Bugüne kadar Yaratıcı’nın varlığını reddedenlerin en çok dayandıkları üç şey vardı: akıl, mantık ve bilim.
Onlara göre Allah’a inanmak akla aykırıydı. Mantık böyle bir varlığı kabul etmiyordu. Bilim ise ilerledikçe yaratıcıya atfedilen her şeyi açıklayacak ve yakın zamanda Yaratıcı fikrinin tamamen ortadan kalkacağı düşünülüyordu.
Fakat zaman ilerledikçe manzara hiç de bekledikleri gibi olmadı. Bilim ilerledi. İnsan, kâinatın daha önce karanlıkta kalan nice sırrını aydınlattı. Akıl daha parlak çalışmaya, mantıkî ilişkiler daha alenî görünmeye başladı. Kâinatın başlangıcı, muazzam düzeni, hassas dengeleri ve hayatın incelikleri üzerine yapılan keşifler, Yaratıcı fikrini aklın dışına itmek yerine onu daha güçlü bir şekilde yeniden gündeme taşıdı.
Üstelik bu dönüşümde Risale-i Nur’un müstesna bir yeri vardır. Bediüzzaman, asrın en büyük meselelerinden birinin iman ile akıl, din ile bilim arasında kurulan sahte çatışma olduğunu gördü. Risale-i Nur, imanı yalnızca naklî delillerle değil; aklı, mantığı, kâinatı ve insanın vicdanını birlikte konuşturarak izah etti. Maddeyi inkâr etmeden manayı gösterdi; bilimi reddetmeden bilimin gösterdiği kâinatı okumayı öğretti.
Atomdan yıldızlara, hücreden insan ruhuna kadar kâinatın her tarafında işleyen nizamı göstererek şu hakikati düşündürdü: Bir şeyi açıklamak, onun arkasındaki hikmeti ve iradeyi yok saymak değildir.
Böylece “Bilim varsa Allah yoktur, akıl varsa iman yoktur, mantık varsa yaratıcıya ihtiyaç yoktur.” şeklindeki anlayış, yalnızca itiraz edilerek değil, delillerle parçalandı.
Risale-i Nur’un bu davaya en büyük katkılarından biri de buydu: İman ile aklın arasına duvar örmek yerine, aklı hakikate götüren bir yol hâline getirmek.
Bu durum bambaşka bir gerçeği açığa çıkardı. İnsan gerçekten inanmıyor mu, yoksa inanmak işine mi gelmiyor? Çünkü Yaratıcı’nın varlığını kabul etmek yalnızca “Allah var.” demek değildir.
Allah varsa insan başıboş değildir. Öyleyse bir ölçü vardır. Bir sınır vardır. Bir hesap vardır.
İşte nefis tam burada itiraz etmeye başlar. Çünkü nefis, Allah’ın varlığından değil, Allah’ın varlığının kendi üzerindeki hükmünden rahatsızdır.
Hesap vermek istemez. Sınır istemez. Kendi arzusunun önüne “haram” konulsun istemez. Kendisinden daha büyük bir iradenin karşısında boyun eğmek istemez.
Nefis kendisini merkeze koymak ister; hatta kendisini İlâh yerine koymak ister. Firavun da böyleydi.
Hakikati gördüğü hâlde ona boyun eğmedi. Çünkü onun meselesi yalnızca hakikati görememek değildi. Hakikatin karşısında boyun eğmek istemiyordu. Kendisini hükmeden makamında görmek istiyordu.
Evet, insanın içinde de bir Firavun vardır. Yaratıcı’yı kabul etmeyen insan için bu Firavun, henüz karşısında bir Musa yokmuş gibidir. İstediği gibi hükmeder. Akla, bilime ve mantığa bile kendi saltanatını koruyacak şekilde yön vermeye çalışır; işine geleni alır, işine gelmeyeni eğer, büker, değiştirir.
Fakat mesele burada bitmez. Çünkü insan Yaratıcı’ya inandıktan sonra da nefis ortadan kalkmaz.
Hatta belki asıl mücadele o zaman başlar. Karşısında artık iman vardır.
İşte ikinci bölümün asıl meselesi budur. Çünkü Firavun ölmez; yalnızca karşısına bir Musa çıkar.