binanın müteahhitleri aşılarak, dehşetli bir demagojiyle yurtta yapılan din eğitimine ve Kur’ân öğrenimine bağlandı.

Öylesine ki bazıları “Kur’ân öğrenimine gerek var mı?” sorusunu dahi sordular; vatandaşların çocuklarını dinlerini öğrenmesini ve kitabının öğretilmesini büyük bir pervâsızlıkla “kaçak Kur’ân kursu” çarpıtmasıyla “suç” ilân ettiler. Arkasına da bir yığın uydurmayı taktılar…

Halbuki vatandaşların kendi imkânlarıyla inşa ettiği yurt binasının “kaçak” olmadığı ve Millî Eğitim’in “izni”yle kurulduğu, daha ilk günden ilgililerce açıklanmıştı. Ne var ki amaç, çöküntünün nedenini araştırmak değil, Anadolu’yu ağlatan onsekiz mâsumun vefâtı üzerinden yeniden “irtica tehdidi” sendromuyla “laik - antilaik” kamplaşma ve kavgasını başlatmaktı.

Velilerin, “Çocuklarımız şehid oldu, dâvâcı değiliz” diye tahrik tuzağına düşmemelerine medyanın ekran ve manşetlerinden açığa çıkan “öfke”nin arkasında bu menhus maksat yatmaktaydı…

KUR’ÂN ÖĞRENİMİNE YAŞ SINIRLAMASI

Çöküntünün faturasını “Kur’ân öğrenimi”ne kesenler, nedense yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir ülkede çocukların dinlerinin temel kitabını öğrenmekten mahrum edilişlerini gözardı etmekteler. 28 Şubat “irtica ile mücadele” konseptinden kalma “yaş yasağı”ndan tecâhül-ü ârifte bulunmaktalar.

Vakıa şu ki bugün Türkiye’de dünyanın hiçbir yerine rastlanmayan “Kur’ân öğrenimine yaş yasağı” devam ediyor.

Buna bağlı olarak, “Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’ân kursları ile öğrenci yurt ve pansiyonları yönetmeliği”nde 23.12.2003 tarihinde yapılan değişikliğe rağmen, “Millî Eğitim Bakanlığının denetim ve gözetiminde açılabilen” yaz Kur’ân kurslarına öğrencilerin gidebilmeleri için, “ilköğretimin 5. sınıfını tamamlama” şartı duruyor. Bunun anlamı, tatil zamanı bile öğrencilerin devletin “din işleri”yle ilgili anayasal kuruluşu olan Diyanet’e bağlı Kur’ân kurslarına ve camilerde Kur’ân öğrenmeleri için en az 12 yaşında olmaları gerekiyor.

Keza okul zamanı yine Diyanet’e bağlı Kur’ân kurslarına ve camilere devam için ilköğretimi bitirmiş olmaları, yani 15-16 yaşına gelmiş olmaları şart koşuluyor. Özellikle öğreticiler, bu hususta denetleniyor; zaman zaman bazı işgüzârlarca “cezâ”ya tabi tutuluyorlar. Kısacası, velilerin, bu yaşlara kadar çocuklarına besmeleyi dahi öğretmeleri yasak.

Oysa Kur’ân öğreniminin küçük yaşlarda başlaması gerektiği, hem Peygamberimizin hadisleri hem de eğitimcilerin tespitleriyle ortada. Türkiye’de Kur’ân kurslarına katılanların yüzde sekseni 12 yaşın altındaki çocuklar olduğu ve sırf “yaş yasağı” yüzünden her yıl 500 bine yakın çocuk Kur’ân öğreniminden mahrum bırakıldığı araştırmalarla tespit edilmiş.

MİLLETİN DEĞERLERİNE SAMİMİYET BU MU?

Din eğitimi ve öğretimini “devletin denetimi ve gözetimi” altına alan yasaklı yasa ve yönetmeliklerle günde ancak “üç saat eğitim-öğretim yapılacağı” ve bunun iki saatinin Kur’ân-ı Kerim ve meâli, bir saati de itikat, ibadet, siyer ve ahlâk dersi verileceği hükme bağlanmış.

Peki 12 yaşına ve hele 15-16 yaşına gelmiş çocuklar, bu ülkede dinlerini ve dinlerin temel kitabını nasıl öğrenecekler? “Yaş yasağı”na ilâveten toplam iki ayı ve haftada beş günü geçmeyecek kurslarda öğrenciler, Kur’ân-ı Kerim’i ve meâlini bu süre zarfında nasıl öğrenebilecekler? Bale, dans, müzik, resim, spor, yüzme, yabancı dil kursları için herhangi bir yaş sınırı aranmazken, yalnız Kur’ân öğrenimine konulan yaş sınırlamasının anlamı nedir?

Devletin, anayasa ve yasalarla üzerine aldığı din eğitimi ve öğretimini ve Kur’ân öğrenimini antidemokratik, temel hak ve hürriyetleri sınırlayan yasa ve yönetmeliklerle kısıtlanmasını görmezden gelen mihrakların, “fâcia”yı istismar edip faturasını vatandaşlara çıkarmaları doğrusu ibret verici.

Devletin esirgediğini vatandaşlar kendi imkânlarıyla yapmakta; okula devam eden çocuklarını okul zamanı ve tatillerde dinlerinin kitabını öğrenmelerine çabalamakta. Bu durum takdir göreceği yerde, ne yazık ki mâlum medyaca bir “kaza” üzerinden serişte edilmekte.

Ve mâlum medya Kur’ân kurslarında öğrenimi engelleyen ucûbe “yaş yasağı”nı gündeme getirmemekte. Onca demokrasi ve özgürlükler iddiasına rağmen altı yıldır bunu kaldırma irâde ve icraatını gösteremeyen AKP hükûmetini hesaba çekmemekte!

Millete, milletin değerlerine, demokrasi, hak ve özgürlüklerde samîmiyet bu değildir…

07.08.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
GAZETE 1.SAYFA

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Site yöneticisi | Editör
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır