Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 27 Eylül 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Bu zihniyetle demokrasi olmaz

Hep yazıyorum: Türkiye’de tam demokrasi yok; militarizmin vesayeti altında yarı askerî, yarı demokratik bir rejim var. Demokratik rejimlerde, bizim Anayasamızda da yazıldığı gibi, egemenlik milletindir. Millet bu egemenliğini seçtiği temsilciler eliyle kullanır. Ülke, milletin seçtiği parlamentonun oluşturduğu hükûmetler tarafından yönetilir. Başta silahlı kuvvetler olmak üzere, yürütme organının bütün unsurları, kayıtsız şartsız hükûmetin emrindedir.

AB’nin, birlik ve bütünlüğümüzle ilgili müdahalelerine haklı olarak kızıp tepki gösteriyoruz. Lâkin, AB bazen haklı tesbitlerde de bulunuyor. Bu haklı tesbitlerinin başında da, Türkiye’de silahlı kuvvetlerin gereğinden daha fazla yönetimde söz sahibi olması geliyor. Zaten bu da ‘militarizm’ demektir.

Silahlı kuvvetlerin bütün dünyada tek görevi vardır: Millî savunma. Eğer silahlı kuvvetler bunun haricindeki bir alanda ağırlığını koymaya kalkarsa; o ülkenin rejimi artık ‘demokrasi’ olmaktan çıkar; ‘askerî vesayet’ rejimi olur. Türkiye’de de 27 Mayıs’tan sonraki yaklaşık yarım asırlık dönemde durum budur.

Dünyanın neresinde genelkurmay başkanlarının, kuvvet komutanlarının, yüksek rütbeli generallerin, ülkenin meşru yöneticilerinin, başbakanlarının, bakanlarının gözünün içine baka baka ‘laiklik dersi’ verdiği ve onları yerden yere vurduğu görülmüştür? Dünyanın neresinde bir kanun tasarısı görüşülürken, konuyla hiç bir ilgisi olmayan askerî mercîler bildiri yayınlarlar? Dünyanın neresinde siyasî iktidarlar askerin müdahalesinden ürkerek icraatlarını ayarlarlar? Dünyanın neresinde silahlı kuvvetlerin komuta değişikliklerinde ve devir teslim merasimlerinde siyasîler elleri yüreklerinde beklerler?

O halde, Türkiye’deki siyasî rejime nasıl olur da demokrasi dersiniz?

***

Ülkenin Kara Kuvvetleri Komutanı, kalkıp şöyle konuşuyor: ‘Bugün, üzülerek ifade etmek istiyorum ki; irticai tehdit, bazı kesimler kabul etmese de, kaygı verici boyutlara ulaşmaktadır. Devrimlerin; bazı kesimler tarafından bilinçli, sabırlı ve planlı bir biçimde aşındırılmaya çalışıldığı ve bu yönde de kayda değer mesafe alındığı bir gerçektir.’

Genelkurmay Başkanı da, devir teslim konuşmasında Türkiye’nin hiç bu kadar kötü duruma düşmediğini söylemişti.

Bir defa, bütün bu iddialar bütünüyle yanlıştır ve gerçeklere aykırıdır. Türkiye, asla kötü durumda filan değildir. Cumhuriyet de tehdit altına girmemiştir. Bu dediklerimi herkesle tartışmaya hazırım. Türkiye’nin toprak bütünlüğü konusunda bazı spekülasyonlar yapılsa da, bunlar laf ü güzaftan öte bir değer taşımamaktadır. Dinî konularda kaygı verici boyutlara ulaştığı ileri sürülen ‘irtica’ ise bir hayalden ibarettir.

Birkaç çarşaflı, şalvarlı marjinal grubun ortalıkta dolaşması haricinde, Türkiye’de irticanın arttığı ifadesi tamamen boş bir iddiadan başka değer taşımaz.

İkincisi, Komutan’ın kastettiği, ‘irticaî tehdidi kabul etmeyen kesimler’ ve ‘devrimleri bilinçli, sabırlı ve planlı bir biçimde aşındırmaya çalışan kesimler’ kimlerdir? Demirel’in dediği gibi kimse karnından konuşmasın. Bugün, TBMM’nin üçte ikisi ve hükûmet ‘irtica tehdidi’ni kabul etmiyor; en önemlisi milletin büyük çoğunluğu bunu kabul etmiyor ve bu tarz iddiaları kendi inancına saldırı olarak algılıyor. Sonra, devrimleri aşındırmaya çalışan siyasî iktidar mıdır? Bunun da açıkça tesbiti gerekir. Eğer öyle iddia ediliyorsa, bir komutanın, emrinde olduğu hükûmeti bu şekilde eleştirmesi hangi demokratik kaideye uygundur, bana söyler misiniz?

***

Bu zihniyetle demokrasi olmaz. Ne yazık ki, -vatanseverce kaygılarla olsa da- askerin siyasî iktidara yan baktığı ve kendisini ‘devrim muhafızı’ olarak gördüğü bir ülkede demokratik rejimi yerine oturtamazsınız.

Radikal, 26.9.2006

Hasan Celal GÜZEL

27.09.2006


 

İnce ayar mı?

Gazetelerde bazı haberler göze çarpıyor: “1 Ekim’de Cumhurbaşkanı Necdet Sezer’in TBMM’de yapacağı konuşmaya dikkat”, “2 Ekim’de Harp Okulu’nun açılış gününde Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın, eleştirilere cevap vermesi bekleniyor.”

Nedir bu eleştiriler? TESEV’in “Almanak Türkiye: Güvenlik Sektörü ve Demokratik Gözetim” adlı yayınının tanıtıldığı toplantının açış konuşmasında, AB Komisyonu Türkiye Delegasyonu Başkanı Kretschmer’in yaptığı konuşma.

Kretschmer, Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin (TSK’nın) kendisini, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinin koruyucusu olarak görmesini eleştirmiş. Kamu hayatının hemen her yönüyle ilgili (din, eğitim, kültürel haklar, üniversite gibi konularda) açıklamalar yapmaması gerektiğini söylemiş.

Askerler, önce sivillerin, bu gibi eleştiriler karşısında TSK’yı korumasını bekliyor. Sonra da bomba gibi çıkışlarla gündemi sarsıyor. Ama, Tayyip Erdoğan, Kretschmer’in eleştirileri karşısında nasıl TSK’yı korusun? O da, Kretschmer gibi düşünüyor.

Hakkâri’deki son eylem de, Avrupa Birliği’nin tenkitlerinin isabetli olduğunu ortaya koymadı mı?

500 kadar insan (askerler ve yakınları), sivil kıyafetlerle çöp topluyorlar; belediyeye, hizmetlerin yapılmadığını hatırlatıyorlar. Dağ ve Komando Tugay Komutanı Tuğgeneral Azmi Utku Cinek’in elinde de bir çöp torbası, o da sivil giyimli askerlerin eylemine iştirak ediyor.

Özellikle “Belediye bölücülük yapma, işini yap” pankartı, fevkâlade provokatif. Hakkâri’de, Belediye Başkanı Metin Tekçe, 2004 yılında 36 bin 450 adet oy aldı. Bu durumda, ona destek veren vatandaşlar da mı bölücü oluyor? Seçilmiş bir organa, nasıl bölücü diyebilirsiniz?

Asker resmen siyasete karışmıştır. Şunu da hemen ifade edeyim ki, bölücülükle böyle mücadele edilmez. Aksine bu durum, ters tepki yaratır.

“Demokrasiye ince ayar yapıldı” diye düşünüyorsanız, Sincan’da tankların yürütüldüğü 28 Şubat sürecini takiben AK Parti’nin iktidara geldiğini unutmayın.

Takvim, 26.9.2006

Nazlı ILICAK

27.09.2006


 

301: “Türklüğü aşağılamak” ve AB ile “tren kazası”...

Radikal gazetesinin dünkü manşetini okurken gözlerime inanamadım. Adalet Bakanı Cemil Çiçek, “Başımıza 301 işini Orhan Pamuk açtı” demiş.

Ve şöyle devam etmiş: “Pamuk dava konusu sözleriyle ilgili önce ‘Söyledim’ sonra ‘Söylemedim’ dedi. Baştan ‘Söylemedim’ dese dava hemen düşecekti. 301’i başımıza o açtı.” Doğru değil. Zira, 301’i “başımıza” o maddeyi bu haliyle yeni Türk Ceza Kanunu’na sokanlar açtı. Üstelik, kanun daha taslak halindeyken, içeriden dışarıdan -AB’den- sayısız uyarı yapıldı, “Böyle madde olmaz. Bu madde başınıza bela açar” diye. İnatla, o saçma sapan madde, Ceza Kanunu’na sokuldu. Varsayalım ki, Orhan Pamuk, “tutarsız” davrandı; ne fark eder? Şayet “tutarlı” davransaydı, Elif Şafak, yazdığı bir romandaki, roman kahramanının sözlerinden ötürü mahkemeye verilmeyecek miydi? Hrant Dink mahkûm edilmeyecek miydi?

301’e dayanarak açılmış 60 dolayında dava var; bu davalar Orhan Pamuk’un davası, onun “tutarsızlığı” yüzünden düşmediği için mi açıldı, Türk Ceza Kanunu’nda 301 diye madde olduğu için mi? (...)

Bu maddeyi “nalıncı keseri” gibi savcıların ve yargıçların eline veren “Türklüğü aşağılamak” gibi son derece “sübjektif” bir hüküm. Hukukun “objektifliği” yani “nesnelliği” ilkesine aykırı. Bana kalırsa, Elif Şafak hakkında, asıl “Türklüğü aşağılamak”, bir roman karakterinin sözlerinden ötürü dava açmak. Zira, bu mantıkla dava açılırsa, dünya edebiyatının en büyük romancısı Fyodr Dostoyevski, ölümsüz romanı “Karamazov Kardeşler”in ünlü karakteri Raskolnikov’tan ötürü “cinayete azmettirmekten” veya “kanunun suç saydığı fiili övmek”ten başını Türk yargısından kurtaramazdı. Raskolnikov, bir katildi. Veya, Gustave Flaubert’i de “Madame Bovary” romanından ötürü “fuhşa teşvik”ten mahkemeye vermek gerekebilirdi.

Elif Şafak’a romanındaki bir karakterin sözlerinden yola çıkarak dava açmak, tüm dünyada “akıl almaz bir geri zekalılık” gibi algılanabileceği için, bunu yapmış olmak, Türk devlet ve hukuk sisteminin “geri zekalılıktan malul olduğu” gibi bir uluslararası algılamaya yol açacağı için pekâlâ “Türklüğü aşağılamak” sayılabilir ve bu konuda “suç duyurusu”nda bulunanlar ve “mahkeme açanlar” için “Türklüğü aşağılamak” maddesi yani 301 işletilebilir. Böyle bir kanun maddesi olmaz. Bu madde kaldıkça, Türkiye’nin AB yolunda Kıbrıs Rumları’na limanları ve havaalanlarını açıp açmamak gerekçesiyle “tren kazası” na ihtiyaç yok. “Tren kazası” 301’in bizzat kendisi. Hükümet, “içindeki çatlak” nedeniyle 301 konusunda besbelli zorlanıyor.

Yoksa, Abdullah Gül’ün, hatta bizzat Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, bu 301’in Türkiye’nin “siyasi ufukları”nı ne denli karartacağını görmekte oldukları anlaşılıyor. Böyle bir durumda, muhalefetin “demokratik zemin” üzerinden hareket etmesi beklenir. Ana muhalefet partisi CHP ise bu noktada tam anlamıyla bir “yüz kızartıcı” davranış sergiliyor. Böyle bir parti, sadece 301 ve “Dokuzuncu Uyuma Paketi” görüşmelerindeki tavrından ötürü bile “sosyal demokrat sıfatı”ndan “boşanmış” addedilebilir. Sosyalist Enternasyonal’in bu partiyi ihraç etmesi gerekiyor. (...)

AB Komisyonu’nun “Türkiye İlerleme Raporu”, 24 Ekim’de yayınlanacak iken, 8 Kasım’a ertelendi. Nedeni, 301’in ortadan kaldırılması için hükümete ve parlamentoya zaman tanımak. Önümüzde, 301’in kaldırılması ve Vakıflar Kanunu’nda yapılması gereken değişiklikler uzanıyor. Bütün bunlar, yasa değiştirme ya da düzeltme meseleleri değil. Ya ne? Şu: 1. Türkiye, “demokratik bir ülke” olmaya; 2. AB hedefinde ilerlemeye kararlı mıdır değil midir? Yani, konu, bir iktidar içi görüş ayrılığı veya bir sıradan “iktidar-muhalefet itişmesi” olmaktan çıkmış, bir “ülke sorunu” haline dönüşmüştür.

Bugün, 26.9.2006

Cengiz ÇANDAR

27.09.2006


 

Sorunların babası

Son dönemlerin sert konuşma görevini üstlenen tüm Kara Kuvvetleri komutanları gibi dün de İlker Başbuğ esip gürlüyordu. “Askerin siyaset üzerindeki ağırlığı tabiîdir, irtica tehlikeli boyutlara ulaşmıştır” vurgusuysa…

Hedef kim, niyet ne diye sormanın hâlâ manası var mı?

Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerden birisi “siyasi alanın daralması, siyaset mekanizmasının zaten eksik olan gücünün biraz daha kırılması”dır. “Siyasetçiye öfkeden kaynaklanan ama sonunda siyasi mekanizmayı hedef alan bir siyasallaşmanın üremesi”dir.

Bu tehlikedir çünkü:

Siyasi alanın yetkilerinin devlete aktarılması, “temsili meşruiyetin zedelenmesi”ne ve “toplumsal taleplerin, katılımın devre dışı bırakılması”na, örneğin AB gibi temel tercihlerde “siyasi kararlara katılma kanallarının tıkanmasına” zemin hazırlar. Kısacası “siyaset-toplum arasındaki kopukluğa yol açar”. Bu kopukluk ise toplumu demokratik kurallar içinde yönlendirmeyi imkansız kılar. Böyle oldukça “yönetimden devlete uzanan, otoriterleşmeyi tahrik eden, tahrik ettikçe sorunları azdıran bir kaosa işaret eder”.

Tehlikelidir çünkü:

Siyasi alanın daralması aynı zamanda “siyasetin doğal işlevlerinden de arındırılması” demektir.

Çünkü siyaset tartışabilmek; kararları müzakere ederek almak demektir. Siyaset temsil demektir; bir ya da birden çok kesimin ortak isteğini hem siyasal hem toplumsal alana taşımak demektir. Bir toplumdaki farklı beklenti, öneri ve taleplerin belirli kurallar, yasalar, ilkeler çerçevesinde karşı karşıya gelmeleri, birbirlerini etkileyerek kararlara zemin oluşturması demektir. Siyaset düşünce özgürlüğü demektir; çünkü farklı kesimler ve talepler arasındaki ortak payda üreten alışverişlerin tek vasıtasıdır düşünce özgürlüğü...

Bunlar olmadan ne huzur olur ne de refah...

(...)

Şimdi, “tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan çıkıyor” benzeri bir soru sormakta ısrarlıysanız, şunu gözardı etmemeniz gerekir:

Türk siyasal sistemine egemen olan, toplumsal, siyasi, kültürel her sorunu güvenlik işi olarak gören ve siyasi tedbirleri asayiş tedbirleri haline dönüştüren “milli güvenlik ideolojisi” bu daralmada tayin edici rol oynar.

Milli güvenlik ideolojisi etrafında örgütlenmiş devlet kurumları ve mevzuat, siyasi partilerden gelse bile asayiş mantığı dışındaki her tür politika ve tartışmayı hedef alır. Sadece siyasetçinin kullanacağı bilgiyi üretip, ona dayatmakla kalmaz, başka bilgi tür üretimini kontrol altında tutar, hatta yasaklar.

Siyaset alanı bu yolla dışarıdan daraltılınca, siyasi alana, etik ve kural yerine, kişiler ve gruplar arasındaki ilkesiz çıkar kavgalarının, makro politikalar yerine güçlenmeye yönelik rant kavgalarının hakim olması şaşırtıcı olmaz.

Bu ülkede değişmeyen işte budur...

Yeni Şafak, 26.9.2006

Ali BAYRAMOĞLU

27.09.2006


 

Mıntıka!

Şu da oldu memleketimde: Bazı erkekler yanlarına eşlerini de alıp kentte çöpleri temizlemek gerekçesiyle büyükçe bir grup halinde yola düştüler, pankart açtılar, bir nevi “gösteri yürüyüşü” yaptılar.

Hakkari’de, Dağ ve Komando Tugayı bir ilke imza attı.

İlk olan, orman yangınından su baskınına kadar koşturan askerlerin göreve çağrılması yahut yürüyüş ne kelime, memlekette bazen darbe bile yapılması değil; komutanın, generalin tercihi ve emriyle, subay, astsubay ve askerlerin, sivilleri çekip “Kışladan Belediye’ye kadar yürümesi” idi.

Ellerinde “Belediye, bölücülük yapma, işini yap!” ve “Bizler burada, belediye nerede?” gibi pankartlarla.

“Bölücülük yapan” zaten yargı konusu oluyor. O belediyeci öyle bir iddianamenin sanığı. Yargılansın.

Ama bu ne!

Yargıyı, hukuku, seçimleri, yetki ve sorumlulukları filan bir kenara atıp sivil giyinse de asker kimliğiyle gösteri yapmak meşru mu?

Meşhur “askere siyaset yasağı” (saçmadır ama!) sadece farklı fikirleri olan erat, astsubay veya subaylar için mi!

Misal, hakları için, haysiyetleri için, aşağılanmamak için, oda hapsini protesto için yürümeye kalksa bazı subay, astsubay, uzman çavuşlar filan, o da demokratik, sivil eylem ile “duyarlı vatandaşlık” sayılacak mı?

Hakikaten; hükümet, Genelkurmay, yargı bunu nasıl kabullenecek?

“Demokratik hukuk devleti” iddiasındaki bir devlet, rejim ile onun temel üç kuvveti, Meclis, yürütme ve yargı bunu nasıl sineye çekecek?

Bu “mıntıka temizliği” sindirilirse, Anayasa’daki bir sürü maddeyi de temizleyin gitsin!

Sabah, 26.9.2006

Umur TALU

27.09.2006


 

Askerlerin sivil kıyafetli ilk eylemi

Hakkari’de yaşananlar için ne diyorsunuz? Dağ Komando Tugayı’nın kampanya başlatmasına, pankartlar açarak yürüyüş düzenlemesine..

Olay şu..

Subay ve astsubaylar eş ve çocuklarıyla birlikte yanlarına 500 kadar sivil giyimli askeri de alarak ana cadde üzerinde çöp toplamaya başlamış..

Sadece çöp toplamakla kalmamışlar..

Pankartlar da açmışlar..

“Artık çöplerle yaşamak istemiyoruz” gibi toplumsal pankartlar da var..

“Belediye bölücülük yapma işini yap” şeklinde siyasal pankartlar da..

Megafonla yapılan anonslardan biri de şu:

“Çevre vergisi veriyoruz, çöp parası veriyoruz, su parası veriyoruz. Belediye çöplerimizi toplamıyor.”

Sivil kıyafetli askerlerin başında da resmi kıyafetiyle Tugay Komutanı Tuğgeneral Azmi Utku Cinek var..

Normal mi?

Hiç değil..

İyi ki karşılarına polis dikilmedi.. İzinsiz gösteri yürüyüşü yapıyorsunuz diye engel olmaya çalışmadı..

Yoksa izinleri var mı?

Valilik onaylı..

Şöyle bir düşünün.. İstanbul’da.. 1. Ordu’ya mensup generaller, subaylar, astsubaylar, erler bir pazar günü sivil kıyafetlerini giyecek, pankartlar açarak, megafonla anonslar yaparak Taksim’e veya Belediye Sarayı’na kadar yürüyecek..

Niye?

Diyelim ki su kesintilerini protesto için.. Diyelim ki çöpler zamanında toplanmıyor diye..

Olacak iş mi?

Ama yer Güneydoğu olunca, oluyor..

Vatan, 26.9.2006

Mehmet TEZKAN

27.09.2006

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004