Hz. Âdem’in (as) yeryüzüne teşrifiyle birlikte insanlığın ilk peygamberi ve ilk rehberi de gönderilmiş oldu.
Onunla başlayan peygamberlik silsilesi tarih boyunca insanlara tevhid hakikatini bildirdi. İslâm’ın özü olan bu hakikat, Hz. Âdem’in (as) şeriatıyla başlayıp Hz. Muhammed’in (asm) şeriatıyla nihaî hükmüne ulaştı.
Âdemoğullarının ve Havva kızlarının içine dercedilmiş merak duygusu ise çoğu zaman onları hakikati aramaya sevk eden bir köprü olmuştur.
Tarihte hep olduğu gibi bugün de insanı hakikati aramaya yönlendiren en mühim sorular:
“Necisin?” “Nereden geldin?” “Nereye gidiyorsun?” sorularıdır.
İslâm’ın hakikatinden mahrum kalan insanlık, bu ehemmiyetli soruların cevaplarını tarih boyunca arayıp durmuştur. Her coğrafya kendi kültürü ve anlayışı içerisinde bu suallere çeşitli cevaplar vermiştir. Bu cevapların yetersizliği, insanın hakikat arayışının hiç bitmemesine sebep olmuştur. Bilgiye ulaşmanın tarihte hiç olmadığı kadar kolaylaştığı bu çağda dahi insan aynı soruların cevabını aramaktadır. Çünkü insanı gerçekten tatmin edecek, kalbini, vicdanını ve ruhunu mutmain edecek hakikat sadece İslâm’dadır.
Soru İslâm’a çıkar
Evet, iddia ediyoruz ki: Samimî olarak sorulan her hakikat sorusu İslâm’a çıkmaya mahkûmdur. Yeter ki bu soru, galip gelmek ya da kendisini kandıracak cevaplara ulaşmak için değil, hakikati öğrenmek için art niyetsiz sorulmuş olsun.
İslâm dışındaki tüm cevaplar geçici ve yüzeysel kalır. Çünkü insanın soruları yalnızca dünyadaki hayatıyla sınırlı değildir. İnsan “Nereden geldim?” diye sorduğunda “Beni kim yarattı?” sorusuna; “Nereye gidiyorum?” diye sorduğunda ise ölümden sonrasına ulaşır. Sorular derinleştikçe insan, varlığının mânâsını aramaya başlar.
Cevabı bulunmadığı takdirde insanın yaşama hevesini kaçıran, hatta bazen psikolojik sorunlara yol açabilen derin sorular... Birçok felsefenin içinden çıkamadığı, birçok dinin kaçamak ve uydurma masallarla açıklamaya çalıştığı karmaşık sorular... Sorular ne kadar derin, ne kadar karışık olursa olsun, aklı, mantığı, kalbi ve ruhu mutmain edecek cevaplar sadece İslâm’dadır.
Evet, cevap İslâm’dadır
Çünkü İslâm, ne insanı karanlıkta bırakan kör ve karamsar felsefeler gibi cevapsızlıklarla doludur ne de tahrif edilmiş semavî dinler de dâhil olmak üzere diğer dinler gibi hurafe ve uydurmalarla maluldür. İslâm, yalnızca bir din, yalnızca bir “öğreti” değildir. İslâm, insanı yaratan Allah’ın (cc) insan için gönderdiği son hak din, hayatın her alanına yön veren ilâhî bir nizam ve hak ile bâtılı ayıran bir ölçüdür.
İslâm bilime de ters olmadığı gibi, bilim ilerledikçe İslâmı tastik etmektedir. Getirdiği hükümler insanın yalnızca ibadetlerini değil; ahlâkını, hukukunu, ailesini, ticaretini, toplumunu, vicdanını ve bütün hayatını kuşatır. İnsana sadece neye inanacağını değil, nasıl yaşayacağını da bildirir. Kâinatın manasından insanın yaratılış gayesine, ölümden sonraki hayattan insanın vazifesine kadar birçok konuda rehberlik eder.
Bu sebeple İslâm’ı yalnızca diğer dinler arasında bir “din” olarak görmek, onun mahiyetini ve Allah tarafından gönderilmiş son hak din oluşunu kavrayamamaktır. Büyük bir cehalet ve gaflettir.
Çünkü İslâm, insan sözü değil Allah’ın (cc) son buyruğudur.