Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 18 Haziran 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Murat ÇETİN

Modern insanın bir günü



Sabah, “İstanbul trafiği için tavsiyeler paketi” başlığıyla verilebilecek ve dost meclislerinde sık sık dillendirdiğin çözümlerin hiçbirinin hayata geçmediği bir trafiğe gireceksin.

“Trafikteki görgü kuralları” adlı bir başka konuşma konunda dile getirdiğin hususların çiğnenmeye devam ettiğini üzülerek görecek ve bir kaçını da kendin ihlâl edeceksin.

Hastaneye işin düştüğünde, “Sağlık ve sigorta sistemindeki temel yanlışlar” diye başlayan ve seni dinleyenlerin baş sallamaktan yorulduğu uzun konuşmanda yer verdiğin problemlerin devam ettiğine şaşırmayacaksın. Bu problemlerin bir kısmını, “Biz adam olmayız” başlıklı bir ansiklopedide toplayabileceğin “geleneksel” yöntemlerle halledeceksin.

“Bankalar niye kötü?” sorusuna cevap olabilecek yüzlerce maddeyi bir kenara bırakıp girdiğin banka şubesinden, bir işini daha halletmenin rahatlığıyla, belki biraz gülümseyerek çıkacaksın.

“Sokakta satılan yiyecekler mikrop saçıyor” diye başladığın sohbetlerde bahsettiğin tehlikeleri unutup aldığın simiti afiyetle yiyeceksin.

“Kullanmamak lâzım şu kredi kartını” şeklinde özetlenebilecek söylemlerini inkâr edercesine kullandığın kartınla yaptığın alış verişlerle ilgili içinde az da olsa bir “acaba” taşıyacaksın.

Akşam eve uğramadan önce gittiğin markette, “Tüketici nasıl aldatılıyor?” diye madde madde saydığın her türlü hileye maruz kalarak öteberi satın alacaksın.

Üstünde sağlığa zararlı olduğu, öldüreceği, cilde ve daha pek çok şeye kötü etkisi olduğu yazılı olan sigara paketini, “Sigaranın zararları” üst başlıklı konuşmalarına inat içeceksin.

Evde çocuklarına, “Anne babaların yapmamaları gerekenler” başlığı altında toplanabilecek sözleri sanki sen söylememişsin gibi davranacaksın.

“İsraf kötüdür, yapmayalım” diye sloganlaştırılabilecek sözlerini o akşam da unutacaksın.

“Şu televizyon insanı ailesinden uzaklaştırıyor” dediğin televizyonun karşısında saatler geçireceksin.

“Şu diziler… Hepsi birbirine benziyor. Ne saçma” ana başlıklı dost sohbetleri konunu bilmezlikten geleceksin.

Siyasileri eleştirip, söyledikleriyle yaptıklarının birbirini tutmadığını söyleyeceksin.

“Dişler ihmale gelmez” sözlerini bir kenara bırakıp, bir günü daha bitireceksin.

18.06.2007

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Namazdan ancak zevk duyulur



Ne bu fanî dünya, ne de insan bu dünyada kalıcıdır. Burası geçici bir konak yeri, insan da bir yolcudur. Sonsuzluğun yolcusuyuz biz ve burada birer misafiriz. Asıl ve ebedî vatanımız ise Hz. Âdem babamızın geldiği Cennettir.

İşte biz bu dünyaya o ebedî mutluluğu kazanmak için geldik.

Şu dünya hayatı bir katre serap hükmünde, şu dünyevî istikbal dahi sürekli yanan güneşe benzeyen ahiret mutluluğu yanında bir anda çakıp sönen şimşek gibidir.

Hangi aklı başında olan insan bir katre serabı okyanuslara değiştirir ve kim sürekli parlayan güneşi bırakıp da bir anda yanıp sönen şimşeği tercih eder?

Dünyanın, ahiretin bu özelliğini bilen insan dünyaya ebedî kalacakmışcasına bağlanmaz.

Elbet dünya mutluluğumuzu düşüneceğiz, bunun için gerekli her şeyi yapacağız. Ama onu bir düşünüyorsak ebedî mutluluğumuzu bin düşünmeliyiz.

Hem burada, hem orada bize lâzım olacak bir kısım hakikatler var. Bunların başında namaz geliyor. Ona ne kadar muhtacız. Değil tembellik ve usançla, aksine zevk ve şevkle kılmak zorundayız. 21. Söz’de, “Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir? Hiç kat’î senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın?” diye bizzat nefsine hitap eden Bediüzzaman Hazretleri insana usanç veren şeyin tevehhüm-ü ebediyet, yani sonsuz dünyada kalacakmışcasına dünyaya bağlanma olduğunu söylüyor ve “Keyf için ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki, ömrün azdır, hem faydasız gidiyor; elbette onun yirmi dörtte birisini, hakîkî bir hayat-ı ebediyenin saadetine medar [vesile] olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek, usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrike sebep olur”1 diyor.

Dünyada ebedî kalmayacağız. Nazlanmaya da hakkımız yok. Sonra ömrümüz az, hem de faydasız gitmekte. Öyleyse onun yirmi dörtte birisini ebedî mutluluğumuza vesile olacak namaz gibi güzel, hoş, rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek hususunda değil usanç duymak, aksine ciddî bir iştiyakla ona yönelir, kılmaktan büyük bir zevk ve mutluluk duyarız.

Evet, namaz güzel, hoş, rahat ve rahmet bir hizmet. Evini geçindirebilecek kadar cüz’î bir ücret karşılığında günde sekiz saat olmak üzere bir ay boyunca çalışan bir insan hem dünya mutluluğuna, hem de ebedî mutluluğuna vesile olacak güzel, hoş, rahat ve rahmet bir hizmet olan namaza hiç iştiyakla koşmaz mı?

Evet, namaz ebedî mutluluk diyarı olan Cennetin anahtarıdır.

Dipnot: 1. Sözler, s. 243.

18.06.2007

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Siyaset ve tenkit kültüründe seviyemiz!



Siyaset hatırının mahsûlü inanılmaz derecede tenkit ve terbiye sınırlarını aşan yakıştırmalara maruz kaldım. Sonra şöyle düşündüm: Acaba, ben de zaman zaman insafsız tenkitlerde, haksız eleştirilerde bulunuyor muyum?

Risâle-i Nur’da tenkit nedir, ölçüsü nedir; nasıl olmalıdır?

Tenkit, ileri bir kültür, hatta bir san'attır. İslâm âleminin en büyük handikaplarından birisi, “tenkit/eleştiri” kültürü geleneğinin gelişmemiş olmasıdır. “Madem İslâm’dan, Kur’ân’dan bahsediyor, eleştiremem” anlayışı, sükûtu, sükût da yanlışların yaygınlaşmasına sebep olmuştur. Ne var ki, ölçüsüz, seviyesiz, hissî, indî tenkitler, hem münekkidi, hem tenkit edileni yaralar. Özellikle bir cemaat, camia veya gruba dahil olan; zaman zaman kendisini de sorgulamalı ve muhasebe maharetini gösterebilmeli.

“Acaba, kimi zaman, geçici, konjonktürel meselelerden dolayı temel ölçülerimizi ve değerlerimizi bir kenara mı bırakıyorum? İnsaf sınırını aşan tenkit/eleştiri oklarını haksız yere camiamıza, ehl-i hizmet kardeşlerimize mi yönlendiriyorum?” diye düşünebilmeli.

Tenkit, ya hakperestlikten, ya kıskançlıktan, ya cehâletten, ya düşmanlıktan, ya nefretten, ya haksızlığını örtme psikolojisinden veya enaniyetten kaynaklanır... Hakperest tenkidin birinci şartı onu “insafın” işletmesidir. O takdirde gerçeği parlatır. İkinci şartı ise: Hak ve gerçek aşkı olmalıdır. Yâni, sırf doğruların ortaya çıkması için tenkit etmek. O takdirde tenkit, zararlı düşünce ve uygulamaların panzehiri olur.

Aşk ve şevkleri kırdığından münekkidler de, özellikle Müslümanlar, lüzumsuz şeylerden ve sathî bir nazarla birbirini tenkit etmemeli; müşteri gibi yalnız ayıpları görmemeli. Ancak, siyaseti tenkit, faydalı olabilir. Fakat, tenkidi, siyasî gevezelik haline getirmek de bütün bütün tehlikeli. En müthiş maraz ve musibetimiz, cerbeze ve gurura istinad eden tenkittir. Tenkidi eğer insaf işletirse, hakikati rendeçler/parlatır. Eğer gurur istihdam etse, tahrip eder, parçalar. O müthişin en müthişidir ki, akaid-i imaniyeye ve mesail-i diniyeye girse!1

Siyasî tarafgirlik veya şahsî çıkarlar yüzünden ehl-i hizmet arkadaşları, kardeşleri insafsızca tenkitten korkmalı ve titremeli! Aslında insan, mensup olduğu camiasını, cemaati, grubu tenkit edemez. Ahlâkî değerler izâfî/göreceli olduğu gibi; siyasî meseleler de görecelidir. Hiç kimse, siyasetin hatırı için, hizmet ehli arkadaşlarını, özellikle camiasını insafsızca tenkit etme hakkına sahip değil: “Meselâ, bir şahıs, kendi nâmına hazm-ı nefs eder, tefahur edemez. Millet namına tefahur eder, hazm-ı nefs edemez.”2

Bu veciz cümlenin açılımı şudur: Birey, kendi adına gururlanamaz, milleti, camiası adına iftihar edebilir. Camiasını yeremez, kendini yerebilir. Yani, “Aslında ben iyiyim, ben doğruyum, benim gibi birisi yok! Bu millette iş yok, bu cemaat, bu toplum adam olmaz!” deme hakkına sahip değil. “Cemaat yanlış yapıyor, doğru düşünmüyor, hata içindedir!” de diyemez. Cemaat fertlerden meydana geldiğine göre, eğer tenkit olmazsa eksikler nasıl tamamlanacak, ilerleme nasıl sağlanacak? “Emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker” (doğruyu, iyiyi, güzeli işlemek, emretmek; yanlış, çirkin ve kötüden uzaklaştırmak), müzakere, mütalâa ve meşveret ile. İslâm kardeşliği, muhabbet, mensubiyet şuuru tenkit yerine; “eksiğini tamamlamayı, kusurları örtmeyi, ihtiyacını karşılamayı ve işine yardım etmeyi” gerektirir.3. Onun da üslûbu gayet yumuşak, nezih olmalı: “İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle çağır ve onlarla olan mücâdeleni en güzel şekilde yap. Şüphesiz ki, Rabbin Onun yolundan sapanları en iyi bilendir; doğru yolda olanları en iyi bilen de yine Odur.”4

Yoksa, “Hata yapıyorsunuz, yanlış içindesiniz, sapıttınız, saptırıyorsunuz!” gibi; üstelik delil, belge, kaynak göstermeksizin suçlamalarda bulunmak asla ahlâkî değil.

Dipnotlar: 1- Hutbe-i Şamiye, s. 147.; 2- Sünûhat, s. 20.; 3- Lem’alar, 164.; 4- Nahl Sûresi: 125.

18.06.2007

E-Posta: [email protected] [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Köşk'ten evvel başörtüsü soru(n)ları



Konuya iki tesbitimizi aktararak girmek istiyoruz.

Birinci tesbit şudur: Yirmi beş–otuz senedir tanıdığımız, samimî olduğumuz bir aile. Geçenlerde bir vesile ile görüşüp sohbete başladık. Ağabeyimiz dedi ki: "Kırk senedir Demokrat bir aileyiz. Siyasî çizgimizde hiç kırıklık yok. Ama, bu defa kafam çok karışık. Ne yapacağımı bilemez hale geldim. Meselâ, Ağar 27 Nisan'da Meclis'e niye katılmadı, vesaire..."

Ağabeyimizin sorularını cevaplandırmaya, müşkilâtını izale etmeye tam başlamıştık ki, bu defa da ablamız geldi yanımıza ve pür hiddet şunları söyledi: "Ben kesinlikle Demokrat Partiye oy vermeyi düşünmüyorum, hatta oy verecek olanları dahi bundan vazgeçirmeye çalışıyorum."

Hanım ablamız, en büyük gerekçesini de şu sözlerle ifade etti: "Çünkü bu parti, eşi başörtülü dindar bir adamın cumhurbaşkanı olmasına engel oldu."

Konuştuklarımızı bir yana bırakarak, bir gerçeğin altını çizelim: Bu ablamız, AKP'li yakınlarının bu yöndeki telkinlerinden, propagandalarından fazlasıyla etkilenmiş. Dolayısıyla, bu sadece bir örnektir ve buna benzer örneklere yurdun hemen her tarafında rastlamak mümkün. Yani, tehlikeli bir damar yeniden depreşmiş durumda. Bunu hiçkimse inkâr etmeye kalkışmamalı.

İkinci tesbit de şudur: CNN Turk'te yayınlanan "Liderler turu" programına, Ağar'dan sonra Erdoğan da misafir oldu. Gazetecilerin sorularını cevapladı. Soruların bir bölümü, başörtüsüyle ilgili olup, Abdullah Gül'ün muhtemelen bu sebepten dolayı cumhurbaşkanı seçilemediği, yani önüne ciddî engeller çıkartıldığı şeklindeydi.

Erdoğan, bu konuda şunları söyledi: "Eğer oysa (başörtüsü) engel, bu daha üzücüdür. O zaman şunu söylesinler: Başörtülü olan birisi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olamaz. Eşi başörtülü olan, insan bu ülkenin vatandaşı değil mi? Eşinin başı açık olan biri cumhurbaşkanı olabiliyor da, eşi başörtülü olan biri neden olmasın?"

Doğru söze ne denir... Vicdan sahibi olan kimse, şu sözlerin neresine itiraz edebilir ki?

Düz bir mantıkla bakıldığında, Başbakan Erdoğan'a ait bu sözlerin yerli yerine oturduğu görülebilir.

Hatta, seçim atmosferinde sarf edilen bu sözlerin, AKP'ye önemli oranda puan kazandırdığı da söylenebilir. Tıpkı, vaktiyle Erbakan'ın benzer bir atmosferde sarf ettiği "Rektörler, başörtülülere selâm duracak" şeklindeki sözleri gibi...

Ancak, meseleye "Bir sözün kim tarafından, ne zaman ve ne maksatla söylendiği" noktasından bakıldığında ise, farklı bir değerlendirmede bulunma mecburiyetinin hasıl olduğunu da kabul etmek gerekir.

Zira, "Çankaya'da başörtüsü" meselesi açıldığında "Başörtülüler bu ülkenin vatandaşı değil mi?" diye üstüne basa basa ses tonunu yükselten kişi, bu ülkenin başbakanıdır. Üstelik, beş yıla yakındır tek başına iktidar...

Haydi, diyelim ki güçleri Çankaya'ya yetmedi. Peki, o makamın altındakilere, yani kendi yetki ve sorumluluk altındaki kademelere "eşit vatandaşlık" noktasında güç yetirebildiler mi? Dolayısıyla, aynı mantık yürütülerek şu soruları da sorma hakkı doğuyor:

1) Sayın Başbakan! Dört senelik devr–i iktidarınızda olduğu gibi, dün yasaklı bir sınav (ÖSS) daha yaşandı. Sınava, başörtülü adaylar alınmadı. Peki, onlar bu ülkenin eşit vatandaşları değil mi? Ve, bu sorunun muhatabı siz değilseniz, kimdir?

2) Millî Eğitim Bakanlığı olmak üzere, diğer bakanlıklara bağlı bütün resmî kurum ve kuruluşlarda, başörtülü memureler çalışamıyor, öğrenciler okuyamıyor. Siz ve hükümetiniz, bu uğurda ne yapabildiniz?

3) Sayın Başbakan! Çankaya'nın altında ve sizin yönetiminiz altındaki vatandaşlar için konulan ve uygulanmakta olan başörtüsü engeli ne ise, Çankaya için konulan engel de odur. Bunu en başta sizin bilmeniz gerekmiyor mu? O halde, neden tecahül–ü ârifane yapma ihtiyacını duymaktasınız?

4) Sayın Başbakan! Başörtüsü meselesi için, tâ başından (2002'den) beri şunları söylemediniz mi: "Bu, bizim öncelikli meselemiz değildir. Bunun için bedel ödemeye hazır değiliz. Bu iş, ancak mutabakatla, uzlaşmayla hallolur." Evet, bunlar sizin yaklaşımlarınız. Şimdi, buna rağmen çıkıp "Çankaya ve başörtüsü" gibi iki riskli konuda, hiçbir mutabakat ve uzlaşma cihetine gitmeden, adeta bir dayatmanın içine girdiniz. Peki, bu konuda bir hata yaptığınızı hiç düşünmüyor musunuz? Yani, bir özeleştiriye ihtiyaç duymuyor musunuz?

5) TV'de sarf ettiğiniz "Başörtülüler bu ülkenin vatandaşı değil mi?" sözünü, sıradan bir vatandaş sarf etse, gayet normal kaçar. Fakat, siz başbakansınız ve orası acziyet ve sızlanma yeri değil, irade ve icraat yeridir. Siz, bu konuda neden şimdiye kadar en küçük bir icraat ve irade beyanında bulunmadınız?

* * *

Şimdi, tekrar meselenin başına dönerek, konumuzu toparlamaya çalışalım.

Tesbitlerimiz gösteriyor ki, siyaset sahnesinde bazı kimseler tarafından hem takıyye yapılıyor, hem de dinî argümanlar bir istismar malzemesi olarak kullanılıyor. Güyâ, bunların hiçbiri olmayacaktı; ama, görüldüğü gibi pekâlâ oluyor, yapılıyor, ediliyor...

Yani, bir yandan "Biz dinî bir parti değiliz. Referansımız İslâm değildir" gibi sözler sarf ediliyor, bir yandan da "Eşi başörtülü dindar bir cumhurbaşkanını seçtirmediler" denilerek, muhalif partiler millet nazarında yıpratılmaya çalışılıyor.

İstiyoruz ki, Sayın Başbakan da hem yapılan bütün bu istismarlı propagandalardan haberdar olsun, hem de kendi sözlerinin de nereye varacağını çok iyi hesap ederek sarf etsin.

Son olarak, herkes için "Lûtfen, dürüst, ciddî ve samimî olalım" çağrısını bir kez daha tekrarlıyoruz.

Siyasî tarafgirlik, ne zaman sirayet eder?

Evet, önemli bir suâl şeklinde sık sık karışımıza çıkıyor: "Tarafgirlik marazı ne zaman ve hangi durumlarda sirayet edip yayılmaya başlar?" diye.

Üzüntüyle ifade edelim ki, bazı dostlarımız bu illeti zaman zaman bize de nisbet ediyor ve "Asıl, siz tarafgirlik yapıyorsunuz" diyorlar. Cidden, haksızlık ediyorlar. Neden mi?

Bir kere, siyasete "ehvenişer" düstûruyla bakanlarda inat ve tarafgirlik hastalığı olmaz. Zira, desteklemiş oldukları siyasîleri ne tam dindar kişiler olarak görür, ne de onları birer melek gibi tahayyül eder. Yani, rey verdiği adayları mâsum ve günahsız diye addetmez. Keza, muhalif partideki iyi adamları da asla şeytan yerine koyarak bakmaz. İyi ise iyi, dürüst ise dürüst; istediği kadar muhalif olsun. Bu durumda, elbette ki tarafgirlikten söz edilemez.

Ama, bütün bunlar bir kenara itilerek, din adına siyasete bakılır da, partiler ve kişiler ona göre tasnif edilirse, şüphesiz işin rengi de değişecektir. Yani, siyaset meydanına din namına çıkıldığında, o takdirde, kişi tuttuğu partiyi bir nev'î din ve desteklediği adayı da en dindar şahıs olarak görür. Onu mâsum bilir, hiçbirine kusur kondurmaz. Hatta, parti liderini bir nev'î Mehdi olarak görür ve arkadaşlarını da "Mücahit! Mücahit!" diyerek alkışlar...

İşte, o mendebur tarafgirlik marazı da bu noktada ortaya çıkar ve kişilere sirayet etmeye başlar. Zira, asıl mesele "din için siyaset" olunca, elbette ki taraf olmak, yani tarafgirlik siyaseti de kaçınılmaz olacaktır.

Şahsı adına siyasetle meşgul olduğu halde, şu bulaşıcı tarafgirlik hastalığına yakalanmayana ne mutlu.

Seçim vaadleri

Bazı partiler, akla ziyan vaadlerde bulunmaya devam ediyor.

Rekabet yarışı, had safhada.

Seçmen vatandaş ise, bunlarla dalgasını geçercesine "Pazarlık payı yok mu?" diye soruyor.

İşte, bu karambolden birkaç kesit.

X Partisi: "İşsiz olan herkese 350 YTL maaş verileceeek!"

Vatandaş: "Rica etsek, bunu 400'e çıkaramaz mısınız? Lütfen bunu bize çok görmeyin. Hem, 400, yahut 500 deseniz, sermayeden ne kaybedersiniz ki?"

* * *

Y Partisi: Her Türk kadınına seyyânen 500 YTL maaş verileceeek!

Vatandaş: Sayın politikacı! Bu rakamı belirlemede pazarlık yok mu acaba? Meselâ, rica etsek de bu maaş limitini 750 YTL'ye çıkarsanız olmaz mı? Hani ne demişler: 'Dilin kemiği mi var?' canım.

* * *

Z Partisi: Hamile olan her Türk kadınına 'Hamilelik sigortası' getirilecek, ayrıca her doğum için teşvik ücreti verileceeek!

Vatandaş: Sayın politikacı! Rica etsek, acaba şu hamilelik süresini de 9 aydan 3 aya indiremez misiniz? Ayrıca, ikiz veya üçüz doğuracak kadınlar için neler vaat edeceğinizi de lütfen belirtiniz.

* * *

W Partisi: Hiç kimsenin cesaret edemediği bir vaadde bulunuyorum: Bütün vatandaşlarımızın güneş ışığından yararlanma hakkı mutlaka sağlanacaktııır!

Vatandaş: Yaşa, varol! Şak şak şak! Gerçekten de çok cesur ve çok da cömertsiniz.

Bir başka vatandaş: Sayın politikacı! Gölge etmeyin, başka ihsan istemez!..

18.06.2007

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Hiçbir amel karşılıksız kalmayacaktır!



Harun Bey:

*“Zilzal Sûresinin kısaca açıklamasını yapar mısınız?”

Davranışlarımızın karşılığına, bedeline, müeyyidesine ceza diyoruz. Cezayı kaldırmak aftır. Cezayı şiddetlendirmek ve arttırmak da zulümdür. Kur’ân şüphesiz affı ve bağışlamayı tavsiye eder.

Kur’ân’a göre öncelikle birbirimizi bağışlamalıyız. Fazilet budur. Eğer bağışlayamayacak isek, Kur’ân’ın ceza ölçüsü oranında ceza isteme hakkımız vardır. Bu oranı aşamayız. Aşarsak ceza vermiş olmayız, zulüm yapmış oluruz. Kur’ân ceza ölçüsünü, “cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş, yaraya yara”1 tarzında formüle etmiştir. Adalet budur.

Cehennem hiçbir şekilde, hiçbir kimse için zulüm değil; amelimizin tam karşılığı ve tam (birebir) cezasıdır. Cennet ise, günahlarımıza karşılık bizi cezadan koruyan, günahlarımızı affeden ve bizi bağışlayan Yüce Allah’ın lütfu ve fazlı ile girmemizi kolaylaştırdığı lütuf ve mükâfat yurdudur.

İşte bu İlâhî ceza usulü sosyal ilişkilerimizde de hâkim olmalıdır. Yani, bir tokada karşılık vermeyip affetmek fazilettir; bir tokada karşılık, bir tokat vurmak cezadır, iki tokat vurmak ise zulümdür. ”Bana vurmasaydı. Benim onurumla oynadı. Şuna bir vurayım, başını gözünü dağıtayım” deyip ona onun vurduğundan daha şiddetli vurmak zulümdür.

Ne esef vericidir ki, beşerî ilişkilerimizde zulmü çokça işlediğimizi çok zaman fark etmiyoruz bile. Bize yapılan bir haksızlığa karşılık, “Hakkımızı alıyoruz” diye haddi aştığımız çok vâki oluyor. Bu haksızlık ve zulümler, eğer helâlleşmez isek, mahşer gününde karşımıza çıkacaktır. Ahkemü’l-Hâkimîn olan Cenâb-ı Allah, o gün aramızda, Kur’ân’da bildirdiği “cezâ usûlü” ile hüküm verecektir. Yani bire bir. Biz kimin ne kadar hakkını gasp etmişsek, almışsak veya yemişsek, işte aynen o hak kadar ceza göreceğiz. Veya o cezanın ağırlığı oranında sevabımızdan alınıp ona verilecek. Eğer sevabımız yoksa o cezanın ağırlığı oranında onun günahından alınıp bize yüklenecek.

Birer hayat tecrübesinden alınan “Eden bulur”, “Ne ekersen onu biçersin,” “Gülme komşuna, gelir başına,” “Ceza amel cinsinden gelir” tarzındaki cezâ kaidelerini çok zaman kendi yaşadığımız bir veya birden fazla olayla da tasdik etmişizdir. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm buyurdu ki: “Şu beş şeyin cezası dünyada hemen verilir: 1- Zulmetmek, 2- Hainlik etmek, 3- Anne babaya eziyet etmek, 4- Akrabalarla ilişkiyi kesmek, 5- Yapılan iyiliği görmemek.”2 Allah’ın adaletinin hayatımızda ne kadar hâkim olduğunu görmek için, olaylara azıcık dikkatle ve ibretle bakmak yeterli olacaktır. Üstad Bedîüzzaman Hazretleri bu hadisin üçüncü maddesini, “Sen vâlideynine (anne ve babana) hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hizmet etmeyecektir.”3 sözüyle izah eder.

Cezayı hâkim takdir eder. Biz hâkim değiliz. Hükümlerimizde haddi aşmaktan ve haksızlık yapmaktan kendimizi koruyamayız. Bundan dolayı uğradığımız haksızlıklarda derhal ceza vermek yerine, affetmek bizim için en doğru olanıdır. Çünkü cezâ vermeye kalktığımızda,—eğer gücümüz yetiyorsa—yalnız cezâ ile yetinmiyor, zulüm de yapıyoruz. Bizim affetmemiz, yarın rûz-i mahşerde ona hesap sorulmayacağı anlamına gelmiyor. Eğer şimdilik onu affetmemize rağmen hakkımızı helâl etmemişsek, mahşer günü ona hesap sorulacak ve hakkımız ondan bire bir alınacaktır. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, “Kıyâmet Gününde haklar elbette sahiplerine verilecektir. Hattâ boynuzsuz koyunun hakkı boynuzlu koyundan alınacaktır!”4 hadisi ile bu cezâsı çetin günden haber vermektedir.

Zilzal Sûresi, kıyamet sarsıntılarını haber veren, ismini de verdiği haberden alan bir suredir. Zilzal; şiddetli sarsıntı, kıyamet sarsıntısı, her şeyi yerle bir eden devâsâ deprem demektir. Bu surenin meali şöyledir: “Ne zaman ki, yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır! Ve yer yüzü bütün ağırlıklarını dışarı çıkarır! Ve insan, “ne oluyor buna?” der. O gün yer yüzü, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir. Çünkü Rabb’in ona konuşmasını emretmiştir. O gün insanlar yaptıklarının karşılığını görmek için hesap yerinden bölük bölük dönerler. Kim zerre kadar bir iyilik yaparsa, onun mükâfatını görür. Kim zerre kadar bir kötülük yaparsa, onun cezasını görür.”5

Sûre, kıyamet gününün dehşetli sarsıntısını ve insanların bu sarsıntı karşısında şaşkınlığını ve çaresizliğini haber vererek başlar. İnsanın, “Ne oluyor?” diye sarsıldığı bir günde; yeryüzünün, insanın kendi üzerinde yapıp ettiklerinden haber vermesi ilginçtir; yaratıldığı günden beri suskun yeryüzüne Allah’ın konuşmayı emretmesi ibret vericidir! Yeryüzü bir yargıç gibidir sanki. Hayır; yargıç gibi, bir avukat gibi konuşan bir şahittir artık o! Demek insanın bütün amellerine ve yapıp ettiklerine bir şahit de—şimdilik hiç farkında olmasak da—yeryüzüdür.

Zilzal Sûresi son iki âyetiyle, zerre kadar iyiliğin sevapsız kalmayacağını, zerre kadar kötülüğün de cezasız kalmayacağını; böylece Allah’ın, hiçbir amelimizi, hiçbir davranışımızı, hiçbir yönelişimizi ve hiçbir günahımızı yok saymayacağını, ne yapmışsak cirmi kadar bir karşılıkla Allah nezdinde mutlaka cevap bulacağını ilân etmiş bulunmaktadır.

Dipnotlar: 1- Mâide Sûresi: 45 2- Câmiü’s-Sağîr, 3/960 3- Mektûbât, s. 252 4- Riyâzu’s-Sâlihîn, 204 5- Zilzal Sûresi: 1-8

18.06.2007

E-Posta: [email protected]




İsmail BERK

Sosyal / siyasî projeksiyonlar - 4



11- Bu çağın sosyal boyutlu etkileşim araçları ve insan psikolojisinin kattığı sosyal psikoloji ve bunu etkileyen endüstriyel psikoloji üzerinden gidersek, iletişim yoğunluklu algının her an yeni bir bilgiyle tanıştığını biliyoruz.

Bilgi yerine gözlem, görsellik, hissetme ve düşünce parametrelerine gönderilen mesajlar; beraberinde davranışı etkileyen “kaynak” ve “hedef” kalitesini de gündeme getirmektedir.

Bilgi çağı ötesi bir aydınlanma/idraklenme ve bilgi yönetimi marifetiyle üst kavramlarla buluşma ve bunu bir prensibe göre kabullenme, reddetme veya tanışma süreci, teferruatın malûmatfuruşluğa geçişini engellemektedir.

Tam bu safhada sosyal mesafe farkının azaldığı, sosyal zekânın kavrama gücü ve sosyal algının bulanıklaştığı zamanlarda, insanın şaşmaz üst disiplinlere ve doğru rehber görüşlere ihtiyacı vardır. Çözüm, o anlarda problemin içinde ve sıcak etkinin yönlendirdiği tahrikkâr ve inandırıcı olma çabasına sürükleyen propaganda veya kendini savunma psikolojisinde saklı etkilere mesafeli durmaktır.

Böyle zamanlarda, yakın olayın dışına çıkmak, üçüncü gözün sorgulamasına açık olmak, muhakemenin terazisinde kendimizi başkasıyla tartmak ve görünmeyeni fark etme insafına ve hakperestliğine yönelmek, sosyal realitemizi kuvvetlendirir.

Sosyal realite, bizim dışımızdaki birey ve toplum tutumlarını ve beklentilerini doğru anlama ve ona çözüm sunma yaklaşımımızı bir referansa ve kuvvetli ölçülere dayandırma gayretini gerektirir.

Sosyal vak’alar, dondurulamaz. Gelişim sürekliliği içinde insanlar, toplumlar, kitleler, milletler ve ülkeler kendi iç sistemlerinin dayanıklılığına göre ve dış etkilere açık ve kapalı oldukları belirleyici kapasitelerine göre büyüme ya da daralma yaşarlar.

Tıpkı bir organizma gibi, organizasyon alt yapıları, dayanışma becerileri, kavram ortaklıkları ve hedefe duyarlılık dereceleri ile buna hazırlanırken zihin ve duygu odaklanmaları, sosyal dinamizmin en önemli domino etkisini oluşturur.

Düz mantığın üst ifadesi ne kadar doğru ise, onu uygularken sosyal zekânın kavrama ve idrak etme basiretini kullanmak da o kadar gereklidir. Şahsileştirilmeyen ve merkeze kendimizi koymadığımız bir sosyal ihtiyaç, bizi sosyal hayatın parçası yaptığı gibi fedakârlık ve tevazu içinde samimî münasebetlere götürür.

12- Sosyal siyaset ve siyasetin sosyal realitesi, prensiplerin izdüşümüne imkân verir. Günlük yorumları ve emanet kararları ve geçici çözümlerle tepki psikolojisini ıskalar.

Hal böyle olunca, üslup ve dozaj bile esas değildir. Bunlar hakikatin merceğine inen ışığın yakıcı doğrularını değiştirmez. Bu gerçek, kimsenin siyasî tahtlarına ve siyasî oluşumlarına İslâmî bir kılıf, dinî bir kimlik ve dayatmacı manevî bir taciz yükleyerek, ehl-i imanı dünkü duygularıyla teslim aldıkları gibi, tekrar istismar etmesine müsaade etmez.

Siyaseti, hayatın, demokrasinin ve seçme seçilme hakkının bir temel parçası olarak gören her vatandaş, siyaset yapabilir, rekabet edebilir ve kendince yol ve usuller geliştirebilir. Buna değerler üzerinden bir motif, velev ki dolaylı hatta isteği dışında da olsa yüklemek vebaldir, sonuçta istismardır ve başkasının kudsiyetlere saldırmasına kapı açmaktır.

Bu güne kadarki, siyasî laboratuvarımız ve son yüzyılın siyasileşen dinî akımları ve kudret peşinde güç merkezli bir zemin kazanmak isteyen İslâm dünyasındaki bütün hareketler bu zor, çetrefilli ve gittikçe mevkileşen bir dinî otorite etrafında siyasallaşmadan kurtulamadı. Çünkü metotları bunu gerektiriyor.

Farklı ve günümüze hitap eden, müşfik ve akl-ı selim metot sahibi Bediüzzaman, bu konuda bize ışık tutmakta, bizi rahatlatmaktadır. Zamanın öğüttüğü ve rendelediği doğruların anlaşılması zaman alsa da.

Az gelişmiş, vatandaşına değer vermeyen, demokrasiyi/istişareyi hazmedememiş, devlet odaklı bir İslâmı yorumlayan ve ona kilitlenen her düşünce, politik bir savrulmanın, didişmenin ve ihlâsı kırıcı, ahlâk ve ubudiyeti zorlayıcı bir sürecin tabiî parçası olmaktadır.

Esastaki bu itirazımız başkalarınca mazur görülen çevreleri, bizim de tasvip etmemiz anlamına gelmiyor. Sürekli bir başkasının hatalarından beslenerek tabanda oluşturulan siyasî blokların sertleşmesi, siyaseti yanlış mecralara su taşıyan bir zemine sürüklemektedir. Günümüzün taze vakıası bu. Toplumu yanlış ve mağdur rolünde yönlendirmek, ajitasyonlarla tahrik ederek, kendince kitleleri diri tutmak, sağlıklı bir bünyenin tarzı değildir.

Bediüzzaman’ın sosyal projeksiyonları ise, günlük meselelere göre tahvil olmadığı için etkisini devam ettiren bir çizgidir.

18.06.2007

E-Posta: [email protected]




Nimetullah AKAY

İnancımızda sebat edelim



İnsanoğlu hayatını yaratılışına uygun bir şekilde geçirmekle mükelleftir. Varlıkların en mükemmeli olarak yaratılan, en güzel duygulara sahip kılınan, bütün varlıkların sultanı haline getirilen insanoğlu gündelik gelişmelere göre hayatını yönlendirmemeli.

İnsanı aslî vazifelerinden uzaklaştırmak için zihinleri saplantılarla bulandırmaya çalışan şeytanlara karşı bizler tedbir almak zorundayız. Aklımızı, kalbimizi, zihnimizi ve diğer duygularımızı nefsin ve şeytanların tasallutundan kurtarmak bizim en büyük görevimizdir.

Zaman zaman kendimize sorular sormalı, kendimizi hesaba çekmeliyiz. Her an düşünmemiz, hiç unutmamamız gereken Rabbimizi yeterince hatırlayıp hatırlamadığımızın hesabını yapmak zorunluluğumuz bulunmaktadır. Kafamızı nelerin meşgul ettiğini, kafamızı meşgul eden şeylerin hayatımızı nasıl etkilediğini de düşünmemiz gerekmektedir.

Hesabımızı iyi yapmazsak, ömür dakikalarımızı uygun yerlerde geçirmezsek dünya hayatımızı düzene sokmamız mümkün olmayacağı gibi, ebedî hayat nimetinden de mahrum kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağız.

Hiçbir dünyevî gelişme zamanımızı olabildiğince Rabbimizi düşünmekle geçirmemize engel olmamalı. Hiçbir gelişme Peygamber Efendimizin (asm) sünnetlerini hayatımıza geçirmemiz kadar bizleri meşgul etmemeli.

Bizler, umumiyetle menfaat üzerine dönen günümüzün siyasî gelişmeleriyle zamanımızın çoğunu geçirmek için bu dünyaya gönderilmedik. Kendi insanî cevherlerimizi insanların geçici siyasî heveslerine kurban edecek kadar zengin değiliz. Bize emanet olarak verilen duygularımızı emanet sahibinin izni dairesi dışında kullanmaya hakkımız yoktur.

Gündemimizi gündelik, geçici siyasî olaylar, olduğundan fazla meşgul etmemeli. Ölümün küçük kardeşi olan uyku âlemine daldığımız zaman, en son düşündüklerimiz dünyanın insanı esir alan geçici olayları olmamalı. En son düşündüğümüz, en son zikrettiğimiz, bize düşünme nimetini veren Rabbimiz olmalı.

Hiçbir insan, insanlığın medar-ı iftiharı olan Allah’ın yüce Habibi (asm) kadar zihnimizi meşgul etmemelidir. Hiçbir insanın hayat tarzı onunki kadar hayatımıza girmemeli. Dünyanın geçiciliğini ve ölümü, dünyada ebedî olarak yaşama duygusundan daha fazla hayatımıza yerleştirmeliyiz. Evet, bizler zamanımızı, bizleri çok az ilgilendiren dünyanın fanî değerlerinin peşinden harcayacak kadar kendimizi serbest görme lüksüne sahip olmamalıyız.

Zamanı harcama noktasında kendimizi sınırsız yetkiye sahip görmeyelim. Zaman bizim değildir. Kendimizin de sahibi değiliz. Gücümüzün sınırları oldukça dar. Fakrımızın ve aczimizin sınırları ise kâinat kadar geniştir.

Kendimizi bir şey sanmanın gaflet uykusundan uyanmak zorundayız. Ağzımızdan en fazla hangi tür hecelerin, kelimelerin çıktığını değerlendirebilmemiz için uyanık olmamız gerekir. Konuşmaya başladığımız zaman kelimelerin bizlerden dâvâcı olabileceğini hesap etmemiz gerekir. Kullanabileceğimiz kelimeler, dünyanın kayda değmez gelişmeleri yolunda harcanmak için bizlere verilmemiştir.

Günün sonunda en fazla hangi tür kelimelerin ağzımızdan çıktığını düşünebiliriz. Bunun hesap kitabını yapabilir, böylece nefsimizle kozlarımızı paylaşma imkânına kavuşabiliriz. Mübarek sevgisinin kurtuluşumuz için gerekli olduğunu bildiğimiz Peygamber Efendimizin (asm), dilimize sahip olmamız gerektiği yolundaki hadis-i şeriflerini hatırlamamız gerekir. Dile sahip olmanın önemli bir yolu da, bir kere konuşmak için belki bin kere düşünmektir.

Hâsılı siyaset gibi cazip oluşumlardan dolayı Hakka giden yolumuzu ihmal etmeyelim. Şimdi her zamandan fazla dikkat etmek zorundayız. Şimdi her zamandan fazla Rabbimizi düşünmek ve arzularını yerine getirmek için çaba göstermek durumundayız. Hiçbir dünyevî faaliyet bizleri asıl görevimizden uzaklaştırmamalı.

Düşünme ve gerçeği hatırlama özellikleri dumura uğramışlar gibi, esen dünyevî ve bilhassa günümüzdeki siyasî rüzgârlar bizleri savurmamalı. İnancımızda, imanî meşrebimizde sebat etmeliyiz. İmanın, İslâmın, Kur’ân’ın cereyanından ayrılmazsak sırat-ı müstakîm olan yolumuzdan hiçbir fani bizi ayıramayacak, bundan şüphemiz olmasın.

18.06.2007

E-Posta: [email protected]




Hakan YALMAN

Sağlam kimlik birlik ruhu ile olur



Bazı haller vardır ki oluştuktan sonra geri dönülmesi hiç oluşmamasından daha kötüdür. Meselâ İslâm dairesine girdikten sonra çıkmak, girmemiş olmaktan daha kötü bir durumdur. Sakal bıraktıktan sonra kesmek, sakal bırakmamaktan daha kötü bir durumdur. Başı örttükten sonra açmak, başını örtmemekten daha kötü bir durumdur. Aslında bu tarz fiilleri yerine getirmenin gemileri yakmak şeklinde algılanması gerekiyor. Özellikle İslâmın izzetini ilgilendiren ve Müslüman olan her insanın kuvve-i maneviyesi ile alâkadar olan yukarıdakine benzer durumların sonuçları çok farklı olacağına dair kudsî kaynaklarda da işaretler bulunmaktadır. Kişinin başını örtmemesi sadece kendini ilgilendiren bir günahtır, ancak başını örtmüş birinin açması bütün âlem-i İslâmı ilgilendirir ve bu topluluğun kuvve-i maneviyesini kırmak şeklinde bir sonuç doğurması sebebiyle tüyler ürperten uhrevî bir müeyyidesi ve dünyevî mes'uliyetinin olması muhtemeldir. Çünkü sebep olan yapan gibidir.

Batı kendi hayat standartlarını bütün dünyaya yaymaya ve kendi değer yargılarını dayatarak tek tip global bir kültür oluşturmaya yönelirken, hedef kitle olarak çoğunlukla Müslümanları ön plana çıkarmakta ve onların nefis mücadelesinin merkezinde yer alan hazlara yönelik ruhunu istismar edebilmektedir. Oluşturulan eğlence ortamları, şehevî arzuları galeyana getiren her türlü aracın kullanılması, düşünceden uzaklaştıran bütün oyalayıcı araçların kullanılması gençlikte var olan güçlü bir benlik, acz ve fakrını hatırlatacak hastalık, sıkıntılar ve ölümlerle nisbeten seyrek olarak yüzleşmesi ve kendinden uzak bilmesi, bunları unutturma amacına yöneliktir. Manen zayıf ruh hali ise buna çok yatkın ve bu yönden aldatılmaya fazlası ile müsaittir. “Cazibedar bir fitne” terimi bu mânâyı karşılıyor olmalıdır. Bediüzzaman bu probleme asıl darbeyi Hazret-i Muhammed’den (a.s.m.) aldığı dersle ölümü hatırlatmakla vurmaktadır

Bediüzzaman’ın “beşerin nefs-i emmaresi” olarak adlandırdığı, ben merkezli şekillenmiş modern hayat, cazibeli ancak geçici ve günü birlik bütünü kuşatmayan sadece algıların alanına sınırlı, dar bakışlı çözümler sunabilir. Bunlar birer çözüm olmaktan çok göz boyama ve aldatmacadır. Duygular köreltilerek, belirli noktalardaki hassasiyetler kırılarak bu noktaya ulaşılır. Bu aldatmaca karşısında herkes, özellikle de hanımlar risk altındadır. Dâvâmıza gönül vermiş hanımlar aynen Üstad gibi karşılarında büyük bir yangın var, içinde arkadaşları kalmışcasına imanlarını ve dostlarını kurtarma gayreti içinde olmalı ve bu koşturmaca esnasında ayaklarına dolaşanlara ehemmiyet vermemelidirler.

Son zamanlarda özellikle hanımlarımızın başlarını açma noktasında bir zaafiyet sergilemesi Müslüman kimliğin zedelenmesi ve kamu vicdanında olumsuz tesirleri açısından ciddi yaralanmalara yol açmaktadır. Şu dönem İslâm âleminin ve Müslümanlık kimliğini benimsemiş olanların ihtiyaç duyduğu en önemli şey sağlam ve sarsılmaz bir kişiliktir. Taassup olmaksızın salabet ve kişilikli esneklik bu anlamda anahtar terimler olabilir. Kişiliği zedelenmiş ve çok hafif esintilerle yıkılan kimlikler Bedr’in aslanları ruhundan çok uzak kalacaklardır. Halbuki şu gün Rabbimiz’in ihsan ettiği hürriyet bu ruh ile edilmiş güçlü duaların neticesidir.

Hayat ne şekilde geçerse geçsin, sonunda karşılaşılacak vazgeçilmez hakikat ölümdür. O noktadan sonra yaranmaya ve güzel gözükmeye çalıştığınız hiç kimse yanınızda ve yardımcınız olmayacaktır. Ruhunda o Cemal Sahibi Zat’ın sıcaklığını hissetmemiş bir ruh bu anlamda kısmen mazur olabilir. Ancak o kuşatıcı muhabbetin sıcaklığını hissetmiş bir ruhun bu o anlamda kaçabileceği hiçbir yer yoktur. O anlamda İslâm Tarık bin Ziyat ruhlu olmayı gerekli kılar. Girerken iyi düşünülmeli ve geri çıkmamak üzere girilmelidir. İslâm kimliği kalıcı ve salabetli olmalıdır. Kırılgan, zayıf ve otorite karşısında değerlerini savunamayan kimlikler sadece kendi ruhlarını dejenere etmediklerini ve İslâm dünyasının kuvve-i maneviyesine zarar verdiklerini unutmamalıdırlar.

Bu anlamda ruh birlikteliğine ihtiyaç çok daha fazla artmıştır. Maddî rüzgârlar karşısında savrulmamak için birliktelik ve el ele tutuşmaya ihtiyacımız var. Bu yazıyı o birliktelik ruhunu hissettiğim YENİSİAD’ın Kızılcahamam toplantısından gönderiyorum. Batının maddeyi ön plana çıkarmaya çalışan ve maddî güçle ezmeye çalışan baskısı karşısında bu çıkışın nurlu sermayenin gücü olmasını diliyorum. Toplantıda da bu ruh çok hakimdi ve herkes geleceğe umutla bakıyordu.

Bu samimî duâ inşaallah manen terakkinin maddeten terakkiye mütevakkıf olması sebebiyle ortaya konmuş bir duâ olduğunu görüyor insanlık. İslâm âlemi için çok hayırlı neticeler vereceğine inanıyorum.

18.06.2007

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Darbe rüşveti



Filistin’de Gazze ile Ramallah arasında restleşme sürüyor. Bunun sonucunda kendisinden istendiği gibi Mahmut Abbas olağanüstü hükümeti atadı. Bunun sonucunda Gazze ve Batı Şeria’da ayrı ayrı iki hükümet teşekkül etmiş oldu. İpler tamamen koptu ve köprüler atıldı. Halit Meşal’in görüşme isteği ‘Katillerle görüşmeyiz’ denilerek Fetih tarafından reddedildi. HAMAS’a misilleme olarak Batı Şeria’daki varlığı tasfiye edildi. Yandaşları tutuklandı ve tutuklanıyor.

Abbas’ın attığı bu adımdan sonra ilginç gelişmeler yaşanmaya başlandı. Arafat döneminin güçlü maliye bakanı olarak bilinen Selam Feyyaz teknokratlardan oluşan olağanüstü hükümetin başına getirildi. Feyyaz ilginç bir kişilik. Kestirmeden söylemek gerekirse Filistin’in Kemal Derviş’i. Uluslar arsı mahfillerin mutemet adamı. Abbas’ın bu Filistin’i ikiye bölme kararından sonra hemen destek yağmaya başladı. Elbette ilk önce İsrail hükümeti ve Olmert bunu tarihî bir fırsat olarak nitelendirdi. Ve bunun kutlamasını yapmak ve müdavele-i efkârda bulunmak üzere Olmert, Bush’un yanına gitti. Bu gezi önceden planlıydı, ama son gelişmelerle birlikte ehemmiyet kazandı. Ve Abbas’a destek mahiyetinde Batı Şeria’ya olan ambargo kalkarken Gazze’ye devam kararı alınmış ve bu bağlamda, İsrail ilk önce de Gazze Şeridi’ne yakıt sevkiyatını durdurmuştur.

Aslında Alvero Deseto ve ardından İngiliz yardım kuruluşu The Christian Aid Charity’nin suçlamasında olduğu gibi bu süreci sözümona uluslararası camia veya Ortadoğu Dörtlüsü denilen grup tetiklemiştir. Bunun sonucunda tek başına hükümet olan HAMAS’a yönelik katı bir ambargo uygulanmıştır. Ardından Fetih’le birlikte kurulan millî birlik hükümetinde de HAMAS kanadına yönelik bu ambargo devam etmiştir. HAMAS kuşatma altında hükümet etmeye çalışmıştır. Ve olağanüstü hükümet kurulması kararından hemen sonra İsrail tarafı kabinede HAMAS’lı bakanlara yer verilmemesi halinde sözkonusu hükümeti tanıyacaklarını duyurmuştur. Sebebi ve sonucu onlar tayin etmiş ve Fetih ile HAMAS’a ise gereğini icra etmek düşmüştür.

***

Ve Selam Feyyaz hükümetine yönelik İsrail ve ABD’nin tavrı dikkat çekici niteliktedir. Sanki bu gelişmeyi bekler gibiydiler. Tutumları, devlet darbesine yönelik bir ikramiye veya rüşvettir. Nitekim Hürriyet gazetesi konuyla ilgili haberinde şu başlığı kullanmıştır: “Hükümeti kur, yardımı kap (al).”

HAMAS’la boşanma Fetih için malî kapıları açmıştır. Ama bu Fetih’e destek aslında Filistin halkının aleyhinedir. Bu adımla birlikte Filistin devleti hayal olmaya veya hayalet bir varlık olmaya daha fazla yaklaşmıştır. Elbette bu adımın ödüllendirilmesi lâzım. Ve gerçekten de olağanüstü hükümet kurulmasıyla birlikte ABD kesenin ağzını açacağını ilân etti. Niye açmasın? ABD bu tür darbeleri hep ödüllendirmiştir. Arafat’a yaptıramadıklarını Mahmut Abbas’a yaptırdılar. Arafat’ı taşeron olarak nitelendirmişlerdi, ama Arafat istedikleri kıvama gelmedi ve onu gözden çıkardılar ve zehirlediler. Şimdi HAMAS ile ve daha ötesi Gazze’den boşanma karşılığında Abbas’ı ödüllendiriyorlar. Bu hem HAMAS, hem de Fetih için bir Pirus zaferi bile değildir. Olmert de ABD’nin ardından Fetih için kesenin ağzını açacaklarının sinyalini vermiştir. Olmert HAMAS’ın seçim zaferinden sonra dondurdukları 100 milyon dolarlık kesinti fonunu Abbas yönetimine aktarmaya hazırlanıyor.

***

Bu devlet darbesiyle ilgili ödüllendirmeyi okurken Sabah gazetesinin bu yönde bizim tarihimizden bir benzeri kesiti okudum. 27 Mayıs 1960 darbesinden hemen sonra ABD Büyükelçisi Fletcher Warren darbe başı Cemal Gürsel ile görüşüyor. Darbecilerin ABD’ye eli mahkûm. ABD darbeyi finanse etmeyi reddetse darbe başlamadan bitecek ve kadro çökecek. Bu görüşmede Cemal Gürsel’in: “1 Haziran’da maaşları ödemek için para lâzım’ dediği tarihî zabıtlara geçiyor. Dönemin tanıklarından emekli Amerikalı general Fred Hayes de Alparslan Türkeş’in darbe sabahı tanklarla elçiliğin kapısına dayandığını ve acil koduyla 50 milyon dolar istediğini ifade etmişti. Demek ki darbeciler arkalarını ABD’ye dayamışlar. Darbecilere para lâzımdır. Bundan dolayı Selam Feyyaz’ın başbakanlığa getirilmesi ve ABD ve İsrail’in kesenin ağzını açması tesadüf olamaz. Tarihî kayıtlar darbelerle akçeli ilişkilerin geçit resmi gibidir.

18.06.2007

E-Posta: [email protected]




Yeni Asyadan Size

Kitapta yaz atağı



Yeni tanzimle neşredilen renkli, büyük boy külliyatı okuyucularının hizmetine sunan Yeni Asya Neşriyat, şimdi de aynı tarzın orta boylarını yayına hazırlıyor. Lügatçenin aynı sayfada yer aldığı yeni tanzimde indeks, dipnot, sözlük ve kronolojik bilgilere de yer veriliyor. Daha önce Sözler, Lem’alar ve Mektubat’ın satışa sunulduğu, Şualar’ın da baskı aşamasında olduğu renkli, orta boy külliyat yıl sonu itibarıyla tamamlanmış olacak.

Karton kapak cep boy risalelerin de baskısı devam ediyor. Yeni tanzimle hazırlanan 23. Söz ve Sünnet-i Seniyye risaleleri gelecek hafta okuyucuyla buluşacak. Hazırlığı devam eden cevşen ve tesbihatların değişik boyutlardaki yeni versiyonları da önümüzdeki günlerde piyasaya arz edilecek.

Öte yandan, Yeni Asya Neşriyat, Risale-i Nur’un şerh ve izahı mânâsını taşıyan eserlerle, diğer ihtiyaç duyulan alanlardaki kitap çalışmalarını devam ettiriyor.

***

Bürolarımız toplanıyor

Büro temsilcilerimiz bu hafta sonu neşriyat hizmetlerimizi görüşmek ve gelecek dönemin planlamasını yapmak üzere İstanbul’da toplanıyor. Güneşli tesislerimizde yapılacak toplantıda, kitap, gazete, dergiler, takvim ve imsakiye ana başlıkları üzerinde durulacak. Gelecek dönemdeki promosyon kampanyalarımız konusunda görüşleri de alınacak temsilcilerimize Prof. Dr. Sabri Erdil tarafından pazarlama semineri verilecek. Açılışını gazetemiz imtiyaz sahibi Mehmet Kutlular’ın yapacağı toplantı Boğaz gezisiyle sona erecek.

***

Mahallî haber ve röportajlar

Daha önce de yazmıştık. Ancak tekrar hatırlatmakta fayda olduğuna inandığımız mahallî haberler konusuna bir kez daha değinmek istiyoruz. Anadolu’daki büro ve temsilciliklerimiz ile, fahrî muhabirlerimiz kanalıyla gelen mahallî haberler, haber merkezimiz için önemli bir zenginlik oluşturuyor. Ancak gerek gönderimden kaynaklanan gecikmeler, gerekse fazlasıyla yerel özellikler taşıması bazı haberlerin değerlendirme dışı kalmasına yol açabilmektedir. Bir olayın haber vasfı taşıması için orijinal olması, geneli ilgilendirmesi, gününün geçmemesi gerekir.

Bu hatırlatmalardan sonra, yerel haber, fotoğraf ve röportajlarınızı sizlerle iletişimimizi kolaylaştırmak için açtığımız [email protected] adresine bekliyoruz.

Bir hatırlatmamız da röportajlar konusunda olacak. Branşında uzman bir bilim adamı, herhangi bir ünlü san’atçı, bir siyasetçi, devlet adamı, bürokrat, akademisyen ya da mahallî bazda bir yönetici gibi toplumca tanınmış kimselerle röportaj yapılmak istenildiğinde, mutlaka yazıişleri sorumlularımızla irtibat kurularak görüş alınmasında fayda var. Özellikle seçim atmosferine girildiği şu dönemde muhabir ve temsilcilerimizin kendi inisiyatifleri ile yapacakları röportajlar yayınlanmama riski taşımaktadır. Böylesi hoş olmayan durumlarla karşılaşmamak ve muhatapları da rencide etmemek adına röportajlar konusunda mutlaka bizimle iletişim halinde olmanızı istirham ediyoruz.

***

Bornova büromuz yeni yerinde

Gayretli çalışmalarıyla göz dolduran Salih Sütçüoğlu sorumluluğunda yürütülen Bornova büromuz yeni adresine taşındı. İzmir’in bu şirin ilçesindeki büromuzun yenilenmiş şekliyle de hayırlı hizmetlere vesile olmasını ve vatan sathını bir mektep yapmada önemli görevler üstlenmesini diliyoruz.

***

Bir mektup

Silifke’den Fatih Ongun kardeşimiz yazdığı mektupta samimî duygularını bizimle paylaşmış: “Değişen dünya hadiselerinde, bilhassa siyasî meselelerde, kimilerinin kafasının karışık olduğu bu zamanda hizmet-i Kur’âniyenin esaslarını isabetli ders veren Risale-i Nur Külliyatından örnekler vererek okuyucularına yorumlayan gazetemiz ve yazarlarını tebrik ederiz.

Bütün gazetelerin tirajının düştüğü yaz mevsiminde, Silifke Yeni Asya Bürosu olarak ilçemize tatil amacıyla gelen okuyucularımız ve dostlarımızla irtibat kurup ikamet yeri, köy, deniz kenarı, yaylada da olsa gazetemizi adreslerine günlük olarak ulaştırdığımızdan dolayı özellikle tiraj artışı sağlanmaktadır.

Selâm, saygı ve duâ ile...”

Hepinize iyi haftalar dileğiyle...

18.06.2007

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Asıl tehlike



Son sözü yine en başta söylemek durumundayız: Bir kısım insanlar; dini, İslâmı, Kur’ânı ‘asıl tehlike’ olarak görmek ve öyle de göstermek istiyor. Oysa ‘insanlık’ için asıl tehlike, dini/ İslâmı ‘tehlike’ olarak görmek ve göstermektir. Bu durum sadece ülkemizde değil, bütün dünyada da böyledir.

Millî Eğitim Bakanlığına bağlı bir okulda, bir ‘devlet’ üniversitesinin desteğiyle/ organizasyonuyla yapılan ‘anket çalışması’nda, velilere sorulan ‘dinî içerikli sorular’ın garip karşılanması, eleştirilmesi bize bunu düşündürdü. Engelli otistik çocukların anne ve babalarının ayrı ayrı doldurulması istenen ‘anket’te, “Hayatınızın herhangi bir döneminde din eğitimi aldınız mı?”, “Aldığınız din eğitimi çocuğunuzdan dolayı karşılaştığınız zorluk ve sıkıntıları kontrol etmenizde yardımcı oluyor mu?” ve benzeri ‘tehlikeli!’ sorular yer alıyormuş.

“Devlet” üniversitesinin desteğiyle böyle bir anketin uygulanmasına karşı çıkan bir köşe yazarı, “Velilere bilimsel açıdan el uzatmak, yardımcı olmak, sorunlarına çözüm bulmak yerine, bu tür sorular soruluyor” diye uygulamayı mümkün olan en ağır şekliyle eleştirmiş. (Bakınız: Emin Çölaşan, 17 Haziran 2007)

İlk önce, uygulanan ‘anket’in ‘bilimsel’ olup olmadığını ‘bilim adamları’ tartışmış olsa bir anlamı olabilir. Üstelik, ‘anket’i hazırlayan da bir ‘devlet’ üniversite olduğuna göre, konuyu tartışmadan ‘bilim dışı’ ilân etmek ne derece doğrudur? İtiraz edilen nokta, ankette ‘din/İslâm’ ile ilgili soruların yer almasıdır. “Dinden/ İslâmdan niçin rahatsız oluyorsunuz?” diye sorulsa, mutlaka “rahatsız olmayız, ama böyle bir anketin ‘devlet’ okulunda yapılmasına itiraz ediyoruz” derler. İyi de ‘rahatsız’ olmanın başka bir göstergesi var mı? Hem, din/İslâm hayatımızın bir parçası değil mi? İlgili ankette velilere sorulan soruların cevaplarından bir ‘ders’ çıkarılamaz mı? Herhangi bir devlet üniversitesinde ya da Millî Eğitime bağlı bir okulda ‘din’ ile ilgili sorular sorulamaz mı? Çocukları engelli anne-babalara böylelikle imtihan olduklarını hatırlatacak ve çektikleri sıkıntılar karşısında teselli verecek bir anket yapılmasına itiraz etmenin; Türkiye’nin gerçekleriyle ters düşeceği apaçık ortada değil mi?

Din ile, İslâm ile ilgili her soruyu, her çalışmayı ‘laikliğe aykırı’lık ya da ‘irticaya destek’ olarak görürseniz, kesin hataya düşersiniz. İtirazlarınızda haklı olduğunuzu düşünüyorsanız, daha başka temel konulara itiraz etmelisiniz. Meselâ, bugün itibarıyla okullarımızda—yetersiz de olsa—-Kur’ân’dan, Hz. Peygamberimizden—şükürler olsun ki—müsbet mânâda bahisler var. Kur’ân’ın hak kitap olduğu anlatılıyor. Dolayısı ile Kur’ân’daki beyanlar anlatılmış, ‘övülmüş’ oluyor. O zaman, bunlara itiraz ediniz! Ediniz ki, asıl maksadınız, hedefiniz, niyetiniz anlaşılsın! Gerçek anlamda bunlara itiraz ettiğinize, ancak bunu ifade etmeyi uygun görmediğinizi düşünüyorsanız, o zaman böyle bir ankete de itiraz etmeyiniz!

‘Din/ İslâm’ konusunda yapılan bir ankete itiraz eden yazının yayınlandığı gün ilginç bir haber yayınlandı. Habere göre, ODTÜ’de öğrencilere ‘şarap içiciliği’ kursu veriliyormuş. Üniversitenin ‘Best Öğrenci Grubu’ tarafından düzenlenen şarap kursuna katılan 14 ülkeden 18 yabancı öğrenci, dünyaca ünlü Kalecik Karası şaraplarının üretildiği fabrikaları gezmişler. (AA, 17 Haziran 2007)

Üniversitelerin yaptıkları işlere itiraz edilmesi gerekiyorsa, asıl bunlara itiraz edilmeli. İnsaflı olup ‘asıl tehlike’yi görelim.

18.06.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004