"Gerçekten" haber verir 30 Eylül 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.
 

İslam YAŞAR

BİR RAMAZAN BOYUNCA



1943 yılıydı. Yer yineKastamonu, zaman da Ramazandı.

Bediüzzaman Said Nursî’nin; “Ramazan-ı şeriften

bir gün evvel, gizli zındık düşmanlarım tarafından

kuvvetli ihtimal verdiğimiz ve doktorun tasdikiyle bir

zehirlenmek hastalığıyla hararetim—doktorun ihbarıyla—

kırk dereceden geçmeye başlamış iken, adliye

müdde-i umumileri ve taharrî komiserleri menzilimi

taharriye geldiler” sözleri ile de ifade ettiği gibi ard arda

bazı nâhoş hadiselermeydana geldi.

Önce, Said Nursî Ramazanın arefesinde zehirlendi.

Muayene etmeye gelen doktorun da teşhis ettiği tesemmüm

sebebiyle, kırk dereceyi aşkın hararet içinde

yanarken polisler tarafından evine baskın yapıldı.

O günlerde evine sık sık baskın yapıldığı ve her

yer polisler tarafından didik didik arandığı için

böyle muamelelere alışkın olan Bediüzzaman onlara

pek aldırmadı ve yatağının içine oturup

Kur’ân okumaya devam etti.

Savcı, komiser ve polisler içeri girdiğinde Tur

Sûresi’nin “Sabreyle, başına gelen kaza-i Rabbaniye

teslim ol. Sen inayet gözü altındasın. Merak

etme, gecelerde tesbih ve tahmidâta devam eyle”

meâlindeki kırk sekizinci âyetini okuyordu.

Aslında ona revâ görülen muâmeleler tahammül

edilecek cinsten hareketler değildi. Onun da onlara

mukabele edecek mânevî gücü vardı ama

Kur’ân-ı Kerim, tam vaktinde imdadına yetişip tesellî

ettiğinden sesini çıkarmadı.

Son zamanlarda yapılan diğer baskınlar gibi bunun

sebebi de Beşinci Şuâ idi. Çünkü Denizli’nin

Çivril kazasında, Atıf Egemen isimli Nur Talebesinin

hizmetlerini hazmedemeyen müftünün ve vaizin

ihbarı üzerine onun evinde arama yapılınca bazı

risâlelerle birlikte Beşinci Şuâ da bulunmuştu.

Ankara’ya intikal eden mesele cumhurbaşkanının,

başbakanın, millî eğitim bakanının ve bazı hükûmet

üyelerinin de tahrikiyle iyice büyütülünce eserin

müellifi olması hasebiyle Said Nursî’nin ve o havalide

bulunanNur Talebelerinin de evi arandı.

İlk baskınlarda aranan risâle bulunamamasına rağmen

bulunan kitaplar suç delili sayıldı ve aralarında

Mehmed Feyzi’nin, Çaycı Emin’in de bulunduğu on

beş kadar Nur Talebesi tevkif edildi. Karakolda ifadesi

alınan SaidNursî de evinde göz hapsinde tutuldu.

Ramazanın ilk günü savcının, emniyet âmirinin,

komiserin kontrolünde yapılan aramada kömürlükte

odunların, kömürlerin arasında bulunan bir

sandıktan Beşinci Şuâ da çıkınca zehirlenmenin tesiriyle

ağır hasta olmasına rağmen Olukbaşı Karakoluna

götürülüp nezarete atıldı.

“Ehl-i dünya Risâle-iNur’a ilişmesinler. Eğer ilişirlerse

âfetlerinhücumuna sebep olurlar” demişti SaidNursî.

O günlerde Kastamonu ve çevresinde şiddetli bir

zelzelemeydana geldi.Kaleden kopan büyük kaya parçaları

şehrin üzerine yuvarlanarak bazı evlerin yıkılmasına

ve birkaç kişinin ölmesine sebep oldu.

Zaman zaman şiddetlenen artçı sarsıntılar on beş

gün kadar devametti. Zelzelenin sebebini ‘Hoca Efendiye

yapılan zulme ve atılan iftiralara’ bağladığından

zulüm devam ettiği sürece zelzelenin de süreceğini

düşünen insanlar korkudan evlerine giremediler.

O zor şartlarda, kömürlüğü andıran köhne nezarethânede

yirmi gün kadar bekletilen Bediüzzaman’ın, Isparta

Savcılığı’ndan gelen tutuklama talebi üzerine oraya

sevk edilmesine karar verildi.

1943 yılında, Ramazanın sonlarına doğru bir

yolcu otobüsü ile Ankara’ya gönderilmek istenen

Said Nursî, ihtiyar ve hasta olduğu için sarsıntılı

yolculuğa tahammül edemeyeceğini söyledi.

“Beni madem siyasî mücrim kabul ediyorlar, hususî

bir taksi ile göndermeleri lâzımdır” dedi ardından da.

İtirazı kale alınmayınca içinde çaydanlık, bardak,

ibrik, seccade gibi birkaç parça eşya bulunan sepetini

eline alıp sivil polis memuru ve jandarma başçavuşunun

refakatinde otobüse bindi ve en arka

koltukta kendisine ayrılan yere oturdu.

Orası, âdeta ona eziyet etmek için kast-ı mahsusla

seçilmiş gibiydi. Yollar çok bozuk, otobüs de eski

olduğundan, araç hareket edince arka tarafın şiddetle

sarsılmaya başlaması üzerine zaten hasta olan

Said Nursî’nin rahatsızlığı iyice arttı.

Onun bu hâli bütün yolcuların dikkatini çekti. Otobüsün

ön tarafında oturan bir asker yerini ona verdi.

Bediüzzaman oraya geçince biraz rahatladı. Yanındaki

koltukta oturan talebesi Ziya ile bir süre hasbihâl etti.

Bu hadiseden dolayı diğer talebeleri gibi onun da

çok üzüldüğünü görünce, ona evine baskın yapıldığı

sırada okuduğu âyeti yazdırdı vemahkûmolmayacaklarını,

arkadaşlarına bu müjdeyi vermesini söyleyerek

tesellî ettikten sonra evrad okumaya başladı.

Yolculuk uzun süre bu şekilde devam etti. Bir ara

yanında oturan Ziya’ya döndü. Dinde zorlamanın

olmadığını hatırlattı ve “Şoför Efendiye söyler

misin, Acaba makineyi durdurabilir mi, arabadakilere

bir nasihatim var” dedi.

“Bu gece ağleb-i ihtimal Leyle-i Kadir’dir. Diğer

günlerde Kur’ân okunursa, harf başına on sevap,

Ramazanda okunursa bin sevap, Leyle-i Kadir’de

okunursa otuz bin sevap verilir” diye söze başladı

şoför otobüsü durdurunca.

“Size şimdi ‘Şu işi yaparsanız beş sarı lira var’ denilse,

bunu kazanmak istermisiniz?” diye sordu yolculara.

“Evet isteriz” dedi yolcular.

“Öyle ise şimdi her Müslüman üç İhlâs, bir Fatiha,

bir Âyete’l-Kürsî okursa, ebedî hayat için dağarcığına

azık hazırlamış olur” diyerek onları, içinde bulunduklarımânevî

fırsatı değerlendirmeye dâvet etti.

Hoca Efendiyi dikkatle dinleyen şoför ve yolcular

hem söylediği sûreleri okuyarak Kadir Gecesi’ni

bir nebze de olsa ihya ettiler, hem de onun bu

hassasiyetine ‘Hocam Allah sizden razı olsun’ duâlarıyla

mukabele ettiler.

O akşam Ilgaz yakınlarındaki bir çeşme başında diğer

yolcularla birlikte orucunu açan ve namazımüteakip

yola devameden Bediüzzaman, Ankara’ya varınca

Samanpazarı semtindeki bir otelde konakladı.

Said Nursî’nin Ankara’ya geldiğini haber alan Vali

Nevzat Tandoğan, bir komiser göndererek makamına

çağırttı.Oönce gitmek istemedi ise de başka bir komiserin

ve kendisine nezaret eden başçavuşun gitmesi gerektiğini

hatırlatması üzerine bir faytonla valiliğe gitti.

Valinin maksadı ona başındaki sarığı çıkartıp şapka

giydirmekti. Odasına getirildiği zaman bunu teklif etti.

Oda yaptığı bu hareketin ‘kanunsuz, keyfî ve küfrî’ olduğunu

söyleyerek teklifini kabul etmedi.

Vali, odacısına dışarıdan aldırdığı eski bir şapkayı

giymesi için ona verirken bunun kanun gereği

olduğunu, kendi isteğiyle giymediği takdirde zorla

yaptıracağını söyledi.

Said Nursî münzevî bir hayat yaşadığı için dışarıya

pek çıkmadığını, kıyafet kanununun münzevîlere

tatbik edilemeyeceğini, kendisini onların

zorla dışarıya çıkardıklarını hatırlattı.

“Ben sizin bin senelik ecdadınızı temsil ediyorum,

onların bir varisiyim” diyerek cübbe giyip sarık

sarmasının ferdî bir tercih olmadığını anlatmak

istedi ise de vali gabi tavırlarına devam edince kızdı

ve “Başından bulasın” dedi.

Onun anlattıklarını dinlemeyen ve ısrarla şapkayı

giymesini isteyen vali, onun kendi isteğiyle bunu yapmayacağını

bildiği için şapkayı zorla başına koymaya

kalkınca Bediüzzaman hiddetlendi.

“Busarıkbubaşlabirlikteçıkar”diyerekodayıterketti.

Oradan ayrıldıktan sonra kendisini getiren komiser

ve jandarma başçavuşunun nezaretinde otele

gitti. Sabahleyin tekrar valiliğe getirildi, bazı evraklar

tanzim edilerek istasyona götürüldü.

Ona makamında bile şapka giydiremeyen vali,

herkesin içinde sarıkla dolaşırken suçüstü yakalatmak

için istasyona sivil ve resmî polisler yerleştirdi.

Lâkin polisler onu gördüklerinde, o başını kaşımak

için sarığını çıkardığından buna fırsat bulamadı.

Tren kalkmak üzere iken istasyona getirildiği için

orada fazla beklemeyen Said Nursî, jandarma

başçavuşu ile birlikte trene binip kendisine ayrılan

yere oturdu. Barla’da kaldığı yıllarda hizmetinde

bulunan Çaprazzade Abdullah yanına gelince onunla

biraz hâl hatır ettikten sonra kalan zamanını

ibadetle, evradla, ezkârla değerlendirdi.

Said Nursî’yi Isparta’da talebelerinden ve ahâliden

müteşekkil büyük bir kalabalık karşıladı. Isparta

ona hasretti, o da Isparta’ya. Sekiz sene kadar süren

ayrılıktan sonra yine karşılaşmışlardı ama aralarına

giren resmî engeller vuslata fırsat vermedi.

Pek çok tehlikeyi göze alarak kendisini görmeye

gelen masum insanların içli hıçkırıkları arasında

faytona bindirilerek hapishâneye götürülüp tek kişilik

küçük bir hücreye hapsedildi.

Arefe günü hapishâneye giren Bediüzzaman, müdürlüğe

müracaat ederek bayramda talebeleri ile görüşmek

istedi. İzin verilmeyince Isparta Savcılığı’na,Ramazan

boyunca kendisine yapılan haksız eziyetleri anlatıp

bazı taleplerde bulunduğu uzun bir dilekçe verdi.

Dilekçesine cevap alamayınca zor da olsa hapishânedeki

bazı talebeleri ile irtibat kurup hâllerini, vaziyetlerini

sordu. Onların Ramazan boyunca ailelerinden

ayrı kaldıkları, bayramda da kavuşamayacakları içinmorallerinin

bozuk olduğunu öğrenince üzüldü.

“Eski zamanlarda ahireti dünyaya tercih edenler hayat-

ı ictimâiyenin günahlarından kurtulmak ve ahiretlerine

halisâne çalışmak niyetiyle mağaralarda, çilehanelerde

riyazetle hayatlarını geçirenler bu zamanda olsaydılar,

Risâle-i Nur Şakirtlerinden olacaklardı” diyerek

bu mahrumiyetler sayesinde eski âlimlerin, âriflerin,

zahidlerin faziletlerini kazandıklarını hatırlattı.

Aslında kendisinin içinde bulunduğu şartlar onlarınkinden

çok daha ağırdı. Ama o kendi rahatından, huzurundan

ziyade talebelerini ve yakınlarını düşündüğünden

her vesile ile onları tesellî etmeye çalıştı.

Zira, ‘Elmasların şişelerden, sıddık fedakârların

mütereddit sebatsızlardan ve halis muhlislerin,

benliklerini, menfaatini bırakmayanlardan ayrılması

için şiddetli imtihana girmeleri’ gerekirdi.

İman ve Kur’ân dâvâsı uğrunda hapishâneye düşüp

zulmemaruz kalan, ağır eziyetler gören insanları teselli

etmenin en müessir yolunun, onlara yaptıkları hizmetin

ehemmiyetini anlatmak ve çektikleri sıkıntı nisbetinde

ecirlerinin büyük olacağını hatırlatmak olduğunu

bildiği için bumânâlarımuhtevi birmektup yazdı.

Hapishânedeki talebeleri kadar, onların dışarıdaki

annelerinin, babalarının, eşlerinin, çocuklarının,

akrabalarının, arkadaşlarının da acı çektiklerini ve

teselliyemuhtaç olduklarını düşündü.

‘Aziz sıddık kardeşlerim’ hitabının içine onları da

dahil ettiği lâhikada, muhataplarının geçen Kadir

Gecelerini ve gelen bayramlarını tebrik ettikten

sonra sözü yaşanan hadiseye getirdi.

“Dünyayı unutmak ve Ramazanımızı âsude geçirmeyi

düşünürken, hatıra gelmeyen ve bütün bütün

tahammülün fevkinde bu dehşetli hadise hem

benim, hem Risâle-i Nur’un, hem sizin, hem Ramazanımız,

hem uhuvvetimiz için ayn-ı inayet olduğunu

ben müşahede ettim” diyerek yaşadıkları

hadiselerin rahmet cihetine dikkat çekti.

Zaten onlar bu hakikatimüdriktiler.

Bu itibarla 1943 yılının Ramazanı da, bayramı da

Said Nursî ve Nur Talebeleri için oldukça meşakkatli

geçti ama mânen hayatlarının belki de en kazançlı

zamanı oldu.

30.09.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

 
GAZETE 1.SAYFA

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Cevher İLHAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  Saadet BAYRİ

  Sami CEBECİ

  Süleyman KÖSMENE

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  İslam YAŞAR

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır