Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 06 Ocak 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

Basından Seçmeler

 

Bayramda idam, neyi başlattı?

Saddam’ın bir bayram günü idam edilmesi, Birinci Dünya Savaşının başlamasına sebep gösterilen suikastı hatırlatıyor.

Bayramda idamın İslam tarihinde örneği var mı, varsa kaç tane örneği var, bilmiyorum. Irak’ın eski lideri Saddam Hüseyin’in Kurban Bayramı’nın ilk gününde idam edilmesi, nereden bakarsanız bakınız bir tahrik ve aşağılamadır. Tahrik edilen Sünni İslam dünyasıdır, aşağılanan da bütün Müslümanlardır.

Saddam Hüseyin şüphesiz zalim bir diktatördü. Masum insanları katletti.

Kullandığı kimyasal silahları da Batılılardan aldı. Yani zulmünün dış ortakları vardı. Ölümündeki trajedi de, kendini bu dünyada “sultan” zanneden bütün zavallılara bilmem kaçıncı defa bir ibret sahnesidir.

Saddam’ı hem de bayram sabahı Şiiler idam etti. ABD isteseydi buna engel olabilirdi, olmadı. İdam, ABD yönetiminin de işine geldi. Zira işgal öncesinde ileri sürdükleri gerekçeler iyice çürütüldükten sonra, bu idam, Irak’a müdahalelerinin meşrûiyetinin dayanağı yapılacaktı! Tıpkı 27 Mayıs’ta Menderes’i idam edenlerin, “asmasaydık, darbenin meşrûiyetini nasıl savunacaktık?” tavrıdır bu. Görünen o ki, Irak’ta sulh yoluyla çözüm istenmiyor. Beklenen ve körüklenen bir kaos var. “Kaos olmadan, ‘kurtarıcı’ gelmeyecek” diyenlerin hazırlamaya çalıştığı bir cinnet hali... İslam coğrafyası çifte kıskaca alınmış durumda. Bir taraftan, kültürlerarası çatışma adı altında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Batı’nın hedefi yapılmak isteniyor, diğer taraftan da kanlı mezhep çatışmalarının girdabına çekilmek isteniyor.

İran-Irak savaşında bir milyondan fazla insan ölmüştü. Irak’ta da ABD işgalinden bu yana giderek artan Sünni-Şii çatışmalarında 650 bin kişi hayatını kaybetti. Saddam’ın idamı, yangının körüklendiğini ve bütün Ortadoğu Arap ülkelerine yayılacağını gösteriyor. Burada sorulması gereken sorular var:

1. İran, ABD’nin Irak’a müdahalesini bir fırsat sayıp küresel bir aktör olmanın çabası içine mi girmiştir? Ya da İran ne yapmak istemektedir? ABD’nin İran’la ilgili asıl stratejisi nedir?

2. Bu mezhep çatışması Ortadoğu’da hangi Arap ülkesini nasıl etkileyecektir?

Petrol zengini Körfez ülkeleri başta olmak üzere Şii varlığı, bu çatışmalar sebebiyle iç bünyeleri sarsmak üzere harekete geçecek midir? Başta Suudi Arabistan olmak üzere, Sünni Arap dünyasının tepkisi ne olacaktır?

3. Sünni dünyanın en önemli ülkesi Türkiye, tam da AB üyelik sürecine girmişken, bu mezhep çatışmasından nasıl etkilenecektir? İçte ve dıştaki AB karşıtları, doğacak hengâmede hangi hamleleri yapacaklardır? Bu mezhep çatışması Irak’ın parçalanmasını hızlandırır ise PKK bölücülüğünü nasıl tetikleyecektir?

4. Cumhurbaşkanlığı seçimi nedeniyle rejim tartışmasını körükleyenler, sınırlarımızda doğacak bu kaosu kullanmaya kalkacaklar mıdır? Demokrasinin Türkiye’de bir defa daha darbelenmesi ihtimali doğacak mıdır?

5. Tek parti hükümetiyle yakalanan ekonomik istikrar bu ortamdan ve gelişmelerden nasıl etkilenecektir?

Saddam’ın bir bayram günü idam edilmesi, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına sebep gösterilen suikastı hatırlatıyor. Haziran 1914’te Sırp anarşist Gavrilo Princip, Saraybosna’da Avusturya-Macaristan Arşidükü Ferdinand’ı öldürmüş ve asıl sebebi petrol yollarını ele geçirmek olan cihan harbini başlatmıştı.(...)Petrol yine en stratejik yeraltı kaynağı. Ve dünyanın en büyük petrol rezervleri Ortadoğu’da. Türkiye, yine enerji yollarının en önemli geçiş merkezi.

Sözümüz, Türkiye’yi yönetenlere. Tarihin en önemli geçitlerinden birindeyiz. Büyük düşünen, ufuk enginliği olan, kısır çekişmelere takılmayan, kendini aşmış devlet adamlarına ihtiyacımız var.

Zaman, 5 Ocak 2007

Hüseyin GÜLERCE

06.01.2007


 

ABD Saddam’dan daha tehlikeli

İran Irak savaşının sürdüğü yıllardı. İran kentleri bombalanıyor, sivil hedefler vuruluyor, çoluk çocuk can veriyordu. Batılı devletler, dünya ve Türkiye basını, o yıllarda Saddam’ın çirkin yüzünü neredeyse hiç görmedi. Hatta savaşı onun çıkardığı bile pek konuşulmadı. Sonra Halepçe Katliamı geldi. İnsan olan herkesi isyan ettirecek bu vahşetten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz diye düşünülmüştü, ama sessizlik yine sürdü. O yıllarda ABD de Irak’ın elindeki kimyasal silahları sorun etmedi. Hatta daha fazlasını yaptı: savaş Irak’ın aleyhine döndüğünde fiilen devreye girdiği bile oldu. ‘Uluslararası toplum’ Halepçe’nin korkunçluğunu ancak savaş bittikten, Saddam Kuveyt’e saldırdıktan sonra ‘anladı’.

Bütün bunları, Saddam’a insanlığa karşı işlediği suçların kimyasal olan ve olmayan silahlarını kimlerin sağladığını ve işgalden sonraki süreci göz önüne alınca, onu yargılayan uyduruk mahkemeyi de, idam kararını da ciddiye alma imkânı kalmıyor. Çünkü eğer katliamı cezalandıran adil bir mahkeme kurulacaksa, sadece Saddam’ı değil, onu üreten, piyasaya çıkaran ve yıllarca destekleyen devletleri, hükümetleri ve liderleri de yargılaması gerekirdi. Sondan başlayacak olursak, eğer adalet diye bir şey varsa, Saddam’a idam cezası veren bir mahkemenin Bush’a verecek daha ağır bir ceza bulması gerekirdi.

ABD hükümetleri, bugün de insanlık suçu işlemeye devam ediyor. ABD’ye egemen olan irade, dün Saddam’ı beslerken ne yapıyorduysa, aynı politikayı bugünkü şartlarda da aynı kararlılıkla uyguluyor. Guantanamo vahşetinden Filistin’e, Afganistan ve Irak kırımlarına kadar bütün yaşadıklarımız, gerçek bir bela ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Yaşananların yeni bir Moğol İstilası olduğunu söyleyenler haklıdır. Tıpkı onlar gibi ABD’liler de öldürdüklerinin hesabını yapma gereği dahi duymuyorlar. ‘Dün 78 Taliban militanı öldürüldü’ veya ‘Irak’ta devam eden operasyonlarda öldürülen direnişçi sayısı 144’e ulaştı’ gibi haberleri izlerken galiba sadece biz dehşete kapılıyoruz. ‘Taliban’, ‘direnişçi’, ‘falanca grup üyesi’, her kimse, sonuçta sinek öldürür gibi insan öldürülüyor. Bir ülkede bu kadar çok ‘terörist’ olur mu? Irak’ta işgal sonrası sivil ölümlerinin 650.000’i aştığı söyleniyor. Bu sayının çok daha yüksek olması mümkün. Eğer böyle bir ortamda Bush ve diğer ABD’li yetkililer Irak’ta yaptıklarının doğru olduğunu söylemekten çekinmiyorlarsa, bu 650.000 rakamının, yani ölen yüz binlerce Iraklı’nın onlar için bir anlamı olmadığını da söylemiş oluyorlar. ‘Ortadoğulular’ın (Araplar’ın, Türkler’in, Kürtler’in) ABD’nin gözünde bir sinekten daha fazla bir değeri olmadığı açık.

ABD’nin verdiği zarar, bugün artık sadece katliam, işkence ve tecavüz gibi Irak halkına doğrudan kendi verdiği zarar olmaktan çıkmış durumda. İşgalci gitse bile bölge halkları arasında yıllarca devam edecek bir çatışmanın nefret tohumunun kanlı bir toprakta kök salmaya başladığı görülüyor.

Bütün bunları bilmek, bizi başka bir çıkmaz sokağa, milliyetçi tepkiselliğe götürmemeli. Tersine, ABD’yi durduramamanın bölgede yaşayan her ülkeden herkesin sorunu olduğunu görerek, etnik ve mezhebi ayrımların tuzağına düşmeden, makul bir çıkış yolu aramak gerek.

Star, 5 Ocak 2007

Berat ÖZİPEK

06.01.2007


 

Oy avcılığı

AK Parti’nin bayram afişleri genel seçimlerde izleyeceği stratejinin ilk işareti olarak yorumlanıyor.

Her şeyden önce, dini bir bayram için hazırlatılan afişlerde “kurban olam ayına yıldızına” gibi bir sloganla “bayrağa kurban olma” temasını işlemenin yersizliği düşünülürse, bu hiç de yabana atılır bir yorum değil. Tabii, bir alaka kurulmaya çalışılmış “kurban bayramı” ve “kurban olma” eylemi arasında ama bu kadar alakaya ancak “uysa da uymasa da” diyebiliriz. Asıl maksadın, bayram bahanesiyle, kabarışta olduğu söylenen milliyetçi oylara selam göndermek olduğu belli.

Malum, bir yandan hâlâ süren PKK terörü, öte yanda Avrupa Birliği sürecinde ortaya çıkan zorluklar; AB üyesi bazı ülkelerden gelen haksız engellemeler; Kıbrıs ve Ermeni meselelerinde sıkıştırılmamız, bütün bunlar kamuoyunda sağlı-sollu milliyetçi bir çizgiye doğru bir kayışa sebep oluyor. Anlaşılan AK Parti de, bu kayışa bakarak ve şu anda sahipsiz kalmış görünen Genç Parti oylarının MHP yerine kendisine akmasını sağlama hesabıyla, seçim sloganlarını oldukça milliyetçi bir söyleme oturtmaya hazırlanıyor.

Peki bunun neresi yanlış diyebilirsiniz. Bir siyasi partinin toplumsal iklimden etkilenmesinden, seçmen kitlesinin nabzına göre şerbet vermesinden daha doğal ne olabilir diye sorabilirsiniz. Haklısınız, bizim siyasi dilimizde genellikle olumsuz bir deyim olarak kullanılan “oy avcılığı” aslında siyasi partiler için son derece meşru bir pozisyondur. Bir siyasi parti oy avcılığı yapmıyorsa asıl o zaman korkmak gerekir, çünkü sırtını seçmen kitlesinden başka yerlere dayamaya çalışıyor demektir. Siyasi partiler elbette oy avcılığı yapacak, oy istediği kitlenin somut talepleri kadar ruh halini de dikkate alacak. Yeter ki o ruh halini anlamaya çalışırken yanılmasın, hesabını doğru yapsın ve Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmasın!

Ben kendi payıma, AK Parti’nin milliyetçi oyları çekme hesabıyla milliyetçi bir söylem tutturmasının kendileri açısından akıllıca olmadığını düşünüyorum. Eğer AK Parti, seçim kapıya dayandı diye, partinin şimdiye kadar izlediği AB, ABD ya da Kıbrıs politikalarına karşı olan milliyetçi çizgiyle uzlaşır, onun ağzıyla vatan millet bayrak edebiyatına başlarsa, iki şeyden biri olur: Birinci ihtimal, hedef aldığı kitleler bu manevranın bir seçim manevrası olduğunu düşünür, samimi bulmaz, dolayısıyla “milliyetçi atak” hiçbir işe yaramaz. İkinci ihtimal ise bu söylemin milliyetçi muhalefetin tezlerini haklı çıkarması ve sonuçta AK Parti’yi değil MHP’yi güçlendirmesidir. Unutmamak gerekir ki kimse bir çizginin aslı varken taklidine yüz vermez. O milliyetçiler “Demek AK Parti de sonunda bizim söylediğimize geldi” diye düşünür ve oylarını son dakikada milliyetçiliğe sahip çıkan Ak Parti’ye değil, o görüşlerin has sahibi olan partilere verirler.

Ama eğer AK Parti şimdiye kadar izlediği çizgiyle tutarlı kalırsa; milliyetçi çizgiyle yarışa girmek yerine o çizgiyi eleştiri temelinde “asıl yurtseverliğin globalleşmeyi savunmak, AB projesine sahip çıkmak, Kıbrıs’ta çözümü savunmak, Kürt sorunu için siyasi çözüm geliştirmeye çalışmak” olduğunu anlatmakta ısrar ederse, belki o zaman bazı milliyetçileri etkileme ve saflarına çekme şansı vardır.

* * *

AK Parti bu afişlerle kabaran milliyetçiliğin peşine takılmakla hatta onu kışkırtmakla kalmıyor, daha da önemlisi toplumumuzda zaten fazlasıyla güçlü olan “kurban olma” kültürünü de besliyor. Bunu yaparken son yıllarda sık sık tekrarladığı “bireyin çıkarlarının her şeyin üstünde tutulması gerektiği” fikrini de “kurban ettiğinin” farkında bile değil. İnsan hayatının hiçbir şeye kurban edilemeyecek kadar değerli olduğunu inkar ediyor. İnsanların vatana, millete, bayrağa ya da dinlerine kurban olmaya pek hevesli oldukları toplumların bireyin en az geliştiği ve totaliterliğe en yatkın toplumlar olduğunu da düşünmüyor. Ve açıkçası bu nokta bana siyasi yanılgısından çok daha vahim geliyor.

Bugün, 5 Ocak 2007

Gülay GÖKTÜRK

06.01.2007


 

Çatışma politikası

Bu ülkenin sıkıntıları var. Bu sıkıntılar sadece kararların nasıl alınacağına dair meşruiyet tartışmalarından, atanmış-seçilmiş, asker-sivil, çevre-merkez arasındaki gerginliklerden oluşmuyor.

Türkiye’nin somut sıkıntıları da var.

Tesettür meselesi, agresif laiklik anlayışı, Güneydoğu sorunu, kamu borçları ve mobil dış kaynaklara bağlı ekonomik kırılganlık, bu somut sorunların önde gidenleri…

Gerek bu somut sıkıntılar gerekse onların derinleştirdiği iktidar tartışmaları ya da saray çatışmaları, ülkeyi her an bir yol ayrımındaymış havası içinde tutuyor…

Türkiye’deki sert kutuplaşma ve çatışmaların derin anlamlarından birisi de işte bu “yol ayrımı iklimi”nden kaynaklanır.

Zira bu iklim, “atılan siyasi adımların geri dönülmez ve Türkiye’yi sert değişmelere sürükleyecek nitelikte olduğu inancı” üzerine oturur.

Bu ruh hali “siyasete duyulan güvensizlik” olarak da tanımlanabilir.

Nitekim siyaset etrafında, hatta siyaset adına siyaset karşıtlığının iliklerimize işlemesine yol açar.

Örneğin devletin ve devlet etrafında kümelenen grup ve aktörlerin dışa açılma zorunluluğu ile içe kapanma refleksi arasında gidip gelmesinin, bu gidip gelişin Türk siyasetini ve toplumu kökten etkilemesinin ana nedeni de buradan kaynaklanır.

Peki bu “derin anlam” kökünde ne yatar?

Asıl soru budur?

Bu derin anlam aslında başka iki gelişmenin sonucu olarak karşımızdadır...

İlk gelişme, Türk sisteminin modernleşme öyküsünün kritik aşamalarından birisini yaşamasıyla ilgilidir.

Başka bir deyişle, birbirinden ana çizgilerle ayrılmış olan toplumun çevresi ile (yani İslami kesim, Kürtler, gecekondular, vs) toplumun merkezi arasındaki mesafenin azalması, bu ikisi arasındaki temasların artmasına ilişkindir.

İdeolojik bir devlet aygıtının toplumsal merkezi kıskançlıkla koruduğu bir düzende, bu temasın, sentezden çok, yeni paylaşım kavgalarına, devlet ve kamusal alan kontrolu çatışmalarına yol açması; mevcut toplumsal mutabakatları altüst etmesi, toplumsal gruplar arasındaki ilişkileri gerginleştirmesi kaçınılmaz olur.

Nitekim Türkiye bugün toplumsal bütünleşme bunalımını ve siyaset krizini alabildiğine yaşıyor.

Devlet, bu krizin panzehiri olan değişimci yeni bir demokrasi anlayışını dışladıkça, bütünleşme politikasından çok çatışma politikasına saptıkça, otoriterleşiyor.

Otoriterleştikçe değişim, demokrasi, AB gibi meseleler iç politik kavgalarda karşı taraf haline getiriliyor.

Peki Türkiye bu “otoriterleşme öyküsü”yle neden bir yol ayrımına girmiş olsun?

Zira otoriter sistemlerin ömürleri, devletçilik ve popülizmle iç içe geçerek devlet kaynaklarını dağıtmada oynadıkları rolle belirlenir.

Ve Türk siyasal sisteminin, toplumun altındakileri en üste taşıyan, bir kesimden diğer ke-sime kaynak transferlerini sağlayan, patlamaları engelleyen, tepkileri şekillendiren, ilkeleri dışlayıp fayda üzerine kurulu siyasi kültürü devran mekanizması olan devletçilik ve onun türevi olan popülizm, bugün tarihinin en ciddi, aşılması en zor tıkanıklığını yaşamaktadır.

Yol ayrımı duygusunun arkasında yatan derin anlamı üreten ikinci gelişme de, budur...

Ancak bu duygu artık bir fiil aşamasına ilerliyor…

Yeni Şafak, 5 Ocak 2007

Ali BAYRAMOĞLU

06.01.2007

 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri

 

Bütün haberler


 Son Dakika Haberleri

Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004