Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 19 Ağustos 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

İslam YAŞAR

‘Risâle-i Nur bu vatana hakimdir’ (1)



“Kardeşlerim.

“Risâle-i Nur bu vatana hakimdir. Masonluğun, komünistliğin ve inkârın belini kırmıştır. İnşallah küfür kıyamete kadar belini doğrultamayacaktır.

“Biraz sıkıntı çekeceksiniz, ama sonu iyi olacaktır.”

Bediüzzaman Said Nursî, dünyaya veda etmeden önce, kendisine kardeşleri kadar yakın hissettiği talebelerine, Risâle-i Nur’un ehemmiyetini ve neticesini anlatırken bu şekilde hitap etmişti.

Zîra, gençlik yılları tahsil, mücadele ve seyahatlerle geçtiği, sonra savaşa girip yaralanarak esir düştüğü, esaretten kurtulup vatana döndüğünde, Kurtuluş Savaşı’na destek vermesine rağmen, cumhuriyetin kurulmasından sonra da idarecilerin sebepsiz korkuları yüzünden, kalan ömrü sürgün yerlerinde, hapishanelerde geçmişti.

Onun için evlenip yurt, yuva kurarak zürriyetini devam ettirmek gibi şahsî bir hedef taşımadığından, hayatının yegâne meyvesi olan eserlerini tevarüs ettirebileceği başka kimsesi yoktu.

Gerçi kardeşlerinden, yeğenlerinden ve onların ailelerinden meydana gelen geniş bir akraba çevresi vardı, ama çocukluk yıllarında onların arasından ayrıldığı ve bir daha memleketine dönme fırsatı bulamadığı için hısım, akrabalarından ziyade talebeleri ile birlikte yaşamıştı.

Seksen yedi yıllık ömründe mutlâkıyet, meşrûtiyet ve cumhuriyet gibi üç devir gören Bediüzzaman, gittiği her yerde haksız uygulamalara, baskılara ve zulümlere karşı çıktığı için millet tarafından sevilirken, devlet adamlarının kontrol altına alma çabalarına muhatap olmuştu.

Bu maksatla, her devirde devlet adamları tarafından kendisine verilmek istenen cazip makamları, müessir yetkileri, geniş imkânları reddetmiş ve yıllarca; zehirleme, hapis, sürgün gibi hayatına kastedip huzurunu bozan pek çok hadise yaşamasına rağmen, müstağnî kalmayı başarmıştı.

Üç devreye ayırdığı hayatının Eski Said safhasında, Van’da Horhor Medresesi’ni kurmuş, Medresetü’z-Zehra’yı açmaya hazırlanırken I. Dünya Savaşı çıkınca yetiştirdiği talebeleri ile birlikte savaşa katılmış, talebelerinin çoğu şehit olmuş, o da yaralanıp esir düşmüştü.

Tamamı sürgün yerlerinde ve hapishânelerde geçen Yeni Said safhasında yetiştirdiği talebelerinin yardımı ile Risâle-i Nurları telif edip vatan sathına yayılmasını sağlamıştı.

Üçüncü Said safhasında ise, içtimaî bir hareket hâline getirdiği ve ‘İman-Kur’ân Dâvâsı’ adını verdiği mücadelesini; verdiği dersler, yazdığı mektuplar ve gösterdiği tavırlarla millete mal etmişti.

Maddî, mânevî meşakkatler içinde geçen bu mücadele dolu hayatın hiçbir safhasında talebeleri onu yalnız bırakmadığı için, o da eserlerini ve dâvâsını onlara emanet etmek istemişti.

Aslında ‘Sözler’i, yani Risâle-i Nurları kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıkmayı ve en mühim vazife-i hayatiyesini onu neşir ve hizmeti bilmeyi’ Nur Talebeliğinin hassası ve şartı addettiğinden, bu mensubiyeti hisseden herkes bir bakıma onun varisi sayılabilirdi.

Münhasıran Nur Talebelerine has olan bu hususiyeti her vesile ile dile getirerek onları teşvik eden Bediüzzaman, vefatından sonra meselenin muallakta kalmaması için ‘Vasiyetnâmemdir’ diye başlayan bir vasiyetname de yazmıştı.

“Aziz, sıddık kardeşlerim ve varislerim.

Ecel gizli olmasından, vasiyetnâme yazmak sünnettir. Benim metrukâtım ve Risâle-i Nur’dan olan benim hususî kitaplarım ve güzel ciltlenmiş mecmualarım ve sair şeylerimin bütününü gül ve nur fabrikalarının heyetine, başta Hüsrev ve Tahirî olarak o heyetten on iki kahraman kardeşlerime vasiyet ediyorum. Onlara bırakıyorum ki; emr-i Hak olan ecelim geldiği zaman, benim arkamda o metrûkâtım, benim bedelime o sadık ve mübarek ellerde hizmet-i Nuriye ve imaniyede çalışsın ve istimal edilsin.”

Bu ifadelerden ibaret olan vasiyetnâmede varislerine tekabül eden vazifeleri anlatırken, metinde geçen on iki rakamını da ‘Kardeşim Abdülmecid, Zübeyir, Mustafa Sungur, Ceylan, Mehmed Kaya, Hüsnü, Bayram, Rüştü, Abdullah, Ahmed Aytimur, Âtıf, Tillolu Said, Mustafa, Seyyid Salih’ şeklinde tasrih etmişti.

Hayatı boyunca dünyaya ve dünyevî değerlere itibar etmeyen Bediüzzaman, Risâle-i Nur Külliyatını telif edip neşrini tamamlayarak hizmet tarzının işleyişini tanzim ettikten sonra dünyayı terk etmişti. O dünyayı terk etse de dünya onu terk etmedi. Zira onun artık dünyaya da dünyevî değerlere de ihtiyacı yoktu ama dünyanın ve dünyada kalanların ona hahişle ihtiyaçları vardı.

Ona olan ihtiyacı en fazla hissedenler de, onun gibi dünyanın sefasını sürmekten ziyade cefasını çekmeye talip olan ve hayatını hizmetine vakfeden talebeleri idi.

Nitekim Bediüzzaman’ın mezkûr hitabında söylediği ‘Biraz sıkıntı çekeceksiniz’ tesbiti tahakkuk etti ve onun vefatından sonra tahammülü müşkül sıkıntılı hadiseler yaşamaya başladılar.

Onun ahirete irtihalinin üzerinden daha iki ay bile geçmeden Yirmi Yedi Mayıs İhtilâli yapıldı. Hükümet devrildi, isnat edilen suçlar arasında Said Nursî’yi sevmenin de bulunduğu başbakan, hükümet üyeleri ve Demokrat milletvekilleri Yassıada’ya hapsedildi.

Risâle-i Nur, masonluğa, komünistliğe, inkârcılığa karşı mücadele etmiş ve onların belini kırmıştı. İhtilâlciler de zahiren mason, komünist, münkir gibi sıfatlar taşımıyorlardı. Buna rağmen dinî değerlere ve dindar insanlara karşı onlardan daha katı bir tavır içine girerek Bediüzzaman’ı, Risâle-i Nur’u ve Nur Talebelerini boy hedefi hâline getirdiler.

Niyetleri, bir türlü tanımayıp anlamaya çalışmadıkları Said Nursî’nin memleket üzerinde bıraktığı izleri silmek, eserlerinin telif haklarını ele geçirmek ve onları okuyup yazdıkça birliğini, bütünlüğünü koruyan talebelerini dağıtarak Nur Hareketini akamete uğratmaktı.

Bu maksatla bir yandan memleketteki Nurcuların sayılarını tesbit ederken, diğer yandan ileri gelenlerini Sivas Hapishanesi başta olmak üzere, bazı merkezlerde toplamaya başladılar.

Bediüzzaman’ın, mezarını bilinmeyen bir yere nakletmek için ziyaretçi izdihamını bahane ederek onun varisleri arasında saydığı kardeşi Abdülmecid Efendiyi de yanlarına alarak Urfa’ya geldiler.

Ahalinin meseleden haberdar olduğu takdirde mani olmak isteyeceğini ve büyük hadiselerin çıkacağını bildikleri için önce şehrin etrafını sardılar. Ardından mezarı kırıp kabri açarak naaşı askerî uçakla Afyon’a, oradan da araba ile Isparta’ya götürdüler ve meçhul bir yere defnettiler.

Bu hadiseyi, mezarını birkaç has talebesinin dışında kimsenin bilmeyeceğini söyleyen Üstadlarının gaybî tasarrufunun tecellisi sayarak teslimiyetle karşılayan Nur Talebeleri; malûm çevrelerin, Abdülmecid Efendinin veraset sıfatını kullanarak Risâlelerin telif haklarını alma teşebbüslerine ise, fırsat vermediler.

Böylece Bediüzzaman’ın “Risâle-i Nur, dünya cereyanlarının fevkinde bulunması ve umumun malı olması cihetiyle, bir tarafa tabi ve dahil olamaz. Belki mütecaviz dinsizlere karşı, haklı tarafa yardımcı olur ve dost olur ve ihtiyat kuvveti hükmünde onlara bir nokta-i istinat olur” sözleri ile dile getirdiği hakikat tecelli etti.

Zira, memlekette yaşanan hadiseler, haklılıktan, doğruluktan ziyade siyasî kanaatlerle şekillendiği için, mağdur edilen taraf onlardı, ama yine de düşmanca bir tavır ve davranış içine girmediler.

İhtilâlciler onlara her türlü zulmü reva gördükleri, yalnız kendilerine değil ailelerine ve akraba çevrelerine de olmadık eziyetler ettikleri hâlde, onlar yaptıklarının doğru olduğuna inanmanın kararlılığı içinde, Risâle-i Nurların memlekete, millete ve insanlığa sağladığı faydaları anlatarak hizmetlerine devam ettiler.

İhtilâli takip eden aylarda pek çoğu evinden alınıp hapse atıldığı, bazıları da toplama kamplarına götürüldüğü için birbirleri ile irtibatı kaybettilerse de hizmet heyecanlarını kaybetmediler.

Çünkü Bediüzzaman Said Nursî’nin; “Risâle-i Nur’un her kitabı bir Said’dir. Siz hangi kitaba baksanız benimle karşı karşıya görüşmekten on defa ziyade hem faydalanır, hem hakikî bir surette benimle görüşmüş olursunuz” şeklinde de ifade ettiği gibi Nur hizmeti şahsı değil, kitabı merkez ittihaz eden bir hareketti.

O zamana kadar Risâle-i Nurlar memleketin her tarafına yayıldığı için, evinde Risâle bulunan her Nur Talebesi, başka birinden talimat almaya veya teşvik görmeye ihtiyaç hissetmeden, yakın çevresi içinde küçük çaplı dersler de yaparak hizmetlerine devam etti.

Bediüzzaman’ın varisleri arasında saydığı ve bazı sıfatlarla andığı talebelerinin çoğu zaten hapiste idi. Dışarıda olanlar da sık sık yer değiştirmek zorunda kaldıklarından, bulundukları yerde hizmet etmeye çalışsalar da birbirleri ile pek irtibat kuramıyorlardı.

İçlerinde en az taciz edilen Hüsrev Efendi idi. Risâle-i Nur’un telifi, mucizeli Kur’ân’ın yazılması sırasında gösterdiği gayretlerden dolayı Bediüzzaman’ın, ‘Nurun elmas kalemi, gül fabrikasının sahibi’ gibi taltiflerine mazhar olduğu için Nur Talebeleri tarafından sevilip sayılıyordu.

Üstadın vefatından sonra Isparta’dan ayrılmadığı ve evinde Kur’ân ve Risâle yazarak hizmetlerine devam ettiği için ziyaretine gidip irtibat kurmak diğerlerinden biraz daha kolaydı.

Hâl böyle olunca mahallinde temayüz etmiş Nur Talebeleri ve müdebbirler serbest kaldıkça veya fırsat buldukça onun yanına gelerek hizmetlere iştirak etmek istediler.

Fakat Hüsrev Efendi, Risâle-i Nurların Lâtin harfleri ile neşredilmesine karşı çıkan, Kur’ân harfleri ile de, sadece kendi hattıyla yazılmasını isteyen hususî bir hizmet tarzına sahipti.

Onun için bu anlayışını tasvip etmeyeceğini tahmin ettiği kişileri zaten hiç kabul etmedi. Diğerlerinin de ancak kendi hizmet tarzına tabi olmaları şartıyla yanında kalmalarına müsaade etti.

Halbuki Bediüzzaman “Madem ben de bu vatanın bir evlâdıyım; bu vatanın saadetine hizmet etmek benim için farzdır. Maddî cihetle elimden bir şey gelmiyor. Yalnız Kur’ân’dan anladığım ve kaleme aldığım Meyve Risâlesi ile Hüccetü’l-Baliğa’yı yeni hurufla tab etmek için bazı kardeşlerime izin verdim. İhlâs Risâlesi ile İktisat Risâlesi’ni de o iki risâlenin âhirine ilhak edip yeni hurufla tab edilsin” diyerek eserlerin Lâtin harfleri ile basılmasına kendisi izin vermiş, bunu da ‘vatanın evlâdı olmanın gereği ve vatanın saadetine hizmet’ saymıştı.

Ayrıca bir mektubunda da “inşallah yine Nurlar, Nurcular lâyık ellerde kalemleri gibi tab’ ve neşredecek, yabanî ve lâyık olmayanlara muhtaç olmayacak. Sıhhatli ve yanlışsız ve güzel bir tarzda makine ile, mümkün ise evvel eski harfle yazılsa, sonra yeni harfle daha münasiptir” diyerek iki hurufatla da neşrinin münasip olacağını ifade etmişti.

Bunların yanı sıra, 1957 yılında hükümetten bütün külliyatın Lâtin harfleri ile basılmasını istemiş, onlar yapmayınca bazı talebelerini o işle görevlendirmiş, kitaplar Ankara’da basılmasına rağmen formaları Isparta’ya getirterek tashih etmiş, kitapları gördükçe de sevincini ‘bayram’ tabiri ile ifade etmişti:

“Bu gün Nur’un bayramıdır.”

19.08.2007

E-Posta: islamyasar@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (12.08.2007) - Her sonun bir de sonrası vardır

  (05.08.2007) - Çam Dağına çıkarken

  (29.07.2007) - Saraya değişilmeyen çardak

  (22.07.2007) - İki âlimin portresi

  (15.07.2007) - Asırları saran eserler

  (08.07.2007) - İlk Medrese-i Nuriye’de

  (01.07.2007) - Yeni şeyler söyleme zamanı

  (24.06.2007) - Yüz yılda bir de olsa

  (17.06.2007) - Son Medrese-i Yusufiye

  (10.06.2007) - Barla'da sıla sıcaklığı

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri