Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 15 Haziran 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

Hüseyin YILMAZ

Cemil Meriç’e göre Said Nursî



Hayata gözlerini 12 Aralık 1916’da, Hatay Reyhanlı’da açar, Hüseyin Cemil Meriç. Gözlerinin hayat arkadaşlığı otuz sekiz yıl sürer, vefatına kadar devam edecek otuz üç yılı onların rehberliğinden mahrum yaşar. Yaşamak ne kelime, otuz üç yıl süren bir isyan, körlüğe isyan. Nihayet her faninin hayatını noktalayan ecel, Meriç’in çileli hayatına 13 Haziran 1987’de son verir. Cumhuriyet devrinin bu kutup yıldızı âhiret yolculuğuna çıktığında yetmiş bir yaşındadır ve arkasında cihânşümûl zekâları doyuracak çapta muazzam bir eser külliyatı bırakmıştır.

Meriç, herşeyden çok mütefekkirdir, düşünce adamıdır. Düşünce adamı, bitmek tükenmek bilmeyen arayışları olan adamdır. Suya hasret çöl sakinleri gibi yaşar. Susuzluğunu gidermek için, vehimlerin vücut verdiği bütün vahalara koşar; bütün kaynaklara eğilir, hepsinden içmek ister... Maksadı kanmaktır, kanmak ve sükûn bulmak. Meriç’in hayatı, hakikati bulma arayışları ile geçer. Düşünce mabedlerini ard arda ziyaret eder, nefes nefese dolaşır zirveleri. Tecessüslerinin emrinde düşünce ırmaklarına dalar, ummanlarda kulaç atar. Hakikati bulma ümidiyle bataklıklara bile dalar...

Mütefekkirin susuzluğunu giderebileceği kaynaklar nâmütenâhi değildir. Dün kana kana içtiği kaynağa bu gün iğrenerek bakar; zirâ önceki gün su sanıp doyasıya içtiği mainin bir lağım sızıntısı olduğunu fark etmiştir... Bâzen şelâlelerin gürültüsüne koşar, ayağı kayar ve bir uçurumun dibinde bulur kendisini. Yara bere içinde kaldığına aldırmaz, suyun şırıltısı ile mesttir. Doyasıya içer... Ama bu kaynak da saf değildir, susuzluğunu gidermek yerine daha çok susatır...

Meriç, Batı’nın düşünce kaynaklarının içinde meydana getirdiği yangını söndürmenin Şark’ın semavî irfanıyla mümkün olduğunu ömrünün son çeyreğinde iyiden iyiye hisseder. Bu münzevî düşünce fâtihi, bilhassa iki isim karşısında ürpertiler geçirir. Biri Rifai, diğeri Bediüzzaman... Kenan Rifai, Meriç’in hayâl ve ümitlerine hakikat zenginliği katar, içini ferahlatır, ürpertiler geçirmesine sebep olur, heyecanlarını dalgalandırır. Rifai, huzurunda sükûn bulunacak bir tasavvuf ehlidir, mütefekkir için. “Bir parça Hint, bir parça Mevlâna. Ve kanma bilmeyen bir yaşama susuzluğu. O da bir tekrar. Ama şeriatın katı kaidelerine mahpus değil. Aşkı dinleştiren bir tanrı adamı”1 diye sever onu...

Bediüzzaman’a gelince... Meriç, tek kelime ile, Üstâd’a hayrandır... Ruhî med ve cezirleri bu hayranlığa gölge düşürmez. Mahrem ve has sohbetlerdeki tenkidadatı sıradandır ve çoğu zaman mütefekkirin öğünme ihtiyacını besler. Efkâr-ı ammenin huzuruna çıkan bütün düşüncelerinde Bediuzzaman’a duyduğu hayranlığı haykırmakta tereddüt etmez. Nitekim Said Nursî hakkında yazılmış edebî metinlerin en güzellerinden birine, belki de en güzeline imza atar. Gençliğinde komünistlikle itham edilip takibat gören Meriç, vefatına 4 yıl kala, 7 Mart 1983 târihli Hamle dergisindeki yazısında Üstâd’ı övdüğü için yargılanır.2

Daha 1963’te Jurnal’ine düştüğü not bu bahis için kayda değerdir:

“Said-i Nursî’nin risâlelerini okumak için toplanan üç beş vatandaşın tevkifi, tabiî hukuk bakımından hamakatle kaynaşan bir cinayettir. Ahlâksızlığın, bencilliğin, kayıtsızlığın ferman ferman olduğu bir ülkede, bir kitabı, ahlâktan, insanlıktan bahseden bir kitabı okuyanlar ancak takdire lâyıktır. Soğuk ve süprüntülüklerden devşirme, maddeci, sözde maddeci yayınlardan tiksinen, kendilerine insaniyetçi süsü veren bir alay züppenin sapıklıklarına iğrenerek bakan ve bir kurtuluş arayan samimi çocuklar... Davranış bakımından kendimi onlara çok yakın buluyorum.”3

Eserlerinde, yazılarında ve sohbetlerinde Said Nursi’ye atıflarda bulunur Meriç. Kader bahsi gibi zor bir mevzuu okuyucuları için Üstad’ın rehberliğinde vuzuha kavuşturmaya çalışır. Yirmialtıncı Söz’ün kısa bir hülâsasından sonra aczini ve Bediüzzaman’a duyduğu hayranlığı şu ifadelerle haykırır:

“Yazı şu ezelî hükümle tuğralanıyor: ‘Kader’e îman, imanın erkânındandır. Kısaca, hayat-ı insaniye bütün teferruatıyle kaderin mikyası ile çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor.’

“Üstâd şimşek pırıltıları ile aydınlanan bu karanlık bölgelerde büyük bir güvenle dolaşıyor. Üslûb kesif ve izahlar inandırıcı. Asırları kucaklayan bir tefekkürün çağdaş idrâke seslenişi, yaralanan bir idrâke, yabancılaşmış bir idrâke. İrfanımızın madde-i asliyesi olan bu fikirleri ne kadar anlayabiliyoruz? Heyhat; ne meselenin kendisine âşinâyız, ne mefhumlara.”4

Said Nursî ve Risâle-i Nur Külliyatı, Meriç’in hakikat arayışını bitirecek, susuzluğunu giderecek kaynaktır. Bunu o da hissetmiştir: “Said-i Nursî kavliyle fiilini birleştirmiş insan. Mücâhit insan. Kürtçü değil. O devirde tek başına karşı koyabilmiş. Düşüncesinde sosyalizm, sınıf çatışması da var. Adamı inceledikçe hürmetim artıyor”5 der.

Ne var ki, Meriç hiç bir zaman şâkirt olamaz... Düşüncesindeki istihâleye amelî hayatı ayak uyduramaz ve buhranlar geçirir. Üstâd ona göre, inzibat adamıdır. Amelde daha esnek ve daha kucaklayıcı gördüğü Kenan Rifai’ye bu sebeple sığınır. Nasip meselesi deyip, geçelim...

Benim için Meriç, düşüncesi kadar, hattâ ondan da çok, üslûb ve dil noktasından hayranlık uyandırıcıdır. Türkçe için Meriç büyük hazine ve emsâlsiz kaynaktır. Türkçe konuşan, Türkçe yazan kaç kişi bunun farkında? Bilmiyorum... Ama en azından Millî Eğitim ve Kültür Bakanlıkları bütün unsurlarıyla bu hazinenin farkında olmaya mecbur değiller mi? Belki, bu suâle verilecek menfi bir cevap bütünüyle haksızlık olur, ama yapılması gerekenlerin çokluğu düşünülünce bu suâl kaçınılmaz oluyor. Evet, Türkçe konuşan herkesin Cemil Meriç’e bir borcu vardır: Milleti millet yapan temel unsurlardan biri olan dillerine yaptığı büyük hizmete karşılık, şükran borcu...

Mütefekkiri vefat yıldönümü münasebetiyle rahmet ve mağfiretle anarken, yazıyı onun o veciz ifadelerinin muhteşem bir tablosu ve intibahının bir vesikası gördüğüm o harika metinle noktalayalım:

"Said Nursî

“Said’in müridi, bir havariler ormanı. Yekpare ve kesif. Ağaçlar kaynaşmış birbirleriyle. Ve bağrında adsız bir uğultu yükseliyor... Bir fırtına rüzgârına benzeyen Nur risâlelerinin zaman zaman boğuk, zaman zaman heybetli yankısı.

“Said, dağbaşında va’z eden bir mürşit. Hor görülenler, her şeyini kaybedenler, mukaddesleri çiğnenenler ona koştu akın akın.

“Nass’ların yalçın duvarları arkasından geliyordu bu ses, târihin içinden geliyordu: Kabuğuna çekilmiş yüz binlerce insanı uyandırdı. Bu hayalî insanlar o konuştukça gerçekleşti. Yâni, Nurculardan önce kelâm var.

“O konuştukça, laikliğin kartondan setleri yıkıldı birer birer. Kentle köy, çağdaş uygarlık düzeyi(!) ile Anadolu, tereddütle inanç... Karşı karşıya geldi.

“Nurculuk, bir tepkidir. Kısır ve yapma bir üniversiteye karşı medresenin, küfre karşı îmanın, Batı’ya karşı Doğu’nun isyanı. Her risâle bir çığlık, şuuraltının çığlığı. Zulmün ahmakça taarruzu olmasa, bu münzevi ses böyle sayhalaşır mıydı?

“Tanzimattan beri her hisarı deviren teceddüt dalgası ilk defa olarak Nur kalesi önünde geriler. Bu emekleyen, bu kekeleyen yığın, devrim yobazları için bir yüz karasıdır. Düşünmezler ki kendi yüz karaları bu. Nurcuları yok farz etmek, gaflet. Nurcular adalarında kendi hayatlarına devam edebilirler. Ama kökünden kopmak kimseye mutluluk getirmez. Aydının görevi fildişi kulesini yıkarak bu mazlum kitleyi muhabbetle bağrına basmak, acısını anlamaya çalışmak.

“Said-i Nursî, bir kavga adamı. Yalçın bir irade, taviz vermeyen bir mizaç, tefekkürden çok iman. Said’in kavgası, Yogi ile Komiser’in kavgası.6

Dipnotlar:

1-Cemil Meriç, Jurnal 2, sayfa 215, İletişim Yayıncılık A.Ş., 3. Baskı, 1993,

2-Halil Açıkgöz, Cemil Meriç ile Sohbetler, 31, Seyran İktisadi İşletmesi 1993,

3-Cemil Meriç, Jurnal 1, sayfa 62, İletişim Yayıncılık A.Ş., 2. Baskı, 1992,

4-Cemil Meriç, Kırk Ambar, sayfa 419, Ötüken Neşriyat, 1980,

5-Halil Açıkgöz, Cemil Meriç ile Sohbetler, sayfa 24, Seyran İktisadi İşletmesi 1993,

6-Cemil Meriç, Bu Ülke, Sayfa 246-247, İletişim Yayıncılık A.Ş., 7. Baskı, 1992.

15.06.2006

E-Posta: huseyinyilmaz2@ttnet.net.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (12.06.2006) - Bir eski zaman bestesi, yahut himmet bekleyen Çamlıca

  (10.06.2006) - Zavallı Perihan Mağden değil, zavallı devlet

  (07.06.2006) - Devlet hizmet makamıdır

  (27.05.2006) - Danıştay tertibi ve iktidara düşen

  (20.05.2006) - Terör kime hizmet ediyorsa terörist odur

  (19.05.2006) - Hedef Danıştay mı, iktidar mı?

  (15.05.2006) - TMK değil, Takrir-i Sükûn...

  (13.05.2006) - Korkmak, rakibin cesaretini kamçılar, merhametini değil

  (03.05.2006) - AKP, kuvvetle başa çıkamıyorsa, millete dönmeli

  (27.04.2006) - Devlet terörü, yahut karşı terör!

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahaddin YAŞAR

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004