Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 17 Haziran 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Lahika

ÂYET-İ KERİME MEÂLİ

Muhakkak ki Allah kâfirleri rahmetinden uzaklaştırmış ve onlar için alevli Cehennem ateşini hazırlamıştır.

Ahzâb Sûresi: 64

17.06.2006


HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ

Kim bir kapta yemek yer, sonra da onu iyice sıyırırsa o kap kendisi için Allah'tan bağışlanma diler.

Câmiü’s-Sağir, c. 3, No: 3595

17.06.2006


Hayat, batın ve fercin hizmetine mi mühasırdır?

Ey sersem nefsim ve ey pürheves arkadaşım! Âyâ, zannediyor musunuz ki, vazife-i hayatınız yalnız terbiye-i medeniye ile güzelce muhâfaza-i nefs etmek, ayıp olmasın, batın ve fercin hizmetine mi münhasırdır? Yahut, zannediyor musunuz ki, hayatınızın makinesinde derc edilen şu nâzik letâif ve mâneviyât ve şu hassas âzâ ve âlât ve şu muntazam cevârih ve cihazât ve şu mütecessis havâs ve hissiyâtın gàye-i yegânesi, şu hayat-ı fâniyede, nefs-i rezîlenin, hevesât-ı süfliyenin tatmini için istimâline mi münhasırdır? Hâşâ ve kellâ! Belki, vücudunuzda şunların yaratılması ve fıtratınızda bunların gàye-i idhâli, iki esastır:

Biri: Cenâb-ı Mün’im-i Hakikinin bütün nimetlerinin her bir çeşitlerini size ihsâs ettirip şükrettirmekten ibârettir. Siz de hissedip şükür ve ibâdetini etmelisiniz.

İkincisi: Âleme tecellî eden esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin bütün tecelliyâtının aksâmını, birer birer, size o cihazât vâsıtasıyla bildirip, tattırmaktır. Siz dahi, tatmakla tanıyarak, imân getirmelisiniz.

İşte, bu iki esas üzerine, kemâlât-ı insaniye neşv ü nemâ bulur; bununla, insan, insan olur.

İnsaniyetin cihazâtı, hayvan gibi hayat-ı dünyeviyeyi kazanmak için verilmemiş olduğuna, şu temsil sırrıyla bak:

Meselâ, bir zât, bir hizmetçisine yirmi altın verdi. Tâ mahsus bir kumaştan, kendisine bir kat libas alsın. O hizmetçi gitti, o kumaşın âlâsından mükemmel bir libas aldı, giydi.

Sonra gördü ki, o zât, diğer bir hizmetkârına bin altın verip, bir kâğıt içinde bâzı şeyler yazılı olarak, onun cebine koydu; ticarete gönderdi.

Şimdi, her aklı başında olan bilir ki, o sermâye, bir kat libas almak için değil. Çünkü, evvelki hizmetkâr, yirmi altınla en âlâ kumaştan bir kat libas almış olduğundan; elbette bu bin altın, bir kat libasa sarf edilmez. Şâyet bu ikinci hizmetkâr, cebine konulan kâğıdı okumayıp, belki evvelki hizmetçiye bakıp, bütün parayı bir dükkâncıya, bir kat libas için verip hem o kumaşın en çürüğünden ve arkadaşının libasından elli derece aşağı bir libas alsa, elbette o hâdim, nihayet derecede ahmaklık etmiş olacağı için, şiddetle tâzib ve hiddetle te’dib edilecektir.

Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza toplayınız. Sermâye-i ömür ve istidad-ı hayatınızı hayvan gibi, belki hayvandan çok aşağı bir derecede şu hayat-ı fâniye ve lezzet-i maddiyeye sarf etmeyiniz. Yoksa, sermâyece en âlâ hayvandan elli derece yüksek olduğunuz halde, en ednâsından elli derece aşağı düşersiniz.

Sözler, 11. Söz, s. 116-117

Lügatçe:

vazife-i hayat: Hayat vazifesi.

terbiye-i medeniye: Medeniyet terbiyesi.

muhâfaza-i nefs: Kendini koruma, güvenliğini sağlama.

batın (batn): Mide, iç.

ferc: Dişi üreme organı.

âyâ: (ed.) Acaba, nasıl oluyor.

derc: İçine konma.

letâif: Lâtifeler, duygular.

âlât: Âletler.

cevârih: El, ayak gibi organlar.

havâs: Hisler.

nefs-i rezîle: Rezil nefis.

hevesât-ı süfliye: Süflî, aşağı hevesler.

gàye-i idhâl: Konmasının maksadı.

Cenâb-ı Mün’im-i Hakikî: Hakikî, nimet veren Cenâb-ı Hak.

aksâm: Kısımlar.

sermâye-i ömür: Ömür sermayesi.

istidad-ı hayat: Hayat kabiliyeti.

lezzet-i maddiye: Maddî lezzet.

Bediüzzaman Said NURSİ

17.06.2006


Birbiri içinde esmâ tecellîsi

İstikametli hayat, eşya ve hadiselerin sarılı olduğu esma-i hüsnâ perdelerini iyi ve dengeli okumaktan geçer. Her şeye, taassuptan hâlî olmayan kendi meşrebinin gözüyle bakmak, pekçok esmânın tecellîsiyle tezâhür eden hakikati anlamayı zorlaştırabilir.

Bundandır ki, hakikatin gökkuşağı, meşveretin rahmetinde görünür. Meşreblerin meşvereti, rahmeti celbeder; rahmet de hakikatin yedi rengini ortaya çıkarır. “Ümmetimin ihtilâfında rahmet vardır” hadisinin sırrı da bu olsa gerek.

Herbir varlığın iç içe geçmiş yirmi perdeye sarıldığını ve her bir perdede ayrı ayrı esmânın yazıldığını ifade eder Bediüzzaman. Mevcutlar böyle olduğu gibi hâdiseler de böyledir. Pek çok esmânın perdesiyle sarılıdır.

Herbir perde açılmayı bekler. Tâ altındaki perdeyi de okutsun. Tek perdeyle yetinmek, hakikati anlamada nakıs bırakır insanı. Hakikati aramak için yola çıkan bazılarının hâli buna şahittir. Hakkı ararken bâtıla saplanıp kalırlar. Cebriye, Cebbar ismiyle birlikte Mürîd ve Hakîm isimlerinin tecellîsini de hakikatiyle okusaydı, hataya düşmeyecekti.

Mutezile, Hâlık isminin tecellîsinin, şerri de ihata ettiğini anlasa, “Halk-ı şer şer değil, kesb-i şer şerdir” diyebilecekti.

Hakikati bir yönüyle kavradığı için tam istikameti muhafaza edemeyen meşreplerin hâli de buna misaldir. Meselâ Vahdetü’l-vücud meşrebi, varlıklar üzerine hayal ve vehim perdesini çekmek yerine, onların sarılı olduğu esmâ perdelerini tek tek açarak okumayı başarabilseydi; Hallak, Rezzak gibi Cenâb-ı Hakkın pek çok isminin, hayalî değil hakiki bir vücudu gerektirdiğini bilecek, hakikat mesleğinin yolcuları gibi “Eşyanın hakikati sabit ve gerçektir” diyebilecekti.

Evet, istikametli yol, esmâ-i hüsnâyı dengeli okumaktan geçiyor.

Bediüzzaman “İnsan ve insanın hayatı, esma-i İlâhiyenin tecelliyatına bir tarladır” der. Yaptığımız ve yaşadığımız her şey, esmâ gölgesinde bir ekme-biçme faaliyetidir. Hasta olur, Şâfî olanın şifa tecellîlerini biçeriz. Midemiz, Rezzak olanın rezzakiyet tecellîlerinden istifade eder. Kalbimiz rahîmiyetin, aklımız hakîmiyetin tecellîleriyle gıdalanır. Hâsılı esmâ tecellîlerinin ilmek ilmek dokuduğu bir hayat süreriz. İç içe geçmiş esmâ tecellîleri ile dokunan hayat halısını, nakış nakış okumaktır bize düşen. Ama dengeli, hakikatin muvazenesini bozmadan...

Bu minvalde, meselâ musibetler de, açılmayı bekleyen iç içe geçmiş ilmeklerden, perdelerden müteşekkildir. Dıştaki kahır perdesi, altında lütfu saklar. Kahır ambalajında lütuftur adeta belâ ve musibetler. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Fırtına, zelzele, vebâ gibi hâdiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişafı vardır.”

Kahırda lütfu göremeyen, isyana düşebilir. Görense, “Neylerse güzel eyler” teslimiyeti içine girer. Lütuf ve kahır birlikteliğinin insanı tâbi tuttuğu imtihan böylece gider.

“Birbirine sarılı çok yapraklı bir gül goncası gibi, şu âlem binler perde perde içinde sarılı, birbiri altında saklı âlemleri bu âlem içinde gördüm” diyerek, herbir âlemin Allah’ın bir ismiyle ışıklandığını söyleyen Bediüzzaman, âlemlerin iç içe oluşuyla aslında yine iç içe geçmiş esmâ tecellîlerini de dikkat nazarlarımıza sunar.

İnsan da iç içe geçmiş âlemlerden müteşekkildir. Hem de hayatıyla esmâ-i hüsnayı nakış nakış dokuyan âlemler bütünü. Fakat ne dokuduğunu bilmektir bu âlemi, âlim yapan. Risâle-i Nur’u anlayarak ve kabul ederek okuyanın zamanın mühim ve hakikatli bir âlimi olması da bu sırdan olsa gerek. Anlamak akılladır, hakîmiyet tecellîsidir. Kabul etmek kalb iledir, rahîmiyet tecellîsidir. Hakîm ve Rahîm’e âzam noktada mazhar olan Risâle-i Nur, okuyucusunda da bu iki önemli tecellîyi görmek istemektedir. İkisinin birlikteliğini nazara vermekte, Hakîm ve Rahîm iç içeliğinde okumanın gereğine işaret etmektedir.

Öyleyse “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var.”

İsmail TEZER

17.06.2006


Bediüzzaman’ın esaretten dönüşü

Bediüzzaman Hazretleri, I. Dünya Savaşı’nda talebeleriyle birlikte kurduğu Doğu Milis Teşkilâtı’nın gönüllü alay kumandanı olarak, Van-Bitlis cephesinde Rus ve Ermenilere karşı çetin mücadeleler verir.

Bitlis savunması sırasında bir çok talebesi şehid olmuş, yanında yalnızca dört talebesi kalmıştır. Bediüzzaman bir gece, Rus hatlarını yarıp geçmek isterken yüksekçe bir su kemerinden atlar ve bir ayağı kırılır. Gecenin karanlığında ayağı kırık olarak bir su arkının içinde otuz saat bekledikten sonra Ruslara teslim olmak zorunda kalan Said Nursî’yi önce Van’a, sonra Culfa, Tiflis, Klogrif üzerinden Rusya içlerindeki Kosturma’ya sevk ederler. Yaklaşık iki buçuk yıl esaret hayatı yaşar. Ama o, esirken bile hürdür.

Şubat 1917’de başlayan Rus ihtilâli, Rusya’yı alt üst eden büyük bir karışıklığa sebep olur ve Çarlık rejimi yıkılır. İhtilâlin sebep olduğu bu karışıklıktan istifade eden Said Nursî firar eder. Kosturma’dan Petersburg’a (Leningrad) gelir. Petersburg’dan Almanya sınırına gelen Bediüzzaman’ı Alman askerleri karşılar. Alman sınırına geldiği zaman kendisini hudutta karşılayan Alman askerlerine Türk subayı olduğunu ve esaretten döndüğünü söyler. Alman askerleri derhal esas duruşa geçerek kendisini selâmlarlar. Kendisini alarak karargâha, kumandanların olduğu yere götürürler. Kumandanlar kendisini alâka ve hürmetle karşılar. Almanya’da iki ay kalan Bediüzzaman’ın, Almanlar resmini de çekerler. Bu resim Tarihçe-i Hayat’ta mevcuttur.

Buradan Varşova’ya, oradan da Viyana yoluyla Sofya’ya geçer. Sofya’ya geldiği zaman, Sofya Ateşemiliterliği tarafından kendisine 17 Haziran 1918 tarihli bir pasaport verilir. Pasaportu alan Bediüzzaman, trenle İstanbul’a gelir.

Kaynaklar:

1- www.risaleinurenstitusu.com

2- B.Taraflarıyla B.S.N., N. Şahiner

17.06.2006


Evrâd-ı Kudsiye'den

31. De ki: Ey mülkün hakikî sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de mülkü çekip alırsın. Sen dilediğini aziz eder, yükseltir, dilediğini de zelîl kılar, alçaltırsın. Bütün hayır ve iyilik yalnız Senin kudretindedir. Sen her şeye kàdirsin.

32. Geceyi gündüze, gündüzü de geceye katarsın. Ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarırsın. Dilediğini de hesapsız şekilde rızıklandırırsın.

33. Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin, ey bu dünyada bütün yaratıklarından perdelenmiş olan!

34. Münezzehsin, ey izzet ve büyüklük perdesine bürünen!

35. Münezzehsin, ey her şeyin gerçek sahibi!

36. Münezzehsin, ey kudret ve yücelikte izzet sahibi olan ve ey yedi kat gök ve Cennette olanları bilen!

17.06.2006


Dâvâ arkadaşlarına tatlılıkla muâmele etmek

* Dâvâ arkadaşlarınla ve ehl-i imanla bir iş göreceğin zaman tatlılıkla, mülâyemetle, mahviyet ve tevazu ile muamele et. Bu güzel ahlâklara riâyetle hâsıl olacak bir hizmette, sertlik, şiddet, hiddet, inatçılık göstermek mânâsız, hattâ ahmaklık olur.

* İslâm düşmanları karşısında çarpışan yiğitlere şefkat, muhabbet ve hürmet et. Tâ ki, Kur’ân ve iman hizmeti yolunda başını koyarlarken, senden zorluk çekmesinler.

17.06.2006


Atâ, kaza, kader

İ’lem eyyühe’l-aziz!

Cenâb-ı Hakkın atâ, kaza ve kader nâmında üç kanunu vardır. Atâ, kaza kanununu; kaza da, kaderi bozar.

Meselâ: Birşey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kaza demektir. O kararın iptaliyle hükmü kazadan affetmek, atâ demektir. Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kaza kanununun kat’iyetini deler. Kaza da ok gibi kader kararlarını deler. Demek, atânın kazaya nisbeti, kazanın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kaza kanununun şümûlünden ihraçtır. Kaza da kader kanununun külliyetinden ihracıdır. Bu hakikate vakıf olan arif, “Ya İlâhî! Hasenatım senin atândandır. Seyyiatım da senin kazandandır. Eğer atân olmasaydı helâk olurdum” der.

Mesnevî-i Nuriye, s. 175

17.06.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 
 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004